...
Gözlerime vuran ay ışığıyla uyandım. Odamda , evimde onlar olmadan ilk gecemi geçiriyordum. Bu koca ev ne kadar da dar geliyordu bana? Sessizlik etrafı sarıp sarmalamıştı. Ne Duru'mun mutlu kahkahalarının ne annemin yemeğe çağrışlarının ne de babamın gazete okuduğu koltuğunun yeri dolacaktı. Artık her şey bomboş geliyordu. Bu boşluk siyahla kaplıydı, beni boğuyordu. Her yerimi sarıp sarmalıyor ve beni aşağı çekiyordu. Kendi odamdan çıkıp prensesimin odasına girdim. Pembe duvar kağıtları, oyuncakları, bir daha giyemeyeceği kıyafetleri, Disney prensesli yatak çarşafı yerli yerindeydi. Ama o artık yoktu. Bir daha bu odada oyun oynayamayacak, uyuyamayacak ve pembe tüylü günlüğüne bir şeyler çizemeyecekti.
Onun dolabını açıp içinden en çok giydiği kazağını aldım. Kıpkırmızı kazak ne de çok yakışıyordu ona.
Yatağına oturup kazağını göğsüme bastım. O kadar güzel kokuyordu ki! Ama bir daha onun kokusu bu kazağa sinemeyecekti. Komodininin üzerinde son içtiği sütün bardağı duruyordu. Ve her zamanki gibi son birkaç yudumunu bitirememişti. Annem görse ne kadar kızardı ona. Kazadan önceki bir an canlandı gözümde:
" Duru, büyümek istemiyor musun? " diye sormuştu annem ona.
" İstiyorum, ben de ablam gibi olacağım! " demişti Duru parmağıyla beni işaret ederek.
" Ama içmezsen nasıl büyüyeceksin? "
Anne, o büyüyemedi.
" Ablacım, sen çocukken çok mu süt içtin? " diye sormuştu bana o tatlı, huzur veren sesiyle.
" İçtim tabi, ... " demiştim ona.
" Onun için mi bu kadar güzelsin? " demişti gözleri parıldayarak.
Ama o gözleri bir daha parıldayamadı.
Gülümseyip yüzünü avuçlarımın arasına almıştım. Tatlı, tombul yanağına küçük bir öpücük kondurmuştum.
" Sen benden daha güzelsin. Eğer sütünü içersen çok daha güzel olursun. "
" Ne kadar daha çok? Çoooook mu? " demişti küçük kollarını iki yana açıp ölçü belirtmek için.
" Evet! Hem de dünyalar kadar çok. "
Gözlerimdeki yaşlara hakim olamadım. Ağlamaya başladım, bilmem kaçıncı kez.
Yatağından kalkıp kazağını son kez kokladım. Güzel bir şekilde katladım ve dolabına koydum. Kapını eşiğinden Duru'mun odasına son bir kez baktım.
Annem ve babamın odasına girdim. Her yere annemin mis gibi kokan parfümü sinmişti. Makyaj masasına baktım, o gece yemeğe çıkmak için hazırlanmıştı son kez bu masada. Babamın çalışma masasına yöneldim. Bir kitap vardı masada. En son ayracı bıraktığı yeri , son okuduğu cümleyi, okudum.
' Geçirdiğimiz günlerin, yaşadığımız anların ve bıraktığımız anıların farkında olmadan yaşarsak bu günler, yaşantılar ve anılar bizden sonra hayattaki en sevdiğimiz kişiye yük olur. '
Gözümden düşen bir damla yaş kitabı ıslattı. Kitabı yerine bırakıp aşağı kata indim.
Annemin kahvaltı hazırladığı pazar sabahları, babamın bir yandan bize göz kulak olduğu bir yandan da gazete okurken oturduğu koltuğu, bizim Duru ile koşuşturduğumuz veranda... İşte o güzel pazar sabahları bir daha yaşanmayacaktı.
Babamın koltuğuna geçtim ve sehpasında kalan gazeteyi açtım. Çözdüğü bulmacalar, altını çizdiği haberler ve bir kenarına kahve dökülmüş el yazısı...
Dikkatimi dökülen kahve sebebiyle yarısı silinmiş yazdığı yazı çekti. Tüm dikkatimle yazıyı okumaya çalıştım. Babam bilmediğim bir numara yazmıştı. Altına da kazanın olduğu tarihi atmıştı. Numarayı önce avcuma yazdım. Bu numarayı kaydetmek için üst kattan telefonu almaya gittim. Geri döndüğümde gazete yoktu. Birisi onu almış olmalıydı. Evde benden başka kimse , bahçedeyse korumalar dışında kimse yoktu.
Neyseki telefonumu almadan önce avucuma yazmıştım numarayı. Odama çıkıp tuvalete girdim. Kapıyı kapattım. Saat 4.33'tü. Bu saatte bu numarayı arayamazdım. Numarayı kaydetmek için tuşladım. Numaranın daha önce telefonuma kayıtlı olduğunu ve o kaza tarihinde bir görüşme yapıldığını fark ettiğimde beynimden vurulmuşa döndüm.
Şaka mıydı? Ben telefonumu hiç yanımdan ayırmazdım ki!
Numaranın üstüne tıkladım. Daha önce birkaç yazışma vardı.
22.09.2024
" Bunu onun da öğrenmesi gerekiyor. " demişti karşıdaki numara.
" O benim kızım! Benim korumam altında. " demişti benim numaramdan yazan kişi. Bu babam olmalıydı.
" Siz giderseniz onu kim koruyacak peki? " diye sormuştu yine o numara.
25.09.2024
" Vaktiniz daralıyor. Artık sizi gözetemiyorum. Çok sayıda düşmanınız var. Sizin arkanızda olduğumu öğrenirlerse ne sizi ne de kendimi koruyabilirim. 29 farklı örgüt sizi bu iş için zorluyor. Bunlara karşı gelmeyiz! "
" Elimden geleni yapacağım. Onların sayısının ve güçlerinin fazlalığı beni bu kirli işe sürükleyemez. Benim de çocuklarım var! Bunu yapamam. "
" Adnan bey, bakın, bende zaten sizin için söylüyorum. Çocuklarınız var. Işıl'ın sırtına silah doğrultmuşlar. Ve sizi tehdit etmek için bu fotoğrafları kullanıyorlar. Eğer onların tanıdığı sürenin dışına çıkarsanız ne siz ne de aileniz sağ kalacaktır. Eğer size bir şey olursa... İşte o zaman kim koruyacakak ailenizi? "
" Eğer bana bir şey olursa ailemin yanında senin olmanı istiyorum. Buna söz verebilir misin? "
" Söz veriyorum! Bir şekilde ailenizin bu mesajları okumasını sağlayacağım. Ve onları durumdan haberdar edip, koruyacağım. "
29.09.2024
" Zaman doldu. " demişti o numara.
...
İşte o gün son konuşma yapılmıştı. 29.09.2024 ... O son gece...
Bu mesajlar benim telefonumda daha önceden olsaydı ben kesinlikle fark ederdim, diye mırıldandım.
Saati umursamadan numarayı aradım. İkinci çalışın sonunda numara yanıt verdi.
" Alo! " dedim fakat karşı tarafta sessizlik hakimdi.
Bir adam boğazını temizledi. " Sizi tanıyor muyum? " dedi.
Ben cevap veremedim. Evet tanıyorsun ya da hayır tanımıyorsun diyemezdim. Mesajlardan haberim olduğunu bilmemeliydi. Onun beni tanıdığını söylersem mesajları okuduğumu anlardı. Çünkü o benim sırtıma silah dayanmış fotoğrafımı bildiğini iddia ediyordu. Ona güvenemezdim.
Sessizliğimin ardından, " Zamanın en hızlı aktığı yerde, saat onu gösterince bile en sevilen yer olur orası kimileri için. "
" Anlamadım? " dedim.
" Şiir kitabımı okuyordum. Siz konuşmadığımız için değerli vaktimi harcayamam. Lütfen beni kimi aradığınızdan emin olmadan aramayın! " dedi ve suratıma kapattı.
Adam ya deliydi ya da çok entelektüel davranmaya çalışıyordu.
Tekrar annem ve babamın odasına girdim. Babamın çalışma masasını oturdum. Annemin son kez sıktığı mis gibi parfüm kokusu ciğerlerime doldu. Acaba bu odanın kapısını hiç açmasam kalır mıydı bu koku sonsuza kadar bu odada?
Babamın şiir kitabına aldım elime. Belki en son okuduğu yeri okursam ben de onun gibi düşünüp, onun gibi hissedebilirdim. Onu tekrar içimde yaşatabilirdim. Kitabın sayfalarını çevirince bir beyaz yaprak düştü yere. Yerdeki kağıdı alıp açtım.
Zaman hızlı akar
Yalnız Manolya' da saat onun ayrı bir yavaşlığı vardır.
Benim en sevdiğim yerdir orası kızım!
Ona güven. O senin ve Duru'nun yanında olacak.
Aklıma onun cümleleri geldi:
" Zamanın en hızlı aktığı yerde, saat onu gösterince bile en sevilen yer olur orası kimileri için. "
"Şiir kitabımı okuyordum."
Zamanın hızlı aktığı yer, en az müşterinin olduğu zaman dilimi yani saat onda, en sevdiği mekan, şiir kitabı...
Şimdi taşlar yerini oturmuştu.
Telefonumu cebimden çıkarıp numarayı aradım, tek çalışta açtı.
" Alo, Manolya Kafe, saat on, şiir kitabı? Doğru anlamış mıyım? "
" Evet, yarın orada ol! " dedi ve yüzüme kapattı. Bu adam kafa mı buluyordu? Bu ne sert mizaç?
Kendi odama gittim ve babamın şiir kitabını da yanıma alıp tüm sayfaları okudum. Sadece o not vardı. Tüm sabaha kadar şiir kitabını okumuştum ama başka hiçbir bilgi bulamamamıştım. Saat 9'a 20 vardı. Hazırlanmaya başladım. Elimi yüzümü yıkayıp, dişlerimi fırçladım. O numarayı okuduktan sonra ruhumun acı ateşi, sert bir intikam ateşine dönüşmüştü. Bu bir kaza değildi! Artık buna emindim. Dik durup bunun hesabını soracaktım!
Siyah dar bir elbise, dizlerimin üzerinde biten süet bir çizme ve ayak bileğime kadar olan kabanımı üzerime giydikten sonra havada hiç güneş olmamasına rağmen neredeyse tüm yüzümü kaplayan güneş gözlüğümü taktım. Kimseye düştüğümü göstermeyecek ve onları bu yönüyle avlayacaktım.
Saat dokuz olunca garajdan spor arabalarımdan birinin anahtarını aldım ve yola koyuldum. Hani ' Ya kaybedecek bir şeyi yoktur ya da yolu çok iyi biliyordur diye bu kadar gaza yükleniyor. ' diyorlar ya insanlar. Sanırım benim de kaybedeğim bir şeyim olmadığı için ben de gaza yüklenip asfaltı yıkıyordum. Ama kazanacağım bir savaş vardı. Bir intikam alacaktım! Ailemi öldürenlerin intikamını! Dik durup onları yok edecektim!
20 dakika sonra Manolya kafenin önünde durdum. Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Ama sanki bu mekanı tanıyor gibiydim.
İçeri girdiğimde görevli kadın yanıma yaklaşıp " Bugün kapalıyız, rezerve edildi. " dedi.
" Kim rezerve etti? " diye sordum.
" Bunu sizinle paylaşamayız efendim, kusura bakmayın. " dedi.
" Peki, bir dakika verin lütfen. " dedim ve telefonumu açıp artık aşina olduğum o numarayı tuşladım.
" Alo! Burayı siz mi rezerve ettiniz? Yoksa ben mi yanlış geldim? " diye sordum.
" Arkana bak. " dedi ve yine yüzüme kapattı.
" Bu adamda da insanlara emir yağdırmak ve yüzüne kapatma hastalığı var sanırım? " dedim kendi kendime.
Görevli kadın " Anlayamadım? " dedi.
" Yok bir şey, ben de çıkıyordum zaten, ne diye inanıp geldiyse... " diyip arkamı dönecekken arkamda dikilen adamın göğsüne çarptım.
" Pardon, kusura bakmayın! " diyip kapıdan çıkarken adam konuştu:
" Işıl Hanım? "
" Evet? " diyip arkamı döndüm.
" Geciktiysem kusura bakmayın. Buyurun, geçin konuşalım. " dedi.
" Siz o musunuz? Şey diyen adam: ' Zamanın en hızlı aktığı yerde, saat onu gösterince bile en sevilen yer olur orası kimileri için. ' " dedim. Boğazından küçük bir kıkırtı koptu.
" Hafızanız hafife alınamayacak kadar güçlüymüş. " dedi ve gülüşünü bastırıp bir masaya yöneldi. Ben de onun arkasından gidip masaya oturdum.
İlk konuşup sessizliği bölen ben oldum :
" Neden bilmece gibi konuştunuz? Ve ben arayınca neden tanımıyor gibi davrandınız? " dedim. Adam sessiz kaldı , ben konuşmaya devam ettim. " Bana, ' Sizi tanıyor muyum? ' diye sordunuz. Buraya gelince de ismimle hitap ettiniz. Demek ki tanıyormuşsunuz. Ayrıca telefonumu hack'lemeniz hiç hoş bir şey değil. O mesajları sonradan yüklemişsiniz. Ama o tarihte benim sizinle öyle bir konuşmam olmadı. "
" Eğer bir başkası sizin telefonunuzdan bana ulaştıys... " diyecekken sözünü bölüp araya girdim:
" Öyle bir şey olsaydı emin olun önceden fark ederdim. " dedim.
Adam tek kaşını kaldırıp bana hayran kalmış bir şekilde ve hayretler içerisinde bakıyordu.
" Tamam, en baştan başlayalım. Ben Tarık Akhan. " dedi ve elini uzattı.
Önce eline boş boş baktım ve elini sıkıp " Bende Işıl Yakar. " dedim.
Adam gülümsedi.
" Ben sizin babanızla daha önceden tanışıyordum. " dedi.
Bunu anladığımı fark etmemiş miydi?
" Babanıza istemediği işler yaptırmak için zorluyorlardı. Onu sizinle, ailesiyle, tehdit ediyorlardı. " Tarık beyin yüzüne ne anlattığını anlamaya çalışarak baktım ve " Ne işi yaptırmak istiyorlardı? " diye sordum.
" Bir nevi uyuşturucu diyebiliriz. Şirketinizin gelir kaynağının yüksek olmasından ve babanızın çevrede saygın bir iş adamı olarak görülmesinden dolayı bu kirli işlerini el altından sizin şirketinizi kullanarak yapmak istiyorlardı. " dedi. " Ne de olsa Adnan Yakar 'ın böyle bir şey yapmayacağından herkes emindi. Bu yüzden babanızı kullanmak istiyorlardı. " dedi.
Gözlerim dolmuştu ama hâlâ gözümdeki gözlük sayesinde kamufle oluyordum.
" Sonrası bildiğiniz gibi, bilinçli bir şekilde kaza süsü verilerek hayatına son verildi. Ama sadece babanızı yok etmekti. Arabada sizlerin olacağını sonradan öğrenmişler. Eğer babanız ortadan kalkarsa çoğunluk hisse size geçecek ve bu işi size yaptırmak için zorlayacaklardı. Sizi kolay av olarak görüyorlar. Ama sizin de kazada ölme ihtimaliniz işin içine girince... "
Sustu.
" Peki, siz babamı nereden tanıyorsunuz? " diye sordum.
" Uzun yıllardır babamın dostuydu. Babam vefat edince şirketimin tek varisi ben oldum. Babamın kurduğu düzeni bozmadım. Bu süre içinde babanızla da , Adnan amca ile de çalıştım. " dedi.
Tarık Akhan? Babamın en yakın arkadaşı Kenan Akhan...
İşaret parmağımı ona doğrulttum ve " Sen Kenan amcanın oğlu musun? " dedim.
Kafasını olumlu olarak salladı ve tebessüm etti.
" Peki, neden telefonda şifreli konuşup beni tanımıyormuş gibi yaptın? " diye sordum.
" Çünkü telefonunuzu kontrol ederken birtakım veriler bulduk. Sizin telefonunuz dinleme altındaydı. Ama bu virüsü etkisiz hale getirdik. Bu yüzden ' Seni tanıyorum, sen Adnan amcanın kızısın. ' diyemezdim. " dedi.
O anlatırken ben de önümdeki menüye göz atıyordum. Elimi kaldırıp " İki profiterol alabilir miyiz? Yanında da kahve olsun. " dedim. Kadın kafasıyla onayladı. Ve hazırlamaya başladı.
" Sen o dönemi hatırlıyor musun? " diye sordu kızarmış bir şekilde.
" Hangi dönem? " diye sordum.
" Nereden bildin profiterol sevdiğimi? " diye sordu kuşkucu bir tavırla beni sorgulayarak.
" Ben seviyorum diye istedim. Nerden bileceğim senin ne sevdiğini! Allah'ım yarabbim ! " diye söyledim.
Tarık derin bir iç çekti. Rahatlamışa benziyordu. Ne olmuştu da böyle kızardı ve kuşkucu tavırlarla sorular sordu?
" Bana neden hemen güvendin? " diye sordu.
" Babam size güvenebileceğimi yazmış şifreli senin bilmecenin cevabının olduğu kağıda. " dedim.
Tatlılar geldi ve ilk çatalımı iştahla batırıp yerken Tarık beni izliyordu. O da çatalı batırdı ama yemedi. Çatalı ile eşelemeye başladı tatlıyı.
" Nimetle oynanmaz. Çocuk musu ... " diyecekken sözümü kesti ve kağıtta yazanı okudu.
" Kızın sırtına bak. "
Tarık ayağa kalkıp boydan boya camla kaplı olan kafenin dışarısına baktı. Tedirgin görünüyordu. Ben de ayağa kalktım ve karnımdaki küçük kırmızı noktayı gördüm.
" Tarık? " dedim.
Kafasını çevimesiyle kurşunun kaenıma girmesi bir oldu. Kana bürünmüş karnıma baktı.
Yavaş yavaş gücüm bitiyordu ve ayaklarımın üzerinde duramaz hâle geliyordum. Dizlerimin üzerinde , yere, düştüm. Beni kucağına aldı. Gözbebekleri titriyordu.
" Ölürsem eğer, ailemin katili bul! " dedim ve kapanan gözlerimle karnımdaki acı son buldu.
...