Gözlerimi açıp ilk gördüğüm şeyin orman zemini oluşu beni şaşırtmıştı. Yattığım yerde gözlerimi kırpıştırarak bulunduğum yere dair anılarımın aklıma hücum etmesini izledim. Yatakhanede değildim ve ranzanın alt katından kokusundan taze bir çiş kokusu gelmiyordu. Alabildiğine temiz bir meltem vardı ve henüz en parlak tonunu yakalamamış bir mavilik gök yüzünü kaplıyordu. Değişmeyen tek şey, kurulu bir saat gibi beni uyandırmış olan güdülerimdi. Yetimhanenin kalkma saatinde, yani şafaktan hemen sonra uyanmıştım. Gece yaktığımız ateş sönmüştü ve ustamdan eser yoktu. Gereksiz bir tek edilmişlik hissi ile aniden doğruldum. Ustamın çantası hala onu bıraktığım yerdeydi fakat yay ve ok sadağı gitmişti. Belki kahvaltı için bir şeyler avlamaya gitmişti. Kendimi sakinleştirip ayağa kalktım. Üzerinde uyuduğum postur ulo haline getirip çantanın içerisine yerleştirdim. Sönmüş ateşin önündeki taşa, ben uyumadan hemen önce ustamın oturduğu yere oturdum. Ateşten arda kalan kömürler nemli, küller ise çamurluydu. Ustam üzerine su dökmüş olmalıydı. İş angaryalara gelince onlardan asla kaçmazdım ve bu yüzden ustamın ben uyurken giriştiği bu işler, bana kendimi ilk defa tembel gibi hissettirdi. Boğazım kurumuştu. Ne yapmam gerektiğinden emin değildim. Nehir yönüne gidip su içebilirdim ama belki burayı bıraktığım için ustam kızardı. Elime geçirdiğim bir dal parçası ile, bir süredir amaçsızca çamurlu külleri karıştırırken ustamın sesini nehir tarafından duydum.
"Günaydın!" diye seslendi gelirken. "Bakıyorum uyanmışsın. Kalkman için seni çizmemle bir güzel dürtmem gerekeceğini düşünmüştüm. Anlaşılan açık havada uyumayı dert etmiyorsun, evlat".
"Afedersiniz Bay Fernar. Şey, eski yatağıma kıyasla pek rahatsız sayılmazdı" dedim.
"Dün yaşadığın şeylerden sonra, ilk günden tepene dikilmek istemedim. Biraz uykuyu hak etmiştin. Fakat bundan sonra arazide olduğumuz her gün, yiyecek bulmayı öğrenmek için sabah ve akşamları yanımda olacaksın. Avcılık, mesleğimizde hayatta kalmak için olmazsa olmaz bir meziyettir" diye açıkladı kolcu.
"Avlanıyor muydunuz?" diye sordum.
"Ah evet" derken deri heybesinden, hala üzerlerinden su damlayan tombul şekilsiz bitkiler çıkardı. Hepsinin tepesinde, taç yaprakları ile dolu, uzun bir yeşil sap vardı. "Bu yaban turpları tavşanlardan daha yavaş koşar. Elimden kaçamadılar. Daha önce yemiş miydin?"
Başımız olumsuz anlamda iki yana salladım.
"Oldukça besleyicidir. Bütün kök bitkileri öyledir. Üstündeki yaprakları kesmedim, Yakala!" diyerek turplardan birini bana attı. Son anda ellerimi kaldırıp, avuç içlerimle şekilsiz bitkiyi yakaladım.
"Yaprakların şeklini hafızana kazı. Ülkenin tamamında yetişir. Toprağın üstünde yalnızca yaprak kısmı olur. Onu tanımayı öğrenmen önemli. Yemek için bitki kısmını kesip atarsın ve dıştaki koyu kahve rengi kabuğu soyarsın."
Ustam belinde taşıdığı uzun bıçağı çıkarıp söylediği gibi, tek tek bitki saplarının hemen altından kesti ve bir tanesini soymaya başladı. İşini bitirdiğinde beni tanına çağırdı. "Gel evlat, kendininkini sen temizle".
Tıpkı az önce onun yaptığı gibi, bıçağı elinden alıp parmaklarımı kesmemeye dikkat ederek üst taraftaki saptan kurtuldum. Soyma kısmı biraz daha beceri istiyordu. Bıçak elime çok büyük geliyordu ve belli başlı bir beceriden yoksun olduğum çok belli oluyordu.
"Eh... O kadar derin soyarsan, seni doyurmak için bir düzüne turp bulmamız gerekecek, evlat" diyerek gülümsedi. "Merak etme. Eğitimin ile birlikte, her türden bıçağı gözün kapalı kullanacak hale geleceksin" diyerek asılmaya yüz tutmuş ifademi düzeltti.
Kahvaltının tadına bayıldığımı söyleyemezdim fakat iki tane turpu hiç itiraz etmeden yemiştim. Besleyici öğünümüzün ardından hızlıca toparlanıp yolculuğumuza başlamıştık. Cılız nehri geçip, kral yoluna çıkmıştık. Bir süredir doğuya giden geniş yolu takip ediyorduk. Yol o zamana kadar gördüklerimin en genişiydi. Rahatlıkla üç at arabası yan yana geçerdi. Toprak zemin kullanılmaktan iyice sıkışmış, sağlam bir yapıya sahipti. Yolun iki yanında ise ormanlık arazi vardı. Biz ilerledikçe ustam bana, kasabada yapacaklarımız ile ilgili bilgi veriyordu
"Birliğe vardığımızda, adını resmi olarak kayıt ettireceğim. Sonra o üstündeki çuval bezinden kurtulur, çıraklığın için uygun giyisi ve malzemeler alırız" dedi.
"Şey.. Bay Fernar, benim bunlar için hiç param yok" deyi verdim.
"Merak etme, evlat. Çırak olarak aylık 25 darne maaşın olacak. İlk eşyalarının parasını birlik, maaşını teminat kullanarak karşılayacak. Yani bir kaç ay, yeni eşyaların için bedava çalışmış olacaksın" diye açıkladı.
Eşyalar. Kıyafetler.. Daha önce üstümdeki tunik hariç kendime ait hiç eşyam olmamıştı. Alışveriş yapmak konusunda ise hiç bir fikrim yoktu. İçimi garip bir mutluluk doldurmuştu.
"Başını ayaklarından kaldır, evlat" diyerek düşüncelerimi böldü ustam. "Kral yolu bile artık eskisi kadar güvenli değil. Düşüncelere dalıp giderek yolculuk edemezsin. Duyuların ile ilgili ne söylemiştim? Sürekli dinle, bırak gözlerin çevreyi sürekli incelemeyi bir alışkanlık haline getirsin".
"Eşkiyalar mı, usta?" diye sordum
"Evet. Avcı hayvanlar da. Bütün canlılar aynıdır, evlat. Açlık hepimizi uç noktalarda hareket etmeye iter. Yol üzerindeki köylere uğrayıp, köy hanında anlatılanlara da kulak kesileceğiz. Bulunduğun bölge ile ilgili güncel şeyler bilmek hayatını kurtarır" diye açıkladı.
"Usta, korucular hep yalnız mı çalışır?"
"Çırak yetiştirmediğimiz zamanlarda genellikle evet. Fakat bazı işler için diğerlerinden yardım alabiliriz. Sorun çıkaran büyük vahşi hayvan sürüleri, takip edilmesi gereken birden fazla iz... Kolcularsa kraliyet askerlerinden de destek alırlar. Bir eşkıya grubuna karşı tek başına mücadele etmek istemezsin"
"Peki bir çırak ne kadar sürede yetişip korucu olur?" diye sorularıma devam ediyordum.
"Evlat, bu gidişle kulaklarımız konuşma seslerimizden başka bir şey duymayacak. Aklında çok sorun olduğunu farkındayım. Fakat yolculuk esnasında tetikte olmayı öğrenmen gerek. Bu da yolculuğun kendisine konsantre olman demek. Yine de soruna cevap vermem gerekirse, dört yıl evlat. Yani bir süre birlikte olacağız. Sözümü dinlemeye şimdiden alışmaya bak" dedi ustam.
Daha önce çok konuştuğum hiç söylenmemişti. Bu bir ilkti. 'Marver, arsız geveze'. Kulağa benmişim gibi gelmiyordu. Yine de kafamdaki soruların bazılarına cevap aldığım için memnundum. Ustamın yapmamı söylediği gibi gözümle düzenli olarak biraz ilerimizdeki bölgeleri sıklıkla tarıyordum. Bazen elimde olmadan kendimi düşüncelere kaptırıp, belirli bir süredir öylesine yürüdüğümü fark ediyordum. Kendimi zorlayarak konsantrasyonumu korumaya çalıştım. Kulaklarımı, ayaklarımızın çıkardığı ve ara sıra rüzgarın ağaç dallarında yarattığı sesler hariç olan her şeye karşın açmıştım. Nehir artık içe doğru kıvrıldığı için, uzaktan ses vermeyeli bir süre olmuştu. Ustam benden çok daha sessiz yürüyordu. Çıplak ayaklarım, ustamın becerikli yürüyüşü yüzünden kulağıma olduğundan daha gürültücü gelmişlerdi. Nihayet bir kaç saatlik yürüyüşün ardından ustamın duracağımızı söylediği ilk köy olan Cadıkapı uzakta belirmişti.
"Orada gerçekten cadılar mı var?" diye sordum.
Ustamın ilk cevabı gürültülü bir kahkahaydı. "Ah hayır evlat. Etrafta çok sayıda, mobilya yapmaya elverişli cadıağacı bulunur. Bu bölgeden kraliyetin her yerine odun gönderilir".
Köye yaklaşktıkça, artık bir açık bir araziye dönüşmüş kesik ağaç kökleriyle dolu bölgeler görünüyordu. Nehiryeli 'den başka gördüğüm ilk yerleşim yeri burasıydı. İlk dikkatimi çeken, alıştığım taş ev mimarisi yerine, evlerin tahtadan olduğuydu. İnsanlar çevrelerinde mevcut olan ne malzeme varsa, onunla evlerini kuruyorlardı. Burada düz nehir taşları yoktu. Onun yerine bereketli ormanın verdikleri ile ahşap evler yapmışlardı. Vakit öğlene geliyordu. Büyüdüğüm kasabada görmeye alışkın olduğum canlılık burada yoktu. Köy daha az nüfus barındırıyordu. Evlerin yanı sıra, bir kaç ev genişliğinde kütük kesimi için kullanılan yapılar vardı.
"Şu binalar ne Bay Fernar?" diyerek bu ağaç gövdelerinin olduğu yapıları işaret ettim.
"Kerestehaneler. Kütükler orada uygun boylarda kesilir ve araba ile taşınabilir hale getirilir" dedi kolcu.
Büyüdüğüm kasabada bir kerestehane yoktu. Ya da en azından ben bir tane görmemiştim. Köye girdiğimizde, bir tüccar dükkanından geçtik. Nehiryeli 'nde böyle bir sürü dükkan vardı ve hepsi buradakinin yanında koca bir pazar sayılırdı. Yürüdükçe bir kasap bile göremediğimi fark ettim. Bu insanların sıklıkla kasabaya gelmesine şaşırmamam lazımdı. Anlaşılan köyün nüfusunun çoğunluğu işçilerdi ve esnaf sayısı azdı. Sahnem kendini hep aynı orman manzarasından, yepyeni bir yerleşim yerine bıraktığı için, dikkatimi toplayıp etrafı incelemek için ekstra çaba sarf etmem gerekmiyordu. Hiç bir yere uğramadan dosdoğru köy hanına gittik. İki katlı, küçük bir handı. Kapıdan içeri girdiğimizde, penceresiz loş bir salonla karşılaştık. Tek ışık kaynağı, salonun öbür ucundaki bar tezgahının arka kısmında bulunan ve arka bahçeye açıldığını tahmin ettiğim kapıydı. Bar boştu. Ortada hancıdan eser yoktu. Ustam adımlarını yavaşlatmadan salonu aşıp barın önündeki taburelerden birine oturdu, eliyle de bana hemen yanındakini gösterdi. Ben yüksek tabureye tırmanır bir edayla yerleşirken ustam hancıya seslendi. Bir kaç saniye sonra, açık olan bahçe kapısından tombul hancı koşar adım girdi.
"Ah özür dilerim beyim. Hoş geldiniz. Akşam yemeği için hazırlık yapıyordum" dedi hancı sahte bir mahcubiyet ile.
Adam üstlerden açılmış saçları, yağ bağlayıp formdan düşmüş vücudu ve siyah gözlerinin yanlarındaki çizgilerle kırklı yaşlarının sonunda görünüyordu. Üzerindeki beyaz önlük çeşitli lekelerle kaplı olsa da, yüzü traşlı ve temizdi. Üstelik hanın kendisi de temiz görünüyordu.
"İşler pek yolunda değil galiba" dedi ustam boş salona istinaden.
"Şikayet edemem beyim. Aziz Walaro gününden önce epey bir yolcu ağırladık. Şimdi hepsi Nehiryeli 'ndeki şenlikdedirler. Fakat oduncular mesai sonu eğlenmeye mutlaka gelir. Aç mısınız beyim, sizin ve çocuk için bir şeyler çıkarabilirim?" diye sordu hancı ellerini ovuşturarak.
"Hayır, teşekkürler ama birer meyve şerbetin varsa alırız" diye cevapladı ustam.
"Olmaz mı, hem de en tazesinden. İş için mi buradasınız korucu beyim. Oda hazırlamamı ister misiniz?" diye sordu hancı barın altından bir şişe ve iki büyük bardak çıkarırken.
"Hayır, geçerken uğradık. Bu çevrede her şey yolunda mı? Gelen ziyaretçilerinden bir şeyler duydun mu hancı?" diye sordu ustam.
"Eşkıyaları soruyorsan onlarla ilgili bir şey duymadım ama daha dün gece tilkinin biri tavuklarımdan ikisini çaldı" diye bildirdi hancı.
"Eh.. Siz onların evine baltayla girerseniz, onlar da sizinkini ziyaret ederler hancı. Kafeslerini sağlamlaştır" diye dürüstçe yanıtladı ustam.
Hancı duyduğu cevaba pek memnun olmamışsa bile, yüzündeki ifadeyi çabucak değiştirip, o sahte gülümsemeye geri döndü. Belki de ustamın o tilkiyi kovalayacağını düşünüyordu. Aslında ben de düşünmüştüm. Tam olarak hangi durumlara müdahale ettiğimiz konusunda bilgim yoktu. Anlaşılan tilkilerin tavuk çalması bizim sorunumuz değildi. Onlar konuşurken ben meyve şerbetini içmeye başlamıştım bile. Tadı kiraz ağırlıklıydı. Alkolsüz, taze meyvelerin posaları sıkılarak yapılmıştı. O zamana kadar içtiğim en güzel şeydi. Su hariç herhangi bir şey içmediğim için bu şaşırtıcı bir şey değildi. Çok fazla uzatmadan, bardağın dibini gördüm.
Cadıkapı 'dan ayrıldığımızdan bu yana konuşmamış, dikkatimi yola vermiştim. Daha önce hiç bu kadar yürümemiştim. Ayak tabanlarım ağrımaya başlamıştı. Bu konuda şikayet edecek değildim fakat hızım biraz düşmüştü. Ustam beni utandıracak bir şey söylemeden, hızını benimkine uydurmuştu. Günün batmasına hala zaman vardı, yolculuğumuzu gereğinden fazla uzatmadığımı umut ederek elimden geldiğince hızlı ilerledim.
"Uygun birer çizmen olduğunda, yürümek daha kolay gelecek. Çıplak ayaklar uzun yollar için ideal değildir" diyerek beni cesaretlendirdi ustam.
"Sorun değil. Pek yorulmadım" diye yalan söyledim. Kimse mızmız çocukları sevmezdi.
Kasabaya doğru yaklaştıkça, yürüdüğümüz yolun ikiye yardığı ormanlık arazi yerini geniş çayırlara bırakmaya başlamıştı. Bir tepeyi tırmanmak için arta kalan gücümün hatırı sayılır bir miktarını kullandıktan sonra, görüş açımız genişlemişti. Manzaramıza nihayet bir kasabanın o tanıdık koşturmacası girmişti. Caddelerde ilerleyen tek tük at arabaları, mallarını satmak üzere kurulmuş esnaf tezgahları, fırın bacalarından yükselen beyaz duman... Üstelik Yerdümen kasabası, günlük bir kalabalıktan daha fazlasını barındırıyor gibiydi. Yüksek tepeden inerken, kasabanın sureti de yakınlaşıp daha seçilebilir oluyordu. Bu fazladan kalabalığın Aziz Walaro gününden kalmış olduğu kesindi. Ara sokaklarda hala, tezgahını söküp arabalara yükleyen seyyar tüccarlar vardı. Bir parça daha çöreğe hayır demezdim doğrusu. Fakat ustamın farklı planları vardı. Kasabanın girişinden hız kesmeden ilerlemeye devam ettik. Meydana gideceğimizi düşünürken sola sapıp bir ara sokağa girdik. Bir kaç ev ve çeşitli dükkanı geçtikten sonra, bir yay ve yayın orta boşluğuna kedi patisi izi kazınmış bir tabela sallanan, iki katlı ahşap bir binanın önünde durduk.
"Birlik binası... Biran önce kaydını yaptıralım, evlat" dedi ustam.
Kapıyı çalmadan içeri girdi. İki katlı binanın giriş odası normal bir ev boyutundaydı. Dış kapının hemen önünde sağ tarafta bir çalışma masasında, önündeki evraklara bakan seyrek saçları kısa fakat yaşadığı yılları gösteren beyazlıkla örtülmüş bir adam oturuyordu. Kapıdan girdiğimizde başını kaldırıp bize baktı. Ustamla buluşan gözlerinin içi güldü ve bu gülüş yüzüne de yansıdı.
"Tom seni hayırsız hergele!" diyerek oturduğu yerden kalktı.
Yaşlı biri için oldukça çevik hareket etmişti. Boyu ustamdan kısaydı, üzerinde tıpkı ustam gibi haki yeşili bir tunik, altında ise deri pantolon yerine, gri ve rahat kesimli kumaştan bir tane giyiyordu. Tuniğinin üstünde kemer ya da araçları için herhangi bir deri koşumu yoktu. Göğsünün üzerine, dışarıdaki tabelada gördüğüm yay ve pati izli simgenin aynısı gümüş bir rozet takıyordu.
"İhtiyar tilki. Her gördüğümde biraz daha kamburlaşıyorsun" dedi ustam ve gülümseyerek yaşlı adama sarıldı.
Samimi sarılışlarının ardından yaşlı adam dikkatini bana yöneltmişti. Merakla bu iki adamı izliyordum.
"Bu sefer ilginç bir şey avlamışsın, Tom. Arkadaşın kim?" diyerek beni gösterdi.
"Çırağım. Nehiryeli kasabasından Marver. Eski ustamla tanış Marver. Pylan Mila, gelmiş geçmiş en iyi kolcu" diyerek eski ustasının yanında durdu.
"Memnun oldum, efendim" diyerek başımla saygılı olduğunu düşündüğüm bir şekilde selam verdim.
Yaşlı adam bir kaç adımda aramızdaki mesafeyi kapatarak elleriyle şevkatlice saçlarımı karıştı "Bir çırak ha? Tanrılar biliyor ya zamanı gelmişti Tom. İnadı bıraktığına sevindim. Gelin çocuklar, salona geçelim" diyerek bize yol gösterdi. ,
Giriş odasını arkamızda bırakıp, zemin kattaki diğer odaya geçtik. Burası bir salondan çok toplantı odasına benziyordu. Ortada, koyu renkli bir ahşaptan yapılma yuvarlak alçak bir masa çevresinde dizili sandalyeler vardı. Giriş yapısının karşısında ise, bir süredir kullanılmamış gibi görünen bir şömine. Duvarlara çeşit çeşit hayvan postları asılmıştı, ve masanın üzerinde harita benzeri çizimlerin olduğu parşömen parçaları vardı. Odanın pencerelerinde, ardına kadar açılmış yine korucuların alamet-i farikası olan yeşil renkte perdeler vardı. İçerisi, akşamın bu saatlerinde bile yeterince iyi ışık alıyordu. Yaşlı adam ilerleyerek şöminenin önündeki sandalyeye oturdu.
"Tom, neden oturmadan kendine ve çocuğa birer bardak içecek getirmiyorsun. Yorulmuş olmalısınız, yemekten önce hararetiniz yatışsın" diyerek kapıyı gösterdi. "Çek bir sandalye de otur bakalım Marver."
"Sen bir şeyler ister misin?" diye sordu ustam Bay Mila 'ya hitaben.
Adam olumsuz anlamda başını salladı. "Ah hayır, teşekkürler" diye yanıtladı yaşlı korucu. Daha sonra başını bana çevirerek devam etti. "Söyle bakalım evlat, Tom 'u bir çırak alması için nasıl ikna ettin bakalım? Onu seninle akran olduğu zamanlardan bu yana tanırım ve bunu ben bunu becerememiştim" diye sordu gülümseyerek.
"Ben... Biz bir defa ormanda karşılaşmıştık. Beni çırak alacağından haberim yoktu. Şenlikte yanıma gelip kol bağımı istedi" diye yanıtladım. Tavşan hikayesine girmek istememiştim. "Yarış" meselesini açıklamak utanç vericiydi.
"Tom hep biraz gizemli olmuştur zaten ama merak etme, çok karakterli ve onurlu bir adamdır. Tüm krallıkta onun kadar iyi bir usta bulamazdın" dedi yaşlı adam.
Gözlerinde belirli bir gururun ışıkları yanmıştı. Ustam ile bu yaşlı adamın arasındaki bağların derin olduğunu anlamıştım. Ustam tıpkı benim gibi bir yetimdi. Mesleği ona böylesi bağlar kazandırmıştı. Bu içimde, adını bilmediğim bir açlığın yanmasına sebep oldu. 'Belki benimle gurur duyacak birileri de olurdu'. Az sonra ustam elinde iki bardakla geri döndü.
"Al bakalım, Marver. Yerdümen 'in yumuşak kök birası. Oldukça lezzetlidir. Ustam ne dediyse de inanma, benim hakkımda asılsız şikayetlerde bulunmayı çok sever. Yaşlandıkça iyice huysuzlaştı" dedi tatlı bir gülümsemeyle.
"Demek yaşlı ve huysuz ha? Beni dinle, Marver. Eğer saçlarımda beyazlık görüyorsan, bunu inatçı ustanı adam edebilmek için sarfettiğim çabalar ile kazandım. Onu korucu yapabildiğimde, tövbe edip masa başı işine geçmem gerekti" diye çıkıştı adam sahte bir azarla.
Ustamın gülümsemesi çabucak hem kendi ustasının hem de benim yüzüme yayıldı. Hayatıma daha yeni giren bu iki adamla birlikte oturmak, beni daha önce olmadığım kadar neşelendirmişti. Kendimi bir şeylerin parçasıymış gibi hissetmeye başlamıştım. Alkolsüz kök biramı içip, birbirlerini bir süredir görmeyen eski tanıdıkların sohbetlerini dinledim. Yıllardır kendimi, hayata atılmakla ilgili türlü karamsar şeylere inandırmıştım. Oysa şu anda içinde bulunduğum durum, içimi ister istemez, tehlikeli bir umutla doldurmuştu.