3-künye

1262 Words
Zümrüt’ten İnleme sesleriyle uyandım. Kanepede iki büklüm uyuyakalmışım; boynumun ağrısıyla elimi enseme attım, kendime gelmeye çalıştım. Karşımda yatan askere baktım—sayıklıyordu. Hemen kalkıp yanına koştum. Yüzünden boncuk boncuk ter akıyordu. Elimi alnına koydum; ateşi yine çıkmıştı. Hızla ılık su hazırladım. Havluyu ıslatıp ıslatıp tenini sildim, koltuk altına ve alnına koydum. Gece yarısını çoktan geçmişti. Anlaşılan yine sabahlayacaktım. Bir süre daha ateşinin düşmesi için uğraştım. Yaralarına baktım; omzundaki yara ilk günkü gibi olmasa da hâlâ kötü durumdaydı. Enfeksiyon kapmıştı, o yüzden ateşi durmadan çıkıyordu. "Bu böyle olmayacak," diye mırıldandım kendi kendime. "Buradan çıkarmam gerekiyor. Sabah olur olmaz Ferzan Dede’ye gidip her şeyi anlatacağım. Bu köyde bize yardım edecek tek kişi o." Saatlerdir uğraşmamın sonunda ateşi düştü, çok şükür. Gün doğmak üzereydi. Sessizce kalkıp ağıla gittim. Kara beni görünce koşarak yanıma geldi. “Oğlum, nasılsın bakalım?” dedim, kafasını öperek. Gözlerimin içine bakıp havladı. Bu iyi olduğu anlamına gelirdi. Benim can yoldaşım… Yavruyken sokakta bulmuştum onu; yaralıydı. Yaralarını sardım, o da benim kimsesizliğimin yaralarını sardı. Tek dostumdur. Sürünün yemini ve suyunu verdim. Bugün otlatmaya çıkaramam; samanla idare etmek zorundayım. Tam o sırada bir hışırtı duydum. Etrafıma baktım, kimse yoktu. Tekrar hayvanlara döndüm ama içime bir kuşku düştü. Bir daha baktım çevreye. Kara bir anda havlayarak uzaklaştı. Peşinden gitmek için kapıya yöneldim ki… Birden içeriye Şerife’nin kocası Rıza girdi. Karısı gibi o da herkes hakkında her şeyi bilen, sinsi bir adamdı. “Ne var Rıza abi, sabah sabah hayırdır?” dedim. “Hayır… hayır…” dedi, üstüme doğru yürümeye başladı. Geri geri adımladım. “Benden ne istiyorsun?” “Seni,” dedi gözünü kırpmadan. “Ne saçmalıyorsun sen? Defol git!” “Seni istiyorum Zümrüt. Benim olursan Şerife’yi boşarım. Seni alırım, bu sefaletten kurtarırım. Çobanlık yapmak zorunda kalmazsın. Evimin kadını olursun.” “Tiksintiyle geri çekildim.* “Defol git şerefsiz, pislik!” “Bak Zümrüt, güzellikle söylüyorum. He de, başımın tacı yapayım seni.” Duvara kadar sıkıştım. Kaçacak yerim kalmamıştı. “Kara!” diye bağırdım. “Boşuna bağırma. Köpeğin seni duyamaz, bayağı uzaklaştı buradan,” dedi sırıtıp. Elim duvarın dibindeki dirgene denk geldi. Hızla aldım, ona doğrulttum. “Bununla mı korkutacaksın beni? Bana hiçbir şey yapamazsın. Burada benim olacaksın, sonra da karım olacaksın.” “Şerefsiz, adi pislik! Seni gebertirim!” dedim ve dirgeni savurdum. Ama elimden almayı başardı. “Şimdi, kim kurtaracak seni elimden?” dedi, kollarımdan sertçe tutup. Tam o anda bir ses duyuldu: “Ulan şerefsiz!” Rıza döner dönmez bir yumrukla yere serildi. Asker… beni kurtarmıştı. Ama şimdi ne olacaktı? Bu şerefsiz Rıza’nın dağla bağlantısı vardı; hemen haber uçururdu. Asker onu yüzüne ağzına kan gelene kadar dövdü, sonunda bayıldı. Onu kolundan çekiştirip uzaklaştırdım. Asker mavi gözlerini bana dikti, öfkeden çılgına dönmüş hâlde: “Bırak geberteyim şunu!” diye kükredi. “Olmaz, dur! Lütfen!” dedim yalvararak. Bir an nefesi kesildi, gözlerini kapatıp kendini zor tuttu. Sonunda bıraktı Rıza’yı. Bana döndüğünde üstüne parçalanmış tişörtü geçirmişti. En azından çıplak değildi… (Ben de neye bakıyorsam…) Ağıldan çıkıp eve girdik. Rıza uyanırsa her şeyi dağa öterdi. Kamuflajını gördü çünkü; asker olduğunu biliyordu. Bir şey yapmam lazımdı. “Bıraksaydın da gebertseydim orospu çocuğunu,” diye homurdandı asker. Ona döndüm: “Bi dur ya! Şimdi ne yapacağız? Uyanır uyanmaz gider teröristlere haber verir!” Yüzüme uzun uzun baktı. “Jandarmaya haber vermemiz lazım.” Başımı salladım. “Ferzan Dede var. Devlet yanlısıdır. Ona gidersek bize yardım eder. Ama sen gelme. Burada bekle. Ben bir saate gider dönerim. Köylü seni görmesin. Ferzan Dede jandarmaya haber verirse zaten kurtulursun.” “Tamam,” dedi. Evden çıktım. Ferzan Dede’nin evi köyün dışında kalıyordu. Yarım saat yürümem gerekiyordu. Koşar adımlarla yola düştüm. Eve vardığımda nefes nefeseydim. “Dede!” diye bağırdım. Yardımcısı Rıfat amca çıktı. “Zümrüt kızım, hayırdır?” dedi telaşla. “Rıfat amca, Ferzan Dede’yi görmem lazım. Acil.” “Tamam, gel.” Eve girdik. Dede salonda oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı. “Zümrüt kızım… İyi misin? Ne bu hâlin?” “Ferzan Dede…” dedim titreyen bir sesle. “Yardımına ihtiyacım var.” “Kızım, ne bu hâlin? Gel şöyle otur, anlat bakalım ne oldu?” “Rıfat hemen Zümrüt, kıza bir bardak su getir, soluklansın,” dedi. Ferzan dede’ye, Rıza şerefsizinin yaptığı şey hariç her şeyi eksiksiz anlattım. Rıfat amca suyu uzattı, bir yudumda içtim. “Dede… yardım et. Jandarmaya haber ver. Rıza uyanırsa dağa haber uçurur.” “Tamam kızım, telaşlanma,” dedi Ferzan dede. “Rıfat, telefonu getir.” Eski küçük tuşlu telefonu aldı, hemen karakolu arayıp komutanla görüşmek istediğini söyledi. Komutan telefona geçince durumu ayrıntısıyla anlattı. Sonra telefonu kapatıp derin bir nefes aldı. “Jandarma geliyor kızım. En fazla bir saate buradalar.” Elini dizime koydu. “Hadi, kalk. Biz de eve gidelim. Rıza hâlâ oradaysa icabına bakarım. Jandarma gelene kadar askeri korumuş oluruz.” Arkasından seslendi: “Rıfat! Arabayı hazırla. Yanına birkaç adam al. Zümrüt’ün evine gidiyoruz.” Eve döndük, arabadan iner inmez Ferzan dede, “Rıfat, sen doğru ağıla git. Rıza hâlâ oradaysa bir bak,” dedi. Biz de içeri girdik. Gözüm kanepeye kayınca kalbime bir sızı oturdu. Asker, olduğu gibi kanepeye yığılmıştı. Kendinde değildi, sayıklıyordu. Omzundaki sargı komple kana bulanmıştı; belli ki Rıza’yı döverken yarası açılmıştı. Hemen yanına çöktüm. Ferzan dede de dizimin dibine geldi. Sargıyı çıkardığımda nefesim kesildi. “Dede… durumu çok kötü. Bir şey yap… jandarmayı tekrar ara!” “Tamam kızım, sakin ol. Az kaldı, ge-lecek-ler…” Kendisi sakin konuşsa da yüzü endişeden kasılmıştı. O sırada Rıfat amca içeri daldı. “ Rıza kaçmış!”dedi. Sanki yetmezmiş gibi en kötü haber buydu. İçimdeki sıkıntı büyüdü. Askerin ateşi yeniden yükselmişti. Koşup mutfaktan bir leğen su ve temiz havlu aldım. Ateşini düşürmeye çalışıyordum ki dışarıdan araç sesleri duyuldu. Ardından kapı sertçe açıldı. Rıfat amca ve birkaç jandarma içeri doldu. İçlerinde bir kadın asker vardı; elinde ilk yardım çantasıyla hızla yanımıza çöktü. Ben hemen anlattım: “Ateşi çıktı… omzunda kurşun yarası var. Vücudu da yara içinde…” Kadın asker sadece başını salladı. Çantadan malzemelerini çıkardı. Bir iğne hazırlayıp ilacı çekti, askerin koluna enjekte etti. Sonra komutana döndü: “Komutanım, acil hastaneye gitmemiz gerekiyor. Enfeksiyon kapmış, ateşi çok yüksek. Enfeksiyon yayılmış olabilir.” Komutan hiç tereddüt etmeden iki askerine emir verdi. Hemen bir sedye getirildi. Askeri dikkatlice üzerine yatırdılar. Biz de peşlerinden dışarı çıktık. Onu askeri araca yerleştirip hızla uzaklaştılar. Aracın arkasından bakarken içimde bir şey kırıldı. Neden bu kadar canım yandı bilmiyordum. Neden gitmesine bu kadar üzüldüm… Gözlerim doldu. Ferzan dede görmesin diye hızlıca sildim. Komutan Ferzan dede’nin yanına geldi. “Sağ olasın Ferzan amca. Bir aydır Alihan’ı arıyoruz. Allah sizden razı olsun. Bulup yardım etmişsiniz.” Ferzan dede eliyle beni işaret etti. “Ben değil komutan… Zümrüt kızım bulmuş askerinizi.” Komutan bana saygıyla baktı. “Teşekkür ederiz kızım. Hakkın büyük.” Sonra askerlerine, “Toplanın! Çıkıyoruz!” diye emir verdi ve hepsi gittiler. Ferzan dede bana döndü. “Esaslı kızsın. Deden seni iyi yetiştirmiş. Bugün burada kalma, bize gidelim.” Başımı salladım. “Sağ ol dede ama… sürüyü kaç gündür otlatmıyorum. İşler birikti. Onları halledeyim.” “Peki kızım. Ama kapımız açık. Ne zaman istersen çık gel. Özletme kendini.” Elini öpüp onları uğurladım. * * * Kara yanıma yanaştı, kuyruğunu salladı. “Oğlum, yine baş başa kaldık ha?” dedim. Havlayarak cevap verdi. Eve döndüm. Salona bakınca her yerde onun izleri varmış gibi hissettim. İçimde kocaman, açıklayamadığım bir boşluk vardı. Ortalığı Toparlamaya başladım. Kanepeyi çekerken altından bir şey parladı. Eğilip aldım. Askerin künyesiydi. Üzerinde yazan isme gözüm takıldı: “Alihan Koral…” Elimde bir süre öylece tuttum. Sonra iç çekip cebime koydum. “Ferzan dede’yi görürsem veririm,” diye düşündüm. “O da jandarmaya teslim eder.” Sonra tekrar etrafa baktım. Ama ne yaptıysam… İçimdeki Boşluk geçmedi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD