Günün angaryalarını düşündükçe, toplamaya giriştiğim yatağı bozup, içine girmemek için tüm irademi kullanmam gerekti. İkinci basamağına tırmandığım ranzanın üst katındaki yatağım en kıymetli malımdı. Ne kadar yüksek o kadar iyi. Yerden yukarıda uyumanın kendine has huzur verici bir havası vardı. Üstelik onu bir garnizon yatağı kadar iyi toplamazsam, Bayan Bitto yaratıcı cezalarla günümü iyice tatsızlaştırırdı. Yatağımı toplamak ile ilgili bir sorunum yoktu. Uzun zamandır herhangi bir ranzanın üst katında olan bir yatak istemiştim. Bunu elde edebilmek için bir çok çocuğun Aziz Walaro gününde yetimhaneyi terk etmeleri, ya da geçirdiği hastalıklara yenik düşmeleri gerekmişti. Yetimhanede bütün yataklar doluydu ve istediğimiz yeri seçemezdik. Ancak boşalanlar üzerinde bir hakkımız olurdu. Tabi bu hak, diğer yetimlerin nezdinde duyulan bir saygıyla kazanılırdı. Yetimhanede işler basitti. Hiç bir çocuk burada istediği için bulunmazdı. 13. yaşımıza kadar hayatta kalırsak, zanaatçıların tanrısı Aziz Walaro gününde meslek ustaları tarafından çırak seçilmek için görücüye çıkardık. Şanslı olanlarımız hem bir hayat tarzı hem de meslek öğrenmek üzere yeni evlere kavuşurlardı. Şanssız olanlarımız ise.. Eh dünyanın çiftçilere, tüccarlara, hatta dilencilere, hırsızlara ve karanlık işleri yapan kişilere de ihtiyacı vardı. Öyle ya da böyle, 13 yaş güçlü olanlarımız için yeni bir hayatın başlangıcıydı. Şahsen diğer çocukların aksine ben böyle bir günü sabırsızlıkla beklemiyordum. Pek değişim yanlısı bir mizacım olduğu söylenemezdi. Ben tanıdık mekanlarda, bildiğim kurallar ile oynamayı severdim. Tam yetimhanenin düzenine alışmışken, sil baştan başlamak cazip gelmiyordu. Benim de 13 yaşıma girdiğim doğum günüm, geçtiğimiz hasat döneminde olmuştu. Tabi bu gün çoğumuz için, yetimhane dışındaki çocuklar ile aynı anlamı taşımıyordu. Doğum günümüzü, yetimhaneye bırakıldığımız gün olarak sayıyorduk. Zira tam doğum gününü bilen çocukların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Üstelik herhangi bir kutlama da olmazdı. Bazen o günün geldiği, çocuğa görevli hemşire tarafından bildirilirdi, hepsi bu. Sanki unutmamız gerçekten mümkünmüş gibi... Hayatımızı belirleyecek bu zaman takibini hepimiz yapardık. Krem rengi örme keten kumaş çarşafımı, saman ile doldurulmuş yatağımın altına kenarlarından iyice tıkıp, yüzeyinin dümdüz olduğuna kanaat getirinceye kadar çekiştirdim. Bir çırpıda tahta basamaktan atlayıp yere düştüm. Zayıf fakat çevik bedenim, bu tarz akrobati gösterileri için idealdi.
Çevrem tıpkı az önce benim yaptığım gibi, otomatik bir telaşa bağlanmış hareketler ile çalışan çocuklar ile doluydu. Anlaşılan kimse Bayan Bitto 'yu kızdırmayı göze alamıyordu. Kasabada yaşanan kuraklık her yıl arttıkça, yiyecek edinmek de bir o kadar zorlaşıyordu. Haliyle yetimhanede terk edilmiş boğazlar artarken, çalışan hemşire sayısı da düşüyordu. Bu kantarı bozuk terazi, bazı hemşirelerin düzeni sağlamak için sertleşmesi ile sonuçlanmıştı. Bayan Bitto onların içerisinde en şöhrete sahip olanıydı ve bugün Bayan Vorsay ile görev başındaydı. Bayan Vorsay 'ı yumuşak kalpli bir kadın olarak nitelendiremezdim. Yine de Bayan Bitto 'dan oldukça sabırlı bir karaktere sahipti. Düşüncelerimi, halinden memnunca sırıtarak bana doğru bağıran Göbek bozdu. "Hey! Marver! Baksana..." diye seslendi. Duymazlıktan geldim. Bugün Göbek 'in habis ve tamamen sebepsiz olan sataşmaları ile uğraşmak istemiyordum. "Duyduğuma göre bugün tuvalet temizliği sendeymiş. Kahvaltıdan sonra senin için oraya bir sürpriz bırakacağım" diye ekledi. Midem kasıldı. O lanet tuvaletleri temizleme sırası gerçekten bendeydi ve bu kesinlikle hiç sabırsızlanmadığım bir ayrıcalıktı. Aynı yaşta olmamıza rağmen, Göbek 'in boyu da eni de yaşanan kıtlıktan habersizdi. Zira Göbek 'den cılız fırıncı çırakları görmüşlüğüm vardı. Bize verilen kıt kanaat yemek ile o cüsseyi nasıl yaptığı, hayatın gizemlerinden biriydi. Cevabımı ona yönelttiğim kötücül bir kararlılıktaki bakışlarımla verdim. Boyum ve cüssem yaşıtlarımdan az olabilirdi ama bu yetimhanedeki çocuklar, benimle uğraşmamaları gerektiğini - eh... en azından çok fazla uğraşmamaları gerektiğini - bilecek kadar ün yapmıştım. Eğer küçük ve çelimsizseniz, böyle bir yerde ezilmemek için tek silahınız azminiz olmalıydı. Hayatlarına kazık yiyerek başlamış olan yetimler, dünyanın adaletsizliğine karşı birbirlerine sığınarak direnme eğiliminde olurlardı. Bu genelleme benim için hiç geçerli olmadı. Benim arkadaşım yoktu. Güven yoksunluğunu, bir başka insana güvenerek kapatmaya çalışmanın mantığını hiç anlayamadım. Eh... Bu durumun dezavantajları yok değildi. Örneğin disiplin ve kontrol için yeterli varlığı gösteremeyen hemşirelerin dikkatinden kaçan kuytu bir köşede sıkıştırılınca, arkanızı kollayacak birinin eksikliğini çekiyordunuz. Göbek ve çetesinin daha önce çoğu defa gözlemlediği üzere, ben böyle durumlarda dövüşmeyi seçmezdim. Olabilecek en az hasarı almak için, çömelmiş ince bedenimi dertop edip, işlerinin bitmesini beklerdim. Bir çuvalı tekmelemek ne kadar süre için eğlenceli olurdu ki? Benim üzerime gelmeme sebepleri, bir patates çuvalını taklit edebilme yeteneğim değildi elbette. Benim işim daha sonra başlardı. Kural bir; asla unutma. İlk kuralım, takip etmesi en kolay olanıydı. Sizi tekmeleyen birini unutmanız kolay olmazdı. Hele bu tekmeler Göbek gibi, iri yarı birinden geliyorsa. Daima onun çevresinde dolaşan Bahab ve Zukar 'ın, Göbek kadar iri olmasa bile, benden daha uzun ve yapılı oldukları kesindi. Üstelik Bahab benden bir yaş küçüktü. Çelimsizliğim biraz gurur kırıcıydı. Fakat onu telafi edecek başka yeteneklerim vardı. Aslında Zukar 'ın kendisi ile bir problemim yoktu. İş birini pataklamaya gelince o kalabalık edip, izlemekten başka bir şey yapmazdı. Sanırım burada hiç birimiz ideal arkadaşlarımızı seçemiyorduk. Öte yandan Bahab, Göbek 'in kabadayılık dürtülerinin bir köpeğiydi. Bana attığı tekmeler onunki kadar canımı acıtmasa da, şevkle atılmış olduklarını görmek için yüzündeki ifadeye bakmama gerek yoktu. Bunu ispatlayacak çürüklerim vardı. Kural iki; iyi planla. Böylesine bir pataklamanın ardından, insanın sinirine kapılıp aptalca bir şey yapması çok olasıdır. Bu aptallık daha çok pataklanmaya ya da hemşireler tarafından yakalanıp cezalandırılmaya dönüşme eğiliminde olur. Ben soğuk kanlılığımı korumayı tercih ederim. Bu irade gerektiren bir eylemdir. Hedefini tanımak, sana en iyi pusu yerini ve zarar verici silahı seçebilme avantajı sağlardı. Neyse ki bir yetimhanede pek sır olmazdı.
Gün yorucu bir tempo ilerlemişti. Kahvaltıdan sonra, tuvaletleri temizlemiştim. Arka bahçedeki ahırda devrilen bir çitin yerine bir yenisini çakmıştım, akşama kadar irili ufaklı bir çok tamirat ve çiftçilik işini yerine getirdikten sonra, kendimi, bu ara sıra tekrarlanan tanıdık sahnenin içinde bulmuştum. Bir patates çuvalını oynadığım başarılı performansımdan sonra, alkışlar yerine sahnemi karanlık ve sessizlik almıştı. Karanlıkta insana huzur veren bir yan vardı ve temizlik işlerinde kullanılan su güğümleri ve çalı süpürgelerinin konduğu küçük oda bu konforu bana çok görmüyordu. Sırtımı, üç tane süpürgenin arka arkaya dizilip oluşturduğu göreceli bir yumuşaklığa vermiştim. Zira yıpranmış, uçları kırılmış süpürgeler pek yumuşak değildi. Bulaşıcı hastalıkları uzak tutmak için, yer temizliği yetimhanede önemli bir işti. Ayakkabı gibi giyim eşyaları, biz yetimler için fazlasıyla lükstü. Tek kıyafetim, üstümde çuvaldan bozma olan tuniğimdi. Eh bir patates çuvalı için yerinde bir kostümdü. Diğer çocuklar gibi, bacaklarım dizlerimin altından itibaren çıplaktı. Eğer sessizliğinizi korursanız, sağa sola koşturan küçük çıplak ayakların, düz taş zemin üzerinde şaklamalarını duyabilirdiniz. Fakat yatma zamanı çoktan geldiği için, etrafta bu sesler yoktu. Yetimler yatakhanelerine çekilmişlerdi. Görevli hemşirelerin, yetimhanenin bütün odalarını gezip, çocukların sessiz ve düzen içinde yataklarında uyuduğuna emin olmak için gezmesine az bir süre vardı. Yatağının dışında ayaklık etmek, sana bir kaç gün boyunca oturmanı ve yatmanı zorlaştıracak çürükler kazandırırdı. Yine aynı mantıksız ikilem. Belki de düzgün yatmamızı istiyorlarsa, popomuzu üzerine oturabilir bırakmaları daha mantıklı olurdu. Eh.. Ben yetişkinlerin işinden ne anlardım ki. Bu gece, benim denetleme sırasında yatağımda olmama gerek yoktu. Kendi yatakhanemin de bulunduğu üçüncü katın, yani tapınaktan bozma taş yetimhanenin en üst katının zeminlerini silmek benim görevimdi. Burası yetimlerin ihtiyaçlarını karşılamadan önce, bir güneş tapınağıydı. Yetimhanenin kesme taştan duvarlarına kazınmış, benim gözlerime gelişi güzel gelen bir sürü güneş, hare ve ışık sembolleri bulunurdu. Sıcaklığın iyice artıp, kuraklık dönemine girildiğinden bu yana, güneş tapınakları popülerliğini giderek yitirmişti. İnsanların, acımasızca ekinlerini kurutup, toprağı çatlatan güneşe tapma gibi bir niyeti kalmamıştı. Eh.. Keşişlerin kaybı, benim kazancımdı. Akşam egzersizi olarak yaptığım rastgele pataklanmalardan sonra, yerlerini silebileceğim bir yuvam vardı. Sinirimin ve heyecanımın yatışması için tuttuğum soluğumu ağır ağır verdim. Şimdi olay çıkarmanın sırası değildi.
Yanıma ortanca boy bir su güğümü alıp, yola koyuldum. Su kuyusuna gitmek için yetimhanenin bahçesine çıkmam gerekiyordu. Merdivenden inerken, kontrol saatini aksatmayan Bayan Vorsay ile karşılaştık. Elinde söğüt ağacından alınmış, esnek ama dayanıklı bir sopa taşıyordu. Bu sopanın teninizi yakmadan önce havayı yararken çıkardığı ıslık sesi bile, bir yetimin kalbini tekletebilirdi. Göz göze geldiğimizde başımla küçük bir selam verdim.
"Yerler ile işin bitince, mutfağa uğrayıp erzak çuvallarına yardım et Marver" dedi.
"Peki Bayan Vorsay" diye cevaplayıp yoluma devam ettim.
Anlaşılan bu gecenin bitmeye bir niyeti yoktu. Su kuyusuna sarkıttığım kova dolana kadar bekleyip, urgan halatı ellerimle yavaş yavaş çektim. Tahtadan yapılmış kovayı kenarlarından dikkatlice tutup, su göğümüme boşalttım. Bu gece ihtiyacım olan son şey ıslak bir tunikti. Yedeğim yoktu ve ıslakken uyumak tatsız bir tecrübeydi. Ağırlaşan güğümü iki elimle bacaklarımın arasında dengeleyerek, üç kat boyunca basamakları çıktım. Son perfomansımı sergilediğim küçük dolaba gidip bir bez ve temizlik için kullandığımız ot tozu karışımını aldım. Bu yandım otu ile adaçayı karışımıydı. Yandım otu adını, kuruyken çıplak teninize değdiğinde bıraktığı kabarcık dolu yakıcı bir perişanlığa yol açmasından alıyordu. Temizlik işleri sırasında, ben de dahil olmak üzere çoğumuz bu acıyı tatmışızdır. Üstelik kömür karası siyah gözlerimle çelişen, bembeyaz tenim, o utançlı kızarıklığın geçmesi için günlerce beklerdi. Eh... Çelimsiz vücudum, şekilsizce kesilmiş kısa saçlarım ve göğsümdeki yanık iziyle, çevremdekilerin göz zevkini bozmak için fazladan bir kızarıklığa ihtiyacım yoktu. Adımı bile taşıdığım çirkin yanık izinden almıştım. Marver... Eski dilde yanmış olan anlamına gelirdi. Adımı, buraya ilk getirildiğimde rahibeler vermişti. Ben her ne kadar kendi görünüşüm ile olan tatsızlığımı sürdürsem de, bir kaç defa yaşıtım kızlardan ilgi görmedim değildi. Sonu bir yere vardığından değildi ya. Çevremdeki insanlar genel olarak güvenilmez, ve sorunlu çocuklardı ama kızlar... İşte onlar tam birer gizem unsuruydu. Neyi neden yaptıklarını, sözlerdeki maksatları hiç bir zaman kavrayamadım. Bir kaç yemek paylaşma girişimi - ki yemeğin kıt olduğu bir ortamda, bu büyük bir jest sayılırdı - cevapsız kalan anlamlı bakışmalar ve gülüşmeler silsilesinden sonra uğraşlarına devam etmemişlerdi. Yabani olarak saldığım ün, bu tarz girişimleri bir süredir durdurmuştu. Sıra salmaya çalıştığım diğer üne geliyordu. Acılı sonuçlarına rağmen yandım otu, işlerin bir kaç saat boyunca aksaması ve bir kaç ilgi görmemiş göz yaşından başka sorun yaratmadığı için kullanımı güvenli sayılırdı. Bu ot suya karıştırıldığında ise, size zarar vermese de taşı parlatan sarı renkli, asitli bir karışım yaratıyordu. Yaydığı ekşi kokuyu bastırmak için de adaçayı gibi hoş kokulu bir esansı olan bitki ile karıştırıldı. Karışımı kesesinden ellerime değdirmemeye gayret ederek güğümün içerisine boşalttım. Suyun toz ile demlenmesini sağlamak için düğümü ileri geri sallayıp karıştırdım. Artık yeterince güvenli olmalıydı. Akşam görevim, suyu yere kontrollü bir şekilde boca etmek, ve parlayıncaya kadar ovalamak eylemleri ile iki saatimi aldı. Artık yer yer horlama sesleri ile bezenmiş yetimhanede gece başlamıştı. 80 kadar çocuğa bakmak durumunda olan rahibeler ve aşçı hariç herkes uykudaydı. Yeni sildiğim yer yüzeyinde fazla iz bırakmamak için, parmak uçlarımda, duvar kenarını takip ederek temizlik dolabına yürüdüm. Boş ağırlığı ile sağ elimde taşıdığım güğümü ve bezi temizlik dolabına bıraktım. Ayrılmadan önce, temizlik tozundan bir keseyi cebime attım. Gecenin ilerleyen saatlerinde işime temizlik dışında başka bir konuda daha yarayacaktı.
Yanına vardığımda üstü yemek lekeleri ile kaplı, beyaz bir tulum giyen geçkin yaştaki aşçı, bir çuvalın içindeki kuru nohutları derin kilden yapılma bir küpe boşaltmaktaydı. Bakışlarını yaptığı işten bana doğru çevirince, bir kaç nohut tanesi hafif tabanlı ucuz deriden ayakkabılarının yanına saçıldı. Bu kurak havalarda, baklalar haricinde pek az öğünümüz olurdu. Hızlı bir kaç adım ile aramızdaki mesafeyi kapattıktan sonra eğilip nohut tanelerini tek tek toplarken "Beni Bayan Vorsay yolladı. Yardım lazımmış sanırım" dedim.
Kafa sallayıp "Bahçenin önündeki çuvalları alıp mutfak kapısının yanına istifle" dedi.
Elimde topladığım nohutları testinin içine atıp dışarı fırladım.
Kapının ağzındayken "Eh be çocuk. Duvardaki fenerlerden birini al da kafanı gözünü yarma gece gece" diye çıkıştı.
Hem feneri hem de çuvalları aynı anda taşımak işleri güçleştirirdi.
"Sanki bahçede ezbere bilmediğim bir çakıl bile varmış gibi..." diye masum olduğunu düşündüğüm bir gülümseme ile geçiştirip, itiraz kabul etmez bir hızla, mutfak kapısından bahçeye çıktım.
Bahçeyi ezbere bildiğim doğruydu. Ayrıca ay ışığında fenere hiç ihtiyacım olmazdı. Gözlerim beni karanlıkta yarı yolda bırakmazdı. Aşçının da beni düşündüğü yoktu. Kendisini hemşirelere yapacağı tatsız bir açıklamadan sakınmak istiyordu. Benim de ona bu açıklamayı yaptırmaya niyetim yoktu zaten. Bir gece için fazlasıyla acı çekmiştim. Yetimhane/Tapınak, törenlerde halkı barındırmak için geniş bir bahçeye sahipti. Kasaba yolunun kenarına konuşlanmış bahçe kapısına doğru, dar iç patikadan ilerledim. Bahçe çiçeksizdi. Bakımsız ve yabani otlar haricinde hiç bir şey büyümüyordu burada. Eğer tapınak olduğu zamanlarda burası güzel bir bahçeyse bile, ben kendimi bildim bileli bir terk edilmişlik hissi veriyordu. Kuraklık ile birlikte, fakirlerin gereksiz güzelliklere ayıracak zamanı kalmamıştı. Bir kaç dakikalık yürüyüşün ardından paslı demir çubuklar ile yapılmış kapıya vardım. Demir kapı uyduruk bir sürgü ile kapatılmıştı. Bu sürgünün sağladığı tek güvenlik önlemi, pas yüzünden yayabileceği çeşitli hastalıklardı. Neyse ki kapıyı açmama lüzum yoktu. Gıcırtılı menteşeleri, tüm yetimhaneyi uyandırırdı. Çuvallar iç tarafa istiflenmişti. Seksen küsür aç boğaz için, bir ay süre boyunca yalnızca üç çuval. Aşçının kendi taşıdığı çuval hariç yerde iki tane daha vardı. Sırtımı üst üste duran çuvallara dönüp, yere çömeldim. Kolumu arkaya doğru uzatıp çuvallarından üstte olanın kulaklarından tutup sırtıma doğru çektim. Her çekişimde çuval sırtıma daha fazla oturarak sağlam bir denge kazandı. Daha sonra doğrularak yürümeye başladım. Ben yürüdükçe çuvalın içinden küçük taneli cisimlerin birbirine sürtünme sesi geliyordu. Başka bir nohut çuvalı... Ne büyük sürpriz... Yüküme rağmen yürümekte zorlanmıyordum. Bedenim göründüğünden daha kuvvetliydi. Rahat adımlarla mutfağa döndüğümde, aşçı elindeki işi bitirmişti. Çuvala rağmen dik yürüyüşüme şaşırmış görünüyordu. Takdirini belli edecek bir şey söylemedi. Kendimi belimden eğerek, çuvalı mutfak kapısının önüne kontrollü bir şekilde düşürdüm ve bir sonrakini almak için geri döndüm. İki çuval da mutfağa taşındığında, aşçı çoktan kahvaltı için pişecek olan top ekmeklerin hamurunu karmaya başlamıştı. Suratında ve ellerinde un izleri vardı. Sanki biraz daha yemek lekesine ihtiyacı varmış gibi..
"Son getirdiğin çuvalda un var. Tezgahtan makas alıp ağzını aç. Aman ha dikiş yerlerinin altından kesme. Değirmenciye geri gidecek" dedi.
Unlu parmağı ile işaret ettiği tezgaha yönelip, küçük çuval makasını elime aldım. Çuvalın defalarca dikilip kesilmiş ağzına makasımın ucunu takıp, bu döngüyü bir defa daha tamamladım.
"Bununla ne yapmamı istersin?" diye sordum.
"Ayağının dibindeki kovayı doldurup getir bakalım. Yere un dökersen, sana sabaha kadar mutfağı temizletirim" diye buyurdu.
Bu gece bir yemek yapmadığım kalmıştı. İsteğini yerine getirdikten sonra, o geceki bütün görevlerimi tamamlamış olarak son defa üçüncü katın merdivenlerini tırmandım. Fakat henüz uyku zamanı değildi. Sıra resmi olmayan görevime gelmişti.
Kuran üç; ilk vuran sen ol. Boğucu sıcaklıkta bir yaz gecesiydi. Zaten yaz hariç başka bir mevsim yaşandığını hatırlamıyordum. Terlemiyordum. Sıcak beni diğerleri gibi rahatsız etmezdi. Gün boyu süren koşuşturmacanın ardından kendimi uykuya bırakma düşüncesi huzur vericiydi ama henüz uyuyamazdım. Öncelikle bir kaç zorbaya, benim ile uğraşmanın sonucunu tekrar hatırlatmam gerekiyordu. Kaldığım odada 12 çocuk vardı. Ben ve sidikli diye çağırdıkları küçük çocuğun paylaştığı hariç, bir ranza daha vardı. Diğer 8 çocuk ise, müstakil yataklarının konforunu çıkarıyorlardı. Sidiklinin üst kat yerine altta uyuması benim için bir nimetti. Gecenin bir yarısı suratınıza damlayan çiş ile uyanmak istemezdiniz ve sidikli isminin hakkını verecek kadar istikrarlı bir çocuktu. Sessiz ve kendi işine bakar birisi olduğu için onunla sorunum yoktu. Hatta ona belirli bir sempatim bile vardı. Fakat ikimiz de sessiz tipler olduğumuz için aramızda bir arkadaşlık kurulmamıştı. Yatağımda doğrulup, yastığımın altından bir adet temizlik tozu kesesi ve bir adet mutfak makası çıkardım. Göbek ve Bahab benim yatakhanemde kalırken, Zukar bir alt katta kalıyordu. Bu gecenin hedefleri içinde Zukar yer almıyordu. Her ne kadar sırf Göbek 'in yanında takıldığı için en ufak bir beğenimi kazanmasa da, intikamımı hak edecek bir şeyi henüz yapmamıştı. Yatağımdan yere, parmak uçlarıma düşecek şekilde atladım. Düşüşümün yarattığı darbeyi emip, sessizleştirmek için dizlerimi kırdım. Odada hala herkes uyumaktaydı. Kapının hemen yanındaki yatakta yatmakta olan Bahab 'a doğru sessizce yürüdüm. Hiç birimiz bu sıcak gecelerde battaniye kullanmıyorduk. Bu benim en büyük avantajlarımdan biriydi. Makası elime alıp, soluğumu tuttum. Bahabın sola kıvrılmış başının altından, çuvaldan bozma tuniğinin sol omuzluğunu, makasın açık ağızları arasına aldım. Makası kapatmak için parmaklarımı kıstığımda, paslı kirişinden incecik bir sürtünme sesi geldi. Suratına bu kadar yakınken çıkan bu sesin Bahab 'ı uyandırması işten bile değildi. Neyse ki beni tekmelemekten yorulmuş olacaktı ki uyanmadı bok çuvalı. Daha yavaş hareketler ile tuniğin önce sol omuz askısını daha sonra ise sağdakini kestim. Bahab ile işim bitmişti. Bir kedi gibi sessizce odanın içerisinde ilerleyip Göbek 'in yatağının başında durdum. Buradaki işim çok daha iyi bir zamanlama ve incelik istiyordu. Makası cebime atarak temizlik tozunu çıkardım. Henüz bir şey yapamazdım, doğru zamanı beklemeliydim. Kulaklarım yeni parlattığım koridordan gelecek ayak sesleri ve hışırtılar için tetikte bekliyordu. Hemşirelerin üzerinde, kraliyet rengi olan kırmızı kenevir cübbeler olurdu. Eh yetimhanede, kasabanın bağlı olduğu lordluk aracılığı ile kraliyet adına çalıştırılırdı. Kıtlık zamanında, "hayır sever" zengin asillerin, merhametli görünmek için elden çıkarmadığı bir kurumdu. Onca boğazı doyurmasa da hayatta tutacak kadar bakla gönderten bir hayır severlik. Önümde uzanan bu gürbüz yavşak hariç, üzerinde fazladan bir gram et bulunan yetim yoktu. Çok geçmeden kulaklarımın beklediği sesler varlıklarını duyurdu. Kalbim beklenti ve heyecan ile şaha kalmıştı. Her şeyi kusursuz bir zamanla ile hatasız yapmak zorundaydım, yoksa bu gece olması gerekenden çok daha uzun ve acılı olurdu. Temizlik tozu kesesinin ağzını açtım. Göbek 'in elleri, sanki yataktan düşmemeye çalışıyor gibi üzerinde yattığı çarşafı iki yandan tutmuştu. Yumruk olmuş ellerinin üzerine hemen bolca temizlik tozu döktüm. Az vaktim kalmıştı. Hemşire merdivenleri tırmanmış, koridorun başındaki ilk odayı kontrol ediyordu. Temizlik tozunun işini yapması için sabırsızlıkla bekliyordum. Yatağın baş ucuna, karanlık duvar kenarına çekildim. Göbek 'in ellerinde o tanıdık yakıcılığın habercisi olan kırmızılık görünmeye başlamıştı bile. Çocuk uykusunda çarşafları daha da sıktı. Yumruğunun boğumları harcadığı güç ile beyazlaştılar, ve bir an sonra Göbek "Bu da neyin nesi..." diye soluk soluğa uyandı. Beni sindiğim köşemde fark etmemişti. Yerimden atılıp, olanca gücümle sol yanağının üstüne yumruğumu gömdüm. Çıkan çarpma sesini Göbek 'in yarım yamalak dillendirdiği bir küfür takip etti. Acı ile titreyen ellerini beceriksizce vurduğum yerin üzerine götürdü. Bu büyük hataydı. Bol bol döktüğüm toz şimdi yüzüne de bulaşmıştı. "Aaagghh. Seni kahpenin çocuğu! Seni elime geçirdiğimde derini yüzeceğim!" diye bağıra çağıra tehditler savururken, ben çoktan olduğum yerden fırlayıp ranzama koşuyordum. Uzun adımlarla mesafeyi kapatıp ilk basamaktan kendimi yukarı fırlattım. Aceleyle asıldığım yatağın kenarından kendimi çekip yatağıma girdim. Küfür sesleri ile huzursuzlanmış yatakhane, hemşirenin hışımla açtığı kapı duvara çarptığında tamamen uyanmıştı. Göbek 'in tehditleri yerini sözsüz bağırışlara ve göz yaşlarına bırakmıştı. Hemşire, tantananın kaynağını derhal bulup, hızlı adımlarla Göbek 'in yanına gitti. Lanet olsundu.. Planlarımda küçük bir hata vardı. Bu gelen Bayan Bitto idi. İşte bunu hesaba katmamıştım. Eğer bu işte parmağım olduğu ortaya çıkarsa, söğüt sopasının yaratacağı acı ile koyun koyuna uyuyacağım açıktı. Hemşire Göbek 'in yüzüne, gözlerine durmadan sürdüğü elini yakaladı, ve sol elinde taşıdığı mum fenerini çocuğun yüzüne doğrulttu.
"Kapa çeneni! Bütün kasabayı uyandırdın. Tanrılar aşkına, yüzüne ne oldu çocuk? Bütün gece bir kurbağayla mı öpüştün? Her yerin kabarıp şişmiş!" diye azarladı hemşire.
Göbek cevap vermek yerine ağlamayı sürdürdü. Ellerini hemşireden kurtarıp yüzünü ovuşturmaya kaldığı yerden devam etmeye çalıştıysa da, başarılı olamamıştı. Yatakhanedeki çocuklar hemşirenin korkusundan yataklarında kıpırtısız bekliyorlardı. Fakat aynı kattaki diğer odadan akranları de merak içinde olan biteni öğrenmek için kapının girişini doldurduklarında, odamdakiler de ayaklandı. Bahab yatağından doğrulup ayağı kalktı. Bozguncu ortağının yanına gitmeden önce, gözleri benimkilerle buluştu. Yatağımın içinde, ona karanlık bir gülümseme bahsettim. İncecik bir ip parçasına kadar kestiğim tuniği, kendi ağırlığını taşıyamayıp son iplik tanelerini de koparıp yere düştü. Kızlı erkekli iki oda dolusu çocuğun karşısında çırılçıplak kalmıştı. Gözlerini gülümsememden ayırıp kendi bedenine çevirdi. Anlık bir şokun ardından, odayı dolduran gülüşmelerin eşliğinde hışımla yatağına serili çarşafı yerinden söküp üstüne dolamaya girişti. Fakat Bayan Bitto ondan daha hızlıydı. Ağlayan Göbek 'i bırakıp, kahkahaları susturan bir fırtına gibi ilerleyip Bahab 'ın arkasında bitti. Çocuk yataktan çarşafını sökebilmek için eğilmişken, söğüt sopanın ıslığı duyuldu. Hemen peşi sıra ise et ile buluşan ince sopanın şaklaması. Bahab çığlık atıp, acıdan aldığı kuvvetle çarşafı söktü ve bir çırpıda üstüne doladı.
Bayan Bitto "Seni rezik enik!" diyerek Bahab 'ın kulağını yakaladı.
Bahab canhıraş bir inilti kopardı ve "Yemin ederim benim suçum değil, tuniğim üstümden düştü!" diye yakardı.
Bayan Bitti kapıdakilere dönüp "Hepiniz defolun odalarınıza!" diye bağırdığında, kalabalık hummalı bir telaş ile odalarına dağıldı.
Elinde Bahab 'ın kulağı ile ağlayan Göbek 'in yatağına dönen Bayan Bitto artık tepesine iyice çıkmış siniri ile "Sen de kes zırlamayı artık! Boyunu gören adam sanar! Alt tarafı biraz kızarmışsın. Bu gece ikinizden de tek bir çıt duymayacağım. Yarın sabah ise kahvaltıdan önce ikinizi de odamda bekliyorum! Derhal yatağına Bahab! O tuniği üzerinde tutsan iyi edersin." diye paylayarak oğlanları bıraktı.
Hemşirenin ve fenerinin odayı terk edişiyle, geriye kesik burun çekiş sesleri ve karanlık kaldı. Aşağıda yatan sidikliden bir kıkırdama duyduğuma yemin edebilirdim fakat hemşireyi kızdırmayı göze alamayan yetimler, hiç bir şey söylemediler. Eh utancıma karşı utanç, acıma karşı acı. Gülümsemem yüzüme geri döndü. Adalet yorucu fakat tatlı bir duyguydu. Kendimi bu duygu ile zor kazanılmış huzurlu bir uykunun kollarına bıraktım.