Alihan’dan
Sabaha kadar karakolun içinde dört döndüm sahadan uzaklaştırma almam hiç iyi olmadı.
Ya Zümrüt yine bi delilik yapmaya kalkarsa yok yok buna izin veremem.
Ama ne yapmalıyım beynim durmuş sanki hiçbir şey düşünemiyorum.
Kendi kendime telkinde bulunup,
“Sakin ol Alihan sakin ol. Bi hata daha yaparsan albay seni karakol sınırlarına dahi almaz.”
Sabahın ilk ışıklarında duramadım Veteriner’e gittim.
Naz elinde bir bardak çayla sandalyede oturmuş dikkatle yoğun bakımın kapısını izliyordu.
Beni görünce ayağa kalkıp selam verdi.
“Komutanım”
“Rahat ol Naz. Durumu nasıl uyanır mı?”
“Çok güçlü yaşamaya direniyor.”
“İçeri girebilir miyim?”
“Tabi komutanım”
Kapıyı açtığımda cihazlardan gelen sesler doldurdu kulaklarımı.
Sedyede yatan kangal köpeğine baktım.
Tıpkı sahibi gibi güçlü ve inatçı.
Bi süre durdum başında.
Zümrüt’ün göz yaşları çökmüş omuzları gözümün önünden gitmiyordu.
Eğildim.
“Uyanmalısın Kara” dedim.
“Bu vicdan yükü bana yetiyor. Sen de terk etme sahibini.”
Ayağa kalkıp arkamı döndüğümde…
Zümrüt arkamdaydı.
Odadan çıkarken elini kolumun üzerine koyduğunda içimde tarif edemediğim bi duygu oluştu.
İkimiz de onun eline baktığımızda elini hızla geri çekti.
Pusuya düştüğümü öğrenmiş beni uyarmadığı için özür diliyor.
Hâlâ beni düşünüyor.
Bu kadar saf ve masum olma be Zümrüt.
Senin masumluğun altında eziliyorum.
Benim sorumsuz davranışımı da kendine yüklüyor.
Andım olsun o cezadan bi şekilde sıyrılıp senin intikamını alıcam, o dağlarda taş taş üstünde bırakmayacağım.
Odadan çıktım Ferzan amcaya selam verip oturduk.
“Komutan gece köyden çıkarken olaylar olmuş.”
“Hallettik Ferzan amca sorun yok.” dedim.
Zümrüt sevinçle çıkıp
“Kara hareket etti” dediğinde Naz içeriye girdi ardından ben de veterineri çağırdım.
Zümrüt bi süre sonra çıktığında
“Uyandı” deyip sevinçle Ferzan amcaya sarıldı.
“Gözün aydın” diyebildim sadece.
Sonra susup veterinerden iyi haber almayı bekledik.
*
*
*
Zümrüt’ten
Bazen insanı ayakta tutan şey, tek bir kalp atışının hâlâ devam ettiğini bilmektir.
Kara sadece bir köpek değildi benim için; çocukluğumdu, sırdaşımdı, korktuğum gecelerde başımı yasladığım sıcaklıktı. Onu kaybetmek demek, sanki dünyada tutunduğum son dalın da kırılması demekti.
“Zümrüt geç oldu canım… Ben buradayım. Emin ol Kara iyileşene kadar başında bekleyeceğim. Yoruldunuz, köye mi dönseniz?” dedi Naz yumuşak bir sesle.
Saatlerdir oradaydık. Ferzan dedem de benimle birlikte bekliyordu. Yüzündeki çizgiler yorgunluğunu ele veriyordu ama bana belli etmemek için dimdik duruyordu. Onun bu hâli içimi daha çok acıtıyordu.
“Haklısın Naz,” dedim usulca. “Dedem de yoruldu. Ben yarın yine gelirim.”
Dedemin yanına gittim.
“Hadi dede, geç oldu. Sen de yoruldun, dönelim,” dedim.
“Tamam kızım,” dedi ve bastonuna dayanarak ağır ağır ayağa kalktı.
Yüzbaşı işi olduğu için ayrılmıştı, Naz ise hâlâ oradaydı. Kapıdan çıkmadan önce ona döndüm.
“Naz, her şey için çok teşekkür ederim. Sizin sayenizde kurtuldu Kara.”
Naz başını iki yana salladı.
“Rica ederim Zümrüt. Asıl biz sana teşekkür ederiz. Komutanımızın canını kurtardın, hem de kendini riske atarak.”
Bir an duraksadı, sonra ekledi:
“Bana telefon numaranı verirsen Kara hakkında seni bilgilendiririm. Merakta kalmazsın.”
Gözlerimi yere indirdim.
“Benim telefonum yok maalesef… Ama yarın yine gelirim.”
“Tamam,” dedi gülümseyerek. “Kendine dikkat et. Yarın görüşürüz.”
Vedalaşıp veterinerden çıktık. Gece serinliği yüzüme vurduğunda içimdeki gerginlik biraz olsun dağıldı ama yorgunluk omuzlarıma çökmüştü artık.
Ferzan dedemin evine vardığımızda izin isteyip odama çıktım. Çantamdan banka kartımı aldım. Dedem benim için yıllar önce bir hesap açmıştı. Tarlalardan gelen geliri tek tek oraya yatırırdı. “Ölümlü dünya kızım,” derdi, “bugün varım yarın yokum. Senin geleceğini garanti altına alalım.”
Ferzan dedeme de vasiyet etmiş .Ben öldükten sonra zümrüt sana emanet onu kimsesiz bırakma, tarlalardan gelen gelirden emeğini al gerisin zümrüt ün hesabına yükle demiş. tabi Ferzan dede tek kuruşa dokunmadan hepsini olduğu gibi hesaba atıyor.
Bankada hatırı sayılır bir para var ama benim için bir anlamı yok. Ben dedemin bana emanet ettiği sürüyü koruyamamışım. Kendi elleriyle yaptığı ağılı yaktılar. Değer verdiğim tek şey kaldı geriye: Kara. Ona tutunacaktım, o da bana tutunacak.
Kartı alıp aşağı indim. Ferzan dedem salonda düşünceli düşünceli oturuyordu.
“Dede, iyi misin?” diye sordum.
“İyiyim torunum,” dedi ama bakışları uzaklardaydı.
“Sadece aklıma bir şey takıldı.”
Yanına oturdum. Çekine çekine kartı uzattım.
“Dede… Bana bir telefon alabilir misin? Naz, haber veririm dedi de…”
Elimi geri itti.
“Al şu kartı kızım. Ben senin parana dokunur muyum hiç? Torunuma bir telefon alamayacaksam niye varım ben?”
“Ama dede…” diyebildim sadece.
“Aması yok,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Akşama gelir telefonun. Hem sen bütün gün bir şey yemedin. Gözümden kaçtı sanma. Yüzün solmuş. Seni böyle görünce üzülüyorum ben. Doğru ca mutfağa gidiyor sun Hatice teyzen akşam yemeği ni hazır edene kadar bişeyler yiyor sun . “
Elini öptüm. İçimde hem mahcubiyet hem şükür vardı. Mutfağa doğru yürürken kendi kendime fısıldadım:
Bu dünya bir imtihan yeriydi. Ağlayıp sızlanmanın kimseye faydası yoktu. Kara uyanmıştı ya… gerisi bir şekilde yoluna girerdi. Biz birlikte herşeyin üstesinden geliriz. Ben ona, o bana tutunur.
*
*
*
Gece odama çıktığımda üzerimdeki kıyafetleri çıkarmak için dolaba yöneldim. Dolabı açıp pijamalarımı çıkardım. Tam kapatacaktım ki gözüm dolabın içindeki poşete ilişti. Elime aldım, yatağın kenarına oturdum.
Poşetin içinden hırkayı çıkardım. Kara’nın kanı hâlâ üzerindeydi. O an içim sıkıştı. Hırkayı o hâliyle poşete koymuştum; ne yıkamaya elim varmış ne de atmaya.
Hırkayı kaldırdığımda hafif bir hışırtı duydum. Elimi ceplerinde dolaştırdım. Parmaklarıma soğuk bir metal değdi.
Çıkardığım şey yüzbaşının künyesiydi. Evde bulmuştum. Vermesi için Ferzan dedeye verecektim ama bir türlü fırsat olmamıştı.
O sırada kapı çaldı. Künyeyi refleksle avucumda sakladım.
Ferzan dedeydi. Elinde küçük bir poşet vardı. Gülümseyerek bana uzattı.
“Al bakalım,” dedi. “Rıfat’a dedim, en iyisinden bir telefon al diye. Bunu vermişler. Ben anlamam böyle şeylerden… Bak hele, beğenecek misin.”
Poşeti açtım. En üst model bir telefon çıktı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Dede,” dedim, “bu çok pahalı… Kara’dan
haber alabileceğim bir şey olsaydı gerek yoktu buna.”
Elini salladı.
“Gerek vardı,” dedi kararlı bir sesle. “Sen gençsin. Yaşıtların neler neler kullanıyor. Artık benim kurallarım geçerli. Sen isteyeceksin, deden yapacak. Sen benim öz torunlarımdan daha hayırlısın. Ömrüm el verdikçe senin mutluluğun için elimden geleni yapacağım, güzel torunum.”
Boğazım düğümlendi.
“Dedem,” dedim, “seni çok seviyorum. Allah seni başımdan eksik etmesin. Sağlıklı, uzun ömürlerin olsun.”
O an elimde tuttuğum künyeyi daha da sıktım. Ferzan dedeye mi versem, yoksa yarın kendim mi teslim etsem diye tereddüt ettim. İçimden, Yarın görürsem kendim veririm; göremezsem dedeme veririm, o ulaştırır, diye geçirdim.
Ferzan dede odadan çıkınca telefonu açtım. Hattı taktım. Kurulumu biraz uğraştırdı ama tamamen unutmadığımı fark ettim. En azından sabah Naz’a numarayı verirdim; Kara’dan haber alırdım.
Künyeyi sabah giyeceğim hırkanın cebine koydum. Telefonu başucumdaki komodinin üzerine bıraktım. Yatağa uzandım.
Gözlerimi kapattığımda aklımda tek bir şey vardı:Biz birlikte dayanacağız.
O yaşayacak, ben de onunla birlikte yeniden ayağa kalkacağım.
Ve ilk kez uzun zamandır, korkmadan uykuya daldım.