GİRİŞ: 13 YIL ÖNCE
Bilincim, kadim bir uykudan sonra mevcudiyetimi yavaşça kavrarken, burun deliklerimden ciğerime akan derin bir nefes ile uyandım. Tanıdık, tatlı kükürt kokusu burnuma doluştu. Devasa göz kapaklarım tembelce aralandı. Tüm karanlığına rağmen, ihtişamlı bedenimi saran mağaranın görüntüsünü inceledim. Görmek için ışığa ihtiyacım yoktu. Bulunduğum yere ait bilgiler, çağlarca biriktirilmiş anılar ile aklıma sızdı. Ben Vulgro'ra, ateş soyunun en ak koru, avcıların avcısıydım.
Son buzul çağı ile yattığım uyku düşündüğümden de uzun sürmüştü. Bunu zayıf düşmüş korumdan anlayabiliyordum. Benliğimin ve gücümün merkezi olan kor, daha önce hiç olmadığı kadar soğumuştu. Zamanın başlangıcından bu yana, buzul çağlarında uyumuş, yer ile gök tekrar ısındığında uyanmıştım. Fakat hiç biri beni, şimdi olduğum kadar güçsüz düşürecek kadar uzun sürmemişti. Üstüme yığılan çağların tozunu silkelemek için doğruldum. Fiziksel gücüm yerindeydi. Mağaramın girişi, volkanik dağın merkezinden sızan lavlar ile zaman içerisinde örtülmüştü. Gökyüzünde süzülmenin tatlı anısı içimde bir beklenti yarattı ve kanatlarım istemsizce kıpırdadı. Bir ejderhanın yeri, bulutların üzeridir. Benliğimdeki kora uzanıp, yanardağın alevlerini çağırdım. Ben ateşin efendisiydim. Eriyik taşlar varlığıma boyun eğdi. Fersahlarca derinlere uzanıp, çağrımı yineledim. İçimdeki beklenti ile, yanardağın tıslamaları arttı. Dünya uyanışımı duymalı, ve avcı efendinin dönüşü ile titremeliydi. Korumdan kanıma karışan güç ile kükredim. Yanardağ ise irademle patladı. Kaya ve toprak yığınları göz açıp kapayıncaya kadar şiddetle yolumdan çekildi.
Patlama ile üstü açılan mağaramdan içeri temiz hava ve gün ışığı girdi. Rüzgar pullarımın yüzeyini okşarken, eski bir dost gibi davetkardı. Bir kaç kanat çırpışı ile, alevler kusan yanardağın üstüne çıktım. Tüm beklentim, dolu dizgin bir coşkuya dönüştü. Yükseldim, ve yanardağın eteklerinde uzanan vadiye devasa gölgemi düşürdüm. Her çırpışımda kanatlarım rüzgarı dövüp şekil verdi. Kaybettiğim gücümü tekrar toplamak için avlanmaya karar verdim. Uçmak ve avlanmak. Bunlar varlığımın en temel unsurlarıydı. Ben avcıların avcısıydım. Gölgemin düştüğü yerde ise herkes avdı. Başımı aşağı eğip, çevreyi keskin gözlerimle olası avlarım için taradım. Yeryüzü onu bıraktığımdan çok daha farklı görünüyordu. Buz denizi ile kaplı küçük bir ada olan istirahat yerim, dağları ve vadileri olan bir toprak parçasıydı artık. Görünürde avlamayı sevdiğim, büyük, sulu yaratıkların hiç birisi yoktu. Önümde açılan dağların ortasında, daha önce görmediğim küçük şekiller fark ettim. Yönümü bozmadan, ileriye doğru hızlandım. Giderek yakınlaşan şekilleri dikkatle inceledim. İki ayak üstünde duran minik canlılar, ağaçlar ile yaptıkları garip mağaralarından çıkıp bana ve yanardağa korkuyla bakıyorlardı. Kulağıma yabancı sesleri geldi. Korku.... Korkunun sesini avcı kulaklarım her canlıda seçerdi. Heyecanım körüklendi, kükredim. Sesim bir gök gürültüsü kadar yırtıcıydı. Yaratıklar mağaralarını terk edip, o biçare küçük iki ayakları ile kaçışmaya başladı. Bu keyifli curcunayı izlemek için alçaldım ve pençelerimden birini ancak dolduran bir ağaç mağarasının üzerine indim. Muhteşem ağırlığım ile mağara parçalandı. Minik yaratıklar korku sesleri ile kulaklarımın hasretini dindiriyor, kaçmaya çalışıyorlardı. Sanki öyle bir ihtimal varmış gibi... Büyük olanlardan bazıları, küçük olanları taşıyordu. Birbirlerine tutunarak koşanlar, düşenler, anlamsız tiz sesler ile bağrışanlar ile doluydu manzaram. Tatlarının nasıl olduğunu hayal ettim. Bu minik şeylerden bir düzinesi ancak karnımı duyururdu. Hiç yoktan iyiydi. Bazı ağaç-mağaraların üzerinden duman yükseliyordu. Gözlerimi kapayıp korum ile çevremi taradım. Evet, bu ağaç mağaraların içinde ateş vardı. Ateş ile dost olan yaratıklar... Daha önce biz ejderhalar hariç böyle bir yaratık görmemiştim. İncelemem ve merakım sürerken, yıktığım ağaç-mağaranın bitişiğinden, minik yaratıklardan biri çıktı. İhtişamlı görüntüm karşısında hareket bile edemedi. İncelemeye tok karnına devam etmeye karar verip, küçük bedenini bir çırpıda dişlerim arasına aldım. Eti az, kemik dolu bir bedeni vardı, fakat yinede sıcak ve suluydu. Onu pek fazla çiğnemeye bile gerek duymadan yutu verdim. Bunlar garip yaratıklardı. Dağlar azametli mağaralar doluyken, ne çeşit bir canlı ağaçlar ile mağara yapar ve içlerine bir de ateş çağırırdı. İlgimi kaybedip, daha büyük bir av aramak için tekrar yükseldim ve gitmeden önce bütün ağaç-mağaraları alevli nefesim ile kül ettim. Çevremi daha iyi görebilmek için, bulutların üzerine çıkana kadar durmadım. Rüzgarı kuyruğuma alıp, hızla bu gözlerime yabancı gelen yeni yeryüzünü keşfetmeye çıktım. Bir avcı, avlağını bilmediydi.
Güneş kendisini dağların arkasına tamamen sakladığında, gözlerim gökyüzünden geceyi yararak yer kürenin kıvrımlarında dolaşıyordu. Dağlar ve vadiler geçildikçe, ağaçtan mağaraların yanı sıra biçimli taşlardan olanları da gördüm. Çoğusu duman kusuyor, ateşin dost varlığını gösteriyordu. Ben uyurken neler olmuştu böyle. Bu iki ayaklı yaratıklar tüm yeryüzünü sarmış, nehirleri zapt edip, ateşi tutsak etmişlerdi. Ormanlar yollarından çekilmiş, çeşit çeşit başka canlılar bu iki ayaklılara boyun eğmişti. Yıldızlı bir gecenin altına saklanmış bedenim fark edilmeden, bu sinir bozucu yeni çağın farklılıklarını izledim. İki ayaklıların üstüne oturmasına izin veren, onların eşyalarını çeken dört ayaklı yaratıklar gördüm. Ağaçtan mağaraların önüne hapsedilmiş minik, beyaz kürklü olanları da. Dünya, ben uyumadan önce çok daha anlaşılır bir yerdi. İki yaratık birbiri için, ya av, ya avcı olurdu. Üstelik çok daha büyük ve sulu avlar. Ne kadar zamandır uyuduğumu merak ettim. Bu karmaşayı bırakıp, tanıdık gelen orman arazi üzerinde uçtum. Gözüme bir sürü halinde koşuşan boynuzlu dört ayaklı bir grup yaratık kestirip, dalışa geçtim. Birisinin tam üstüne konarak pençelerim ile, diğerini ise hemen ardından dişlerimin arasında öldürdüm. İnişim sırasında, kuyruğum bir ağacı kökünden söküp devirdi. Pençelerim toprağı yarıp kokusunu rüzgara karıştırdı. Tatmin edici bir av değildi. Bir av ne kadar kaçar ve direnirse, eti o kadar lezzetli olurdu. Gördüğüm bütün garipliklere rağmen, dünya karnım tok olarak daha çekilir bir yerdi, o yüzden tatminsizliğimi görmezden geldim. İndiğim ormanlık arazinin az ilerisinde genişçe bir göl vardı. Tembelce yürüyüp, burnum ile zahmetsizce devirdiğim ağaçlar eşliğinde ilerledim. Gölün kenarına vardığımda, başımı daldırıp susuzluğumu giderdim. Benliğimin özü olan kor, bedenimi her zaman işlevsel tutabilirdi, ama gerçekten tok bir mide ve giderilmiş susuzluğun dinçliği gibisi yoktu. Daha önce defalarca, buz çağlarında uyuyup, yer yüzü yaşamaya elverişli olunca tekrar uyanmıştım. Fakat bu kadar keskin bir değişim yaşamamıştım. Bu hiç iyi değildi. Ben ateş soyundan geliyordum. Yeryüzünü şekillendiren ateşin ta kendisi, rüzgar kadar, yağmur kadar bu dünyanın değişmez bir parçasıydım ve şimdi kendimi, kendime yabancı gibi hissediyordum. Tanımadığım bu çağ, beni kendi özüme yabancılaştırmıştı. Bu karmaşayı yaşayan bir tek ben olamazdım. Düşüncelerimi, endişelerimi susturdum. Koruma uzanıp kudretiyle kuşandım. Soyuma seslendim. Ejderhaların diğer yaratıklar gibi birbirlerini anlamak için seslerine ihtiyacı yoktu. Biz birbirimizin benliğinde var olabilirdik. Tabi yalnızca kendimizi açtığımızda. Nihayetinde bizler sosyal canlılar değildik. Yalnız avlanır, yalnız yaşar, yalnız hüküm sürerdik. Birbirimizi avlamasak da, birlikte olmak için bir sebebimiz de yoktu. Diğer yaratıklar gibi çoğalmazdık. Bizler hep var olanlardık. Ben ise soyumun karşılaştığı en güçlü olanıydım. Taşıdığım korun benzeri dahi yoktu. Avlak alanım o kadar genişti ki, günlerce uçup, bölgeme girmeye cesaret edebilen başka bir soydaşıma rastlanamazdı. Çağrımı duyururken mesafelerin önemi yoktu. Tekrar seslendim. Çağrım geceyi dolduran ayın ışığından daha hızla yayıldı yer yüzüne. Sessizlik... Benim çağrım uyuyan soydaşlarımı bile uyandırmış olmalıydı. En azından onların varlığını hissedebilmeliydim. Neler olduğunu anlayamadım. Uyandığımdan bu yana, hiç bir şey beklediğim gibi gitmiyordu. Gerginliğim kaslarımı sıkıştırdı. Bu sefer sesimle gürledim. Sesimde tehdit, ölüm ve keder vardı. Orman, bir korku curcunası ile cevap verdi çağrıma. Toprağı döven ayak sesleri, küçük kanatların paniği, ve her türlü avın ağzından yayılan korku iniltileri. Fakat beklediğim cevap bu değildi.
Çağrımı pek çok gece yineledim ve hep aynı sessizlikle ile sonuçlandı. Güneş tekrar ışığı var edene kadar gökyüzünden, karanlıklar içindeki hükümdarlığımı izledim ve hep aynı yabancılığı gördüm. Zapt edilmiş nehirler, birbirine karışarak yaşayan küçük canlılar, ağaçlara verilmiş türlü türlü şekiller, dağların göğsünden kesilerek birbiri üstüne konmuş taşlar. Yeryüzünü kemirip, onu isteğince şekillendiren şu iki ayaklılar. Bazı geceler gördüklerimi, kendime bir meydan okuma olarak yorumladım. Onlara gökyüzünden asla ehlileştiremeyecekleri ateşler püskürdüm. Üst üste koydukları her taşı ateşten balçığa çevirdim. Bu yabancılık hissi öfkemi körüklüyordu. Onu yarattığım korkulu çığlıklar ile yıkayıp temizledim. Yine de kendimi, parçası olduğum dünyadan kopuk hissediyordum. Zamanın benim için bir önemi yoktu. Benim hükümdarlığım sonsuz bir döngünün parçasıydı. Peki anlamadığım bir dünyaya gerçekten hükmedebilir miydim? Avlar ve avcılar. Ateş ve buz. Yaşam ve ölüm. Benim bildiğim dünya böyleydi. Anlamlı döngüler içerisinde akan sonsuz bir nehir. Ben ise o nehri eğip büken kadim avcı. Ben ateştim, taş ve toprak çocuklarım, rüzgar ise kanatlarımda tutsağım. Oysa şimdi ateşi kendine dost etmiş, taşı kesip, toprağa şekil veren canlıların dünyasına uyanmıştım. Öyle öyle görünüyor ki uzun buz çağından uyanabilen tek ateşsoyu bendim. Uzun buzul çağı, bütün korları birer birer söndürmüş, beni soyumun tek canlısı olarak bırakmıştı. Kederim derindi. Zamanın başlangıcından beri, tek bir ateş-soylu ölmemişti. Bizler ölmezdik. O halde ne değişmişti? Dünya mı ölüyordu? Beni tanık olmam için mi seçmişti? Kasvetli düşüncelerimle süzüldüm geceyle sarılmış gökyüzünde. Güneşin dirilmesine az bir vakit kalmıştı ama henüz açlığımı yatıştıramamıştım. Bir süredir izlediğim küçük iki ayaklıların yaşadığı bölgeye doğru alçaldım. Mağaralarının içindeki ateş sönmüştü ama közlerini hissedebiliyordum. Demek iki ayaklılar uyurken, ateşi kontrol edemiyorlardı. Rüzgarın kendisi kadar sessizce süzülüp, rastgele bir ağaç-mağaranın önünde yere kondum. Büyük bedenimin ağırlığı, pençelerimi toprağa gömdü. Bütün ağaç-mağaralar sallandı ve çabucak bir kaçının içinden ışık süzüldü. İkiayaklılar uyanıp, o cılız ateşlerini kontrol etmeye başlamışlardı bile. Küstahlar... İstedikleri ateşse, ben onlara pekala verebilirdim. Nefesimi, korumdan aldığım güç ile doldurup ateş soludum. Ağaç-mağaraların çoğu hemen hararetli bir yangın yerine döndü. Avlanmak için keyifsizdim. Alevden kaçan, birbirine kenetlenmiş bir grup iki ayaklıyı, yükselirken pençelerimin arasına aldım. Yanardağda bulunan, derin uykumu geçirdiğim inime doğru uçtum. Bu gece tanıdık bir görüntüye, kokuya ihtiyacım vardı. Yemeğimi de orada yemeğe karar verdim. Ben uçarken, pençelerimin arasındaki iki ayaklı grubundan korku dolu sesler rüzgara karışıyordu. Onları öldürmedim. Ben yemeğimi taze ve sıcak severdim.
Mağarama yaklaşırken, yanardağın artık kükreyip alevler saçmadığını gördüm. Çağırdığım ateş sakinleşmişti. Belli ki o da bu yeni çağı sevmemişti. Kim onu suçlayabilirdi ki? Tavanı uçup, yanardağın ağzı ile birleşmiş tanıdık mağarama doğru alçaldım. Kanatlarımın yarattığı rüzgar ile yeri dövüp yavaşladım ve usulca kondum. Pençelerimdeki yemeğimi ezip ziyan etmek istemiyordum. Onları mağaranın zemine koydum. İki tane büyük, bir tane küçük. Ziyafet sayılmazdı ama uyumadan önce yeterliydi. Önce, cüssemden beklenmeyecek kadar hızlı bir kafa hareketiyle kendini diğer ikisinin önüne atanı yedim. Sonra diğer büyüğü. Avlarımın acizliği, iştahımı kaçırdı. Böylesi bir teslimiyet içimdeki avcıyı tatmin etmiyordu. Ben avımın kaçmasını, debelenmesini beklerdim. Oysa bu iki ayaklılar tam birer zavallıydı. Küçük olan, daha yürüme becerisine bile sahip değildi. Bu iki ayaklı bebeği olmalıydı. Tatminsizlik ile kör olan açlığımın yerini merakım aldı. Burnumu minik yaratığın dibine sokup kokusunu içime çektim. Pek hoş koktuğu söylenemezdi. Et, kan ve süt. Yarattığım rüzgar ile başının üstünde yer alan tek tük kılları savruldu. Tiz bir çığlık attı. O gece yeteri kadar çığlık duymuştum. Gırtlağımdan gelen tehditkar bir hırlama ile cevap verdim. O işe yaramaz, cılız ayaklarından biri ile burnuma vurdu. Bana vurdu! Bu küstahlığının cezasını korkunç bir ölüm ile ödemeliydi. Bu daha kaçma beceresinden yoksun minik yaratığın gösterdiği cüret, biraz hoşuma da gitmişti. Her şeye rağmen belki de bu küçük biçare şey, bir yemek olmaya layıktı. İki ayaklılar garip canlılardı. Uyandığımdan bu yana, onlardan çok daha güçlü, büyük pençeleri olan, daha hızlı koşabilen bir sürü canlı yemiştim. Fakat iki ayaklılar, onlar için birer av gibi durmuyordu. Sayıları çok fazlaydı. Üstelik bir avın yapması gerektiği gibi oradan oraya kaçışarak korku içinde yaşamıyorlardı. Tabi ki muhteşem gölgemi üzerlerinde görene kadar. Kendi yaptıkları, dayanıksız ağaç ya da taştan mağaralarda, göstere göstere, saklanmadan yaşıyorlardı. Koruma uzanıp gücünü benliğime kattım. Daha detaylı incelemek için, minik yaratığın hayat enerjisini, korumdan yayılan büyünün örgüleri ile sarmaladım. Benim gibi bir koru yoktu. Ateşi ehlileştirmek için bir büyü kullanıyor olamazlardı. Kor, zamanın başlangıcında ateşi yoktan var eden büyülü gücün bir parçasıydı. Ateş, onun iradesine cevap verirdi. Bu minik yaratığın içinde böyle bir şey olmadığı kesindi. Bulunması gereken çok fazla cevap vardı. Tüm zayıflığına, bir avcı niteliklerinin hiç birine sahip olmamasına rağmen, bana vurma cüreti gösteren bu iki ayaklı yavrusu , benden daha fazla bu dünyaya ait gibiydi. Burun deliklerim genişledi ve bitkinlikle nefes verdim. Kendimi tekrar çağa bağlamak için ne yapılması gerektiğini biliyordum. Daha önce hiç yapılmamış olan bir şey.
Bebek uyuyordu. Tıpkı avını zehirli dişleri ile uyutan sürüngen yaratıklar gibi, ben de bebeğin benliğinden onun korkularını, açlığını aldım ve derin bir uykunun ellerine bıraktım. Çığlık atan şeyleri severdim ama her şeyin bir sınırı vardı. Daha önce bir çağ ile aramdaki bağ hiç bu kadar zayıf olmamıştı ve bu yüzden az sonra yapacaklarımı daha önce aklıma dahi getirmemiştim. Ateş soyu olarak, biz bedenlerimiz ile gurur duyarız. Kanatlarımız, pençelerimiz, pullarla zırhlandırılmış devasa ve çevik gövdemiz, içimizde yatan korun bir simgesi gibiydi. Durdurulamaz doğal bir güç. Yıkıcı ve yakıcı. Fakat sayılamayacak çağlar boyunca sürmüş av-avcı döngüsü artık kırılmıştı. Kanatlarımın altında kıvranan dünyayı anlamak için, benim başka bir şey olmam gerekiyordu. Kanatsız bir şey. Düşünmesi bile can sıkıcıydı. Neyse ki geçici bir süreliğine olacaktı her şey. Bir iki ayaklının ömrü ne kadar olabilirdi ki? Benim sonsuzluğuma kıyasla, bir kalp atışı süresi en fazla. Dünyayı bir iki-ayaklı gibi görüp anlamalıydım. Bunun için azametli bedenimi yok edip, anılarımı, benliğimi ve özümü korumun içinde saklamam gerekiyordu. Daha sonra korumu bir iki-ayaklının yaşam enerjisine gönderecektim. Korum bir defa başka bir beden içinde yandığında, ruhlarımız birbirine dolaşıp yeni bedende bir kimlik yaratacaktık. Bu iş, kendi hatıraları, dürtüleri ve edinilmiş bilgileri olan bir iki ayaklı için kaldıralamayacak kadar şok uyandırıcı olurdu. Korumu kabul edemeden, o cılız hayatı bedenini terk ederdi. Bunun için bana, henüz hiç bir şeyin farkında olmayan, her şeyi en baştan öğrenecek bir iki ayaklı lazımdı. Devasa başımı çevirip, kırılgan iki ayaklı bebeğine baktım. Neyse ki elimde bu iş için hal-i hazırda bir aday vardı. Bedenim için endişeli değildim. Bedenim yalnızca bir kabuktu. Biz ejderhalar, içimizdeki korun gücü kadar büyük ve güçlü bedenler olarak yansırdık dünyaya. Korumuz yandığı sürece yaralanmazdık, kanamaz ya da yok edilemezdik. Korum, bu kısacık ömrü olan bebeğin yaşam enerjisi son bulunca tekrar özgür kalacaktı ve avcı bedenimi eksiksiz olarak yeniden yaratacaktı. Ben de iki ayaklının anıları ışığında bakacaktım bu yeni dünyaya. Yine de büyüm ve tüm zamanların anılarını taşıyan zihnim, süreci zararsız hale getirmek için bir sır gibi yaşamalıydı. O yüzden varlığımı bütün izleriyle birlikte korumda saklayacaktım. Sessiz bir izleyici... Olacağım şey buydu. Avının benliğini paylaşan bir avcı. Ne de olsa, ben onun bedeninde güçlendikçe, onun hayat gücü zayıflardı. Eğer haddinden fazla varlığım yayılırsa, yetişkin ya da bebek, bu iki ayaklıyı zerrelerine kadar ayıracak bir yıkıma sebep olurdu. Aradığım cevapları alana kadar, zaman ile bağımı yeniden kurana kadar böyle bir niyetim yoktu. Hayır, bir ölümlünün benliğinde yeniden hayat bulup, dünyanın ruhunu kavrayacaktım.
Patlamadan sonra yanardağın içine gömülü mağaram ile, dağın ateş püsküren üstü birleşip, kocaman bir açıklık oluşturmuştu. Alev çiçekleri kusan, kendince ölümcül bir güzelliği olan saklı bahçem. Açıklığın ortasında duran lav gölü, yapacağım şey için gayet uygundu. Öncelikle yapılması gereken başka şeyler vardı. Uyku ile kutsanan bebeğe yaklaşıp, onu pençelerimin arasına nazikçe aldım, ve güçlü bir kanat çırpışı ile havalandım. Dağımın eteklerine kurulmuş küçük yerleşke yanmış, dağın püskürdüğü küller ile kaplanmıştı. Beyaz kükürtlü kül yığınları, hatırıma buzul çağının o soğuk, bir ejderhayı zayıflatıp uykusunu getiren karlı görüntülerini getirdi. Bebeğin yaşama şansını arttırmak için, onu diğer iki ayaklılar tarafından bulunmasını sağlamam gerekiyordu. Her ne kadar korum gizli de olsa, ona muazzam bir dayanıklılık verecekti fakat bu cılız beden asla benim gibi ölümsüz olmayacaktı. Açlık ve susuzluk onun bedenini en sonunda ele geçirirdi. Neyse ki, onu daha kalabalık bir sürüye götürmeme gerek yoktu. Bir grup iki ayaklı sürüsü, dağın yarattığı - aslında tamamen benim eserim olan - yıkımı incelemek için bu viraneye doğru yola çıkmışlardı. Alçalıp bebeği, en görünür olduğunu düşündüğüm yere, yanık ağaçlardan mağaraların ortasındaki açıklığa indirdim. İki ayaklıların kazdığı belli olan, içi dolu bir çukur hariç bu açıklıkta kayda değer bir şey yoktu. Gelen iki ayaklı sürüsü su içmek için buraya geldiğinde, bebeği rahatlıkla göreceklerdi. Bebeğin bedeni, iki ayaklı yapımı olan bir kabukla kaplıydı. Zavallıca... Benim pullarıma kıyasla o incecik yumuşak kabuk onlara ne gibi bir koruma sağlayabilirdi. Yine de anlaşılan bütün iki ayaklılar, bu çeşit çeşit renk ve şekillerdeki kabuklarla kaplıydı. Hatta bazıları başlarının üzerine parlak olan kabuklar bile koyuyordu. Tatlarının güzel olduğunu söyleyemem ama rahatsız edici değillerdi. Dikkatlice pençeli ayağımı uzatıp, en keskin pençem ile küçük bedeni saran kabuğu yırttım. Çıplak minik bedeni ayın ışığı altında cılızca aydınlandı. Tek yapmam gereken, koruma yol göstermesi için ona bir işaret koymaktı. Pençemin ucu ile, tembelce atan kalbinin üzerine dokundum. Bebek uyanıp çığlık attı. Kalbinin üstündeki deri dağlanmıştı. İşaretimi o kısacık hayatı boyunca taşıyacaktı. Kaybedecek vaktim yoktu. Bebekten güvenli bir uzaklığa erişene kadar yürüdüm ve havalandım. Artık bedenimi yok edip, koruma dönmenin vakti gelmişti. Dağıma doğru güçlü kanat çırpışları ile yükselip hızlandım. Gecenin karanlığı, simsiyah pullar ile kaplı görüntümü gözlerden saklıyordu. Siyah renkli bir ateş soylu olmak ayrıcalıktı. Yalnızca koru en güçlü ejderhalar bu renkte olabilirdi. Tıpkı tutuşup, yanmak için başka dermanı kalmayan közler gibi. Dağın tepesindeki saklı bahçemin üzerine vardığımda yükselmeyi sürdürdüm. Bulutlar altımda kaldılar, yer yüzü şekilleri küçüldü. Bedenim ile korumu ayırmak için ihtiyacım olan şey, ateş ve güzel bir düşüştü. Kanatlarımı katlayıp, burnumu saklı bahçemin ortasına doğru indirdim. Eriyik lav çukuru, düşüşüm hızlandıkça önümde büyüyordu. Bedenimin rüzgarı yarışı, sessiz geceyi huzursuzlandırdı. Siyah pullarım ısındı. Ben düştükçe, ısısı artan bedenim ak kor gibi ışıldadı. Sahip olduğum tüm enerjim ile korumu yakaladım. Varlığımın her zerresi ile ona tutundum. Sonunda bedenim ile ateş çukuru buluştu. Sessizlik. Acı yok, ses yok, bir an için hiç bir düşünce yok. Bir an sonra bambaşka bir kavrayış ile varlığımı yeniden hissettim. Eriyik ateşe karışan bir karartıya dönüşen bedenimin dağın içlerine doğru inişini gördüm. O artık benim bedenim değildi. Ben ateştim, ben ateşin özüydüm. Ben evrene şekil veren büyünün, gücün ta kendisiydim. Artık uçmak için kanatlara, rüzgara şekil vermeme gerek yoktu. İstediğim her yerde olabilirdim. O kadar hızla hareket edebilirim ki, her yerde aynı anda olabilirdim. Dünyadaki her ateşin adını seslenip, irademe boyun eğdirebilirdim. Dünyanın kabuğunu kırıp, onu erimiş taşlarlar kaplar, tüm av ve avcıları yok edebilirdim. İlk defa deneyimlediğim yeni kavrayışım bir dürtü ile bölündü. Bir şey bana gerçek adımla sesleniyordu. Koyduğum işaret cılız bir kalbin üstünde sızlayıp, beni çağırıyordu. Bu güçlü çağrıya boyun eğdim.