Yetimhane Hayatı

3628 Words
Gün ağrıyalı bir kaç saat ancak olmuştu. Odamın bulunduğu üçüncü katın merdivenlerinden kahvaltı edeceğim, giriş katında bulunan yemek salonuna doğru indim. Eğer kahvaltıya geç kalırsanız, yeme hakkınızı kaybederdiniz. Boş bir mide tehdidi, her yetimi istemsiz bir dakikliğe zorlardı. Fakat önceki gece, bir kaç gün önce dağıttığım adalet için şart olan, ödünç alınmış makası mutfağa gizlice bırakmam gerektiği için uykumu tam alamamıştım. Bu kadar küçük ve aç elin olduğu bir yerde, kaybolan eşyalar dikkat çekerdi ve benim bu konuda soru sorulmasına ihtiyacım yoktu. Yorgunluk sebebiyle yatakta biraz oyalanmış, kahvaltıya inen kalabalık güruhu kaçırmıştım ama hala vaktim vardı. Giriş katına indiğimde, yüzüme kuyudan su çarpmak için vakit harcamadan doğruca yemek salonuna girdim. Yetimhane zeminin yarısını kaplayan bu geniş odada, birbirleri ile birleştirilmiş, oturaklı ahşap masalar sıra sıra uzanırdı. Kapı girişinin hemen sağında, duvara dayalı bir tezgahın üzerinde, üst üste konulmuş çukur tabaklardan birini kapıp, artık iyice azalmış yemek kuyruğuna girdim. Gözleri yorgunluk ile kısılmış aşçı, mesai saatlerinin sonunda yer alan kahvaltıyı servis ediyordu. Kahvaltıdan sonra, akşam yemeğine kadar işi bitmiş olacaktı. Servis masası, girişin solunda, mutfak ile yemek salonunu bağlayan kolonların hizasına yerleştirilmişti. Yanaşıp, hiç değişmeyen kahvaltı menüsünün uzattığım tabağıma konmasını seyrettim. Top ekmek ve tortu peyniri. Servis masasının arkasında ise, akşam servis edilecek nohut tencereleri çoktan kaynamaktaydı. Akşam yemeğinde, ısıtılıp tekrar önümüze konacaktı. Aç olduğumda yemek konusunda hiç seçici olmazdım. Gerçi seçme şansım da yoktu ya. Aşçıya teşekkür edip, her zaman oturduğum yere doğru ilerledim. Aşçı bir şey söylememiş, hatta yüzüme bakmamıştı bile. Dün gece gizlice mutfağa süzülüp makası aldığım yere bırakma girişimimin başarısı onanmış da bu sessizlik ile onanmış oldu. Geç gelmeme rağmen, masadaki yerim hala boş bir halde beni bekliyordu. Zorla, emekle kazanılmış bir saygının avantajları vardı. Salonun en arka köşesinde, pencerelerin hemen önünde yer alan masamın olduğu bölge, sabah güneşi yüzünden, odanın gölgeli bölgelerine göre çok daha sıcaktı. Burayı tercih etmemin sebebi, kesinlikle güneş değildi. Bana istediğim mahremiyeti sağlayan net bir mesaj veriyordu. Kimse herhangi bir odanın en köşesine sinmiş olan birinin hoş bir sohbete açık olduğunu düşünmezdi. En azından bir yetimhanede. Hepimizin, yalnız kalıp kederlenmek için özel anlara ihtiyacı olurdu. Bunu dile getirmeden vücut dilimizle ve tercihlerimizle birbirimize anlatabilirdik. Gerçi benim yalnızlığımın sebebi bir keder silsilesi değil, kalıcı bir yabanilikti. Diğer çocuklar ile olan ilişkim her zaman yüzeyseldi. Önceleri bunu tercihen yapmıyordum. Arkadaş edinmek için çabalarım olmadı değildi. Fakat biz yetimler, kendimizi bir arkadaşlığa açtığımızda, gözlerimizde o açlık ifadesi oluşurdu. Konuşulmaya, dinlemeye, anlaşılmaya dair bir açlık. Anne ve baba olmadan büyümek, hepimizde bir şeyleri eksik bırakmıştı. Bazı çocuklar, kendi ailelerini hatırlıyordu. Kimileri ölmüştü, kimileri ise onları besleyemedikleri için yetimhaneye terk etmişlerdi. Benim gözlemlediğim kadarıyla, ikisi arasında bir fark yoktu. Her iki çocuk türü, benzer bir yası tutardı. Öte yandan benim gibiler, yani buraya daha bebekken bırakılmış olanlar, adını bile koyamadığımız bir eksikliği çekerdik. Ne annemi ne de babamı hatırlıyordum. Geçmişim hakkında bildiğim tek şey, yetimhanenin bulunduğu kasaba olan Nehiryeli 'nden 3 gün uzaklıktaki küçük bir köyden gelmiş olduğumdu. Köy, adını 13 yıl önce patlayıp, tüm köyü alevlere boğan Yalnızdağ 'dan alıyordu. Beni yetimhaneye bırakan krallık devriyeleri, Yalnızdağ köyünden kurtulan başka kimsenin olmadığını söylemişti. Yangın, göğsümdeki dağlanmış yara izini açıklıyordu. Bazı geceler, köyüme dönüp orada beni bekleyen, özleyen birileri, herhangi birileri ile ilgili kavuşma hayalleri kuruyordum. Diğer geceler ise, kendime böyle hayaller kurmanın tehlikelerini anlatıyordum. Umut etmek, yerde unutulmuş bir çivi gibiydi. En umulmadık adımda gelip kanınızı dökmek için sinsice beklerdi.  Yumruk kadar ekmeğimi koparıp, tortu peynirimden bir parçayla beraber ağzıma attım. Pek besleyici bir öğün değildi ama peynir tazeydi. Tortu peynirini burada, yetimhanede kendimiz yapardık. Arka bahçedeki ahırlarda, yetimhanenin gurur kaynağı 2 süt ineğimiz vardı. Yetimler için bütün gün boş durmak söz konusu bile olamazdı. Hepimiz hayvanlarla ilgilenmek, temizlik, kasabadaki ayak işleri, tamirat gibi şeyler ile dönüşümlü olarak meşgul olurduk. Tortu peyniri için, yetimler sağılan sütlerden tereyağı ve kaymak ürettikten sonra, artan incelmiş sütü kullanırdı. Sütün asıl besleyici, yağlı kısımları satılmak için köyün pazarına gönderilirken, bizim için de kahvaltılık peynir çıkmış olurdu. Kazanılan para çok değildi, sanırım bu paralar ile mum, parşömen, odun gibi ıvır zıvır alınıyordu. Açıkçası yetimhanenin işleyişi ile ilgili tam bir bilgim yoktu. Bütün bu karmaşık parasal işlerle Kardeş Ruvan ilgileniyordu. Kendisi Sağır Ana 'nın bir rahibiydi. Kimsesizlerin ve aylakların tanrıçası. Kasabanın onca yetimini ve serserisini düşünecek olursan, oldukça yoğun bir tanrı olmalıydı. Yetimhanenin angarya işlerinden arta kalan zamanlarında, hemşireler ve Kardeş Ruvan, yemek salonunda dini eğitim de verirdi. Fakat eğitim bununla sınırlıydı. Okuma yazma, aritmetik, coğrafya gibi eğitimler asiller içindi. Bizim için tanrıların ve tapınakların adlarını bilmek, büyük dini törenleri, adetlerini öğrenmek kafiydi. Bu derslerden oldum olası sıkılmışımdır. Tanrılar gerçekten varsa bile, bu zamana kadar pek bir faydasını görmemiştim. Bütün o şenlikler, tanrılar için yapılan adaklar, yakılan mumlar... Eğer bir etkisi olduysa bile kesinlikle kuraklığa fayda etmemişti. Bu dersleri dinlemek yerine, herhangi bir angarya benim için yeğdi. Böyle düşünen başka bir yetime rastlamamıştım. Anlaşılan hepsi, popolarının üstüne oturup, kudretleri her yere erişen tanrıların masallarını dinlemeyi seviyordu. Göbek ile göz göze geldiğimiz düşüncelerim bölündü. Yanında Bahab ve Zukar ile oturuyordu. Muhteşem üçlü. Kızarıklığın tamamen geçtiği yüzü artık pişkince bir gülümseme barındırmıyordu. Gözleri düşmanca kısılsa da, göz temasını kesip yemeğine döndü. Zukar ya da Bahab hiç benim tarafıma bakmamıştı bile. Ara sıra, benden uzak durmaları gerektiğini hatırlatmam gerekiyordu. Sanırım görev başarıyla yerine getirilmişti. Yine de haklarını yememem lazım. Olayın ertesi sabahı Bayan Bitto 'dan bir temiz sopa yemelerine rağmen, adımı vermemişlerdi. Yetimler arasında bu tarz kutsal kurallar vardı. Mesela geceleri ağlayan bir çocuk duymazdan gelinirdi. Ya da ketumluk kati suretle uygulanırdı. Biz birbirimizi ele vermezdik. Yediğim dayaklara rağmen, ben de hiç birini satmamıştım. Bu pisliklerin bazı değerleri olduğunu bilmek güzeldi. Anlaşılan popoları da, tıpkı kızarıklar gibi iyileşmiş olacaktı ki, rahat rahat oturup yemeklerini yiyebiliyorlardı. Bugün yemeğimin ardından, kasabanın kuzeyindeki bir çiftliğe gidip koyun yünü almam gerekiyordu. Geçen ay, ikinci kattaki yatak odalarından birinde patlak veren pire krizi yüzünden, bütün yastık ve çarşaflar yakılmıştı. Hiç bitmeyen yaz mevsimi yüzünden, koyunların tüyleri seyrek seyrek ve yavaşça büyüyordu. Yetimhane, kırkılma için çiftçinin verdiği süreyi beklerken, zavallı çocuklar bir aydır, yastıksız olarak saman balyaların üzerinde yatıyorlardı. Sıcağın altında bir saatlik yürüyüşten sonra tamamlayacağım bu yolculuk için tek gönüllü olan ben olmuştum. Dönüşte büyük ihtimalle çiftçinin yünleri yükleyeceği at arabasını kullanacaktık. Sıcak benim için problem değildi. En ağır angaryaları yaparken dahi terlemezdim. Üstelik bir kaç gün önce yaşadığım maceradan sonra, yetimhaneden bir süre uzaklaşmayı dört gözle bekliyordum. Kasabanın dışında hiç bir yer görmemiştim. Öyle ki kasabayı bile sıklıkla ziyaret edemezdim. Nehiryeli 'nin hala hiç görmediğim, gitmediğim bir sürü yeri vardı. Yetimken, insanın başını alıp tembelce gezebilme şansı yoktu. Eğer kurallara uymazsak, dönebileceğimiz bir yatak ve sıcak yemek de olmazdı. En iyi ihtimalle Bayan Bitto bize hiç unutmayacağımız bir sorumluluk aşkı aşılardı. Kolayca biten kahvaltımın ardından, gitmeden önce Kardeş Ruvan 'ın giriş kattaki odasına uğramam gerekiyordu. Boşalan tabağımı elime alıp, salon kapısının sağ tarafında duran kirli variline bıraktım. Bu sabah bulaşık görevinde olanlar için küçük bir hediye daha. Aslında bulaşık görevi, diğer işlere kıyasla tercih edilen bir angaryaydı. Sıcak hava yüzünden, kimsenin bol sulu bir aktiviteye itirazı olmuyordu. Yemek salonunu terk edip, yetimhanenin güney cephesindeki Kardeş Ruvan 'ın ofisine doğru yol aldım. Odanın maun ağacından yapılma, kalın işlemesiz kapısını çaldım. "Gel" sesi ile buyur edilince, kalın pirinç kapı kolunu aşağı çekip odaya girdim. Güneş artık iyice yükselmesine rağmen, oda da yalnızca birazcık aralanmış olan perdelerin loşluğu vardı. Kraliyet rengindeki kırmızı perdeler, turuncu sabah güneşini iyice kızıla boyamışlardı. Bu odanın kokusu hiç değişmezdi. Eski mobilyaların ve kitapların o bayık aromalı kokusu. Kapı arkamda hala açıktı.  "Kardeş Ruvan" dedim sessizce, önünde bir parşömene bir şeyler karalamakta olan rahibe. Masası çeşit çeşit evraklar ve kitaplar ile dolu olmasına rağmen, düzensiz sayılmazdı. Kesinlikle hiç bir köşe tozlu değildi. Bu odayı yetimler temizlemezdi. Masanın hemen arkasında yer alan hatırı sayılır büyüklükte bir kütüphane olması garipti. Yetimhanedeki yüz kişiye yakın insan içinde bir kaçından fazlası okuma yazmayı bilmezdi. Bir insanın kaç kitaba ihtiyacı olurdu ki? Belki de bütün bu kitaplar türlü türlü tanrıların hikayelerini barındırıyordu. Bir rahibin başka türden bir kitaba ihtiyacı olduğunu hayal edemedim. On üç senedir tek bir kitap okumadan hayatta kalabilmiştim. O kadar da matah şeyler olamazdı.  Başını yaptığı işten kaldırıp, varlığımı dikkate alan Kardeş Ruven "Ah.. Evet Marver. Yün meselesi değil mi?" diye sordu.  "Evet efendim. Topal Mabel çiftliğine gidecektim." dedim. "Evet, evet, güzel. Dosdoğru kuzey patikasını takip edeceksin. Nehire en yakın olan çiftlik. Beyaz tahta bahçe kapısı olan. Iskalamazsın." dedi Kardeş Ruven ve aceleyle "Gitmişken bir tane de tiftik yayı ödünç almamız gerektiğini söylersin" diye ekledi. Anladığımı göstermek için kafa salladım ve benden aldığı dikkatini fırsat bilip kapıyı çıkarken ardım sıra çekip kapattım. Giriş katındaki ana kapıyı kullanarak ön bahçeye çıktım. Tıpkı mutfaktan çıkılan arka bahçe gibi, burası da bakımsızlık abidesiydi. Fakat en azından, kasaba patikasına açılan büyük demir kapısı paslı değildi. Senede bir sefa, yetimler tarafından parlatılırdı. Yetimhane Nehiryeli 'nin güney-doğusunda kalıyordu. Çiftliğe giden yol ise, tam olarak kuzeyinde. Kuzey patikasına çıkabilmek için önce kasaba meydanına inmem gerekiyordu. Belki köyün etrafını saran ormanlık içinden çok daha kestirme bir yol olabilirdi fakat en kısa yol her zaman bildiğiniz yoldu. En azından Bayan Vorsay öyle söylerdi. Hafif yokuş aşağı olan toprak patika yolu takip ettim. İki at arabasının yan yana geçerken olay çıkarmayacağı kadar geniş bir yol değildi. Toprak kuraklık nedeni ile tüm nemini kaybetmiş, çıplak ayaklarım tarafından sakince dövüldükçe toz kaldırıyordu. Çamurlu bir yoldan çok daha yeğdi. Nereye bastığını bildiğin sürece, çıplak ayak ile yürümenin bir keyfi vardı. Bir ayakkabı ile yürümenin hissiyatını bildiğimden değil, sadece bastığım yeri tenimde hissetmek hoşuma gidiyordu. Tembel adımlarla meydana doğru ilerledim. Ciğerimi ormandan gelen hafif esinti ile doldurdum. Kasabaya yaklaştıkça, patikanın her iki yanında da taştan binaların sayısı artmaya başlamıştı. Binaların çoğu gri renkli, yassı nehir taşlarından yapılmıştı. Kasabanın güneyini kesen nehir, nesiller boyu buranın halkına böyle inşaatı kolay malzemeler sağlamıştı. Bir kaç ev, bir kasap, fırın, terzi, bir kaç tüccar dükkanını ardımda bıraktıktan sonra meydana vardım. Meydan her gün, tezgah kuran esnafları barındırırdı. Kuraklıktan önce, nehir yolu ile kasabamıza bir çok tüccar teknesi ve yolcu geldiğini duymuştum. Kasaba meydanı o zamanlar çok daha kalabalık bir esnaf grubunu ve müşterisini ağırlıyormuş. Şimdi sadece kendi halkına ve komşu köylerden gelen tek tük insana hizmet veriyordu. Tezgahlara asılmış kurutulmuş balıklar, taze avlanmış küçük hayvanlar, deri, nakış iğneleri, iplikler, çakılar, baklalar, patates.. Çeşit çeşit eşya ve yiyecek. Daha önce dilediğimi alabileceğim, kendime ait param olmamıştı. Bunca şey içinde, param olsaydı da bir şey seçebileceğimi düşünemedim. Düşen Yıldız Hanı 'nın yanında başlayan patikaya doğru ilerleyerek, meydanın göreceli kalabalığını arkamda bıraktım. Kasabadaki insanların bazılarını yalnızca sima olarak tanıyordum. Bir yetim, toplumda adi bir hırsızdan yalnızca birazcık üstündü. İş güç bilmez, yetişkinliğe erişmemiş, pek insanın işine yaramayan kimselerdik. Tabi bu durum Aziz Walaro gününde seçilen taze çıraklar için hemen değişirdi. Anında kazandıkları yeni bir gelecek, toplum içerisindeki yerlerini hemen yükseltirdi. Benim ise toplumda yer kazanmak gibi bir beklentim kesinlikle yoktu.   Sınırlı örgürlüğümün tadını aylak adımlar ile yaptığım bir saatlik yürüyüş ile çıkardım. Bana söylenen beyaz bahçe kapısını gördüğümde, kuzeydeki ağaçlığın arkasından gelen cılız nehrin sesi duyuluyordu. Envayi çeşit kuş ve böcek sesi, sıcak havada suyun tadını çıkaran canlılığı haber veriyordu. Kasaba ile çiftlik arasındaki geniş araziyi, çiftlik hayvanlarından oluşan grupların tembelce otladığı devasa bir otlak doldurmuştu. Bahçe kapısındaki varlığımı sahiplerine duyuran kızıl renkli bir çoban köpeği tarafından karşılandım. Bir at arabasının rahatça geçebileceği büyüklükteki kapı ardına kadar açıktı. Gelişim beklendiği için tereddüt etmeden içeriye girdim. Çoban köpeği varlığımı sıkıcı bulduktan sonra yanımdan ayrılıp gizemli işlerine geri döndü. Avlunun hemen karşısında iki katlı, nehir taşından yapılmış çiftlik evi bulunmaktaydı. Evin ön tarafını kaplayan eski ahşaptan avluda, yarı yaşımda bir kız çocuğu büyükçe bir taş ile bir şeylere vurmaktaydı.  Yaklaşıp "Merhaba. Yünler için gelmiştim" dedim küçük kıza. Vurduğu şey bir tür büyük meyve çekirdeğiydi. Sert kabuğunu taşla kırdıktan sonra, içerisindeki yenebilir kısmı ağzına atıp bana baktı.Sanki dünyanın en aptalca şeyini söylemişim gibi bir bıkkınlıkla bir şey söylemeden parmağı ile çiftlik evinin yanındaki geniş ahırı gösterdi. Geniş ahırın kapısına vardığımda, her türden hayvanın sesi çitlerle ayrılmış iç bölmelerden yükseldi.  "Merhaba!" diye seslendim.   Ahırın en arkasındaki bölmeden biri çıkıp "Hey! Merhaba! Buraya gel evlat!" diyerek el işareti yaptı. Bu gördüğüm çiftçi olmalıydı. Elinde kırpma makası, ve kıyafetine tutunmuş beyaz koyun tüyleri ile yaptığı işe geri döndü. Çalıştığı geniş bölmenin önüne geldiğimde, içeride yarısı kırpılmış onlarca koyun gördüm. Çiftçi, önünde itiraz etmeden kalan yarısının da kırpılmasını bekleyen koyuna girişmişti bile. Koyunlar bile sıcaktan kurtulmaya hevesliydiler.  "Yetimhaneden geliyorum. Yün için..." dedim.  "Tahmin etmiştim evlat. İşimin bitmesine bir kaç saat daha var. Sabah bir öküzüm çitlerden ka.." derken konuşmasını bir öksürük kesti. "Hem konuşup, hem yün kırpmak zor iştir. Adın ne evlat?" diye devam etti. "Marver" dedim koyunun yünlerini derisinin hemen üstünden makasla hızla kesen becerikli ellerine bakarak. "Pekala Marver. Benim adım Perre Mabel. Neden ben işimi bitirene kadar eve uğramıyorsun. İki saat burada kalıp benimle yün yutmana gerek yok. Eminim Bayan Mabel sana soğuk bir şeyler ikram edebilir" dedi Perre. Susamamıştım. Eğer Bayan Mabel 'de küçük kızı gibiyse, eşliğine pek hevesli değildim.  "Belki biraz etrafı dolaşırım. İki saat sonra burada olurum. Ah.. Bir de... Kardeş Ruvan sizden bir tiftik yayı ödünç alıp alamayacağımızı sordu" dedim. Koyunun derisini germek için kullandığı elini kaldırıp, çıplak kolunun ön yüzüyle suratındaki teri sildi. "Tabi, tabi, sorun değil. Döndüğünde yünler ve yay hazır olur" deyip işine geri döndü. Girdiğim açık beyaz çiftlik kapısından çıkıp, kendimi nehir sesine doğru sakince yürürken buldum. Patikanın toprak zeminin yerini çimler aldı. Uzun gövdeli ardıç ve sedir ağaçlarını geçtikçe, ayağım pütürlü ve hafif nemli orman zeminini hissetmişti. Nehir florası hala kuraklığa direniyordu. Az ilerimde çıkıntısız kayalardan oluşan bir yığın orman ile nehiri ayırıyordu. Topraktan çıkıntı yapmış bir kayanın üstüne zıplayıp önümdeki manzaraya baktım. Yarım boy aşağıda dar bir akarsu ağzı vardı. Su tembelce ve sığ olarak akıyordu. Ayak bileklerimin boyunu geçmezdi. Eh buraya nehir demeye bin şahit isterdi. Küçük bir çay gibi akan su berrak ve güneş ışığında parıl parıldı. Dizlerimi kırıp, eğildim. Sol elimi durduğum kayanın yerine koyup, hemen altımdaki, nehirden çıkıntı yapmış, yüzeyi düz ve yosunsuz geniş bir kayanın üstüne bıraktım kendimi.  Kayanın yüzeyi güneşten ısınmıştı. Üzerine oturup tozlu ayaklarımı suya soktum. Biraz eğilip avuçlarıma doldurduğum suyu yüzüme çarptım. Sırtımı üzerinden atladığım kayaya dayayıp gölgesine sığındım ve gözlerimi kapadım. Kendimi hala geceki maceram yüzünden uykusuz hissediyordum. Makası bırakmak için saatlerce gözcülük yapıp, aşçının arka bahçeye çıkmasını beklemiştim. Sudaki ayaklarımdan bedenime yayılan ferahlığın dinlendirici ve gevşetici bir tarafı vardı. Buna nehrin sesi de eklendiğinde, keşişler gibi kendi içimde bir yolculuğa çıkıp ermeye çalışmak işten bile değildi.  Kulaklarıma ısrarlı bir hışırdanma sesi geldiğinde göz kapaklarımı açtım, fakat kaya kadar hareketsiz kalmayı sürdürdüm. Ses bir kaç adım mesafedeki karşı kıyıdan geliyordu. Hışırtı tekrarlandı. Kaynağını bulmam zor olmamıştı. Bu çalıların arasında hoplayarak nehre doğru ilerleyen bir orman tavşanıydı. Grili beyazlı kırçıllı bir kürkü vardı. Sıcak yaz sabahında su içmeye gelmiş olmalıydı. Üstelik oldukça tombuldu da. Daha önce hiç tavşan avlamamıştım. Daha doğrusu daha önce ne avlanmış, ne de tavşan eti yemiştim. Et pahalı bir yiyecekti. Bazı dini günlerde, yetimhane en kalitesiz sığır etlerinden pay alır, bu da bir iki gün boyunca etli fasulye ya da nohut olarak karşımıza konardı. Tavşan beni fark etmemiş görünüyordu. Kıpırtısızlığımı korudum. Nehrin kıyısına doğru hoplayıp, eğilip su içmeye başlı. Fakat kulakları herhangi bir tehditi tespit etmek için dimdik duruyordu. Hızlıca onu yakalayıp yakalayamacağımı düşündüm. Amacım onu öldürmek değildi. Böyle bir iş için ne silahım ne de amacım vardı. Tavşanı temizleyip pişirecek beceriye de sahip değildim. Yine de kendimi test etmek için büyük bir arzu duydum. Aziz Walaro günü yaklaşıyordu. Eğer bir zanaatkar tarafından seçilemezsem, kendi yemeğimi yakalamak gibi bir sürü yeni yeteneğe ihtiyacım olacaktı. Berduş bir hayat tahmin edildiğinden zordu. Aramızda 10 metreden fazla yoktu. Ellerim kucağımda birleşik duruyordu. Sol elimi ayırıp, bir kedi kadar sessizce hareket ederek arkama götürdüm. Eğer o tavşanı yakalamak istiyorsam, en büyük dezavantajım ilk kalkışımdı. Oturur haldeydim ve normal koşullarda ben doğrulana kadar o çok tehlikeyi fark etmiş, ormanın içerisine doğru koşmaya başlamış olurdu. Hayır yapmam gereken şey, çok daha hızlı bir başlangıçtı. Elim kalkışımı desteklemek için kayadan destek almaya hazırdı. Bir tavşanın uzun süre su içmeyeceğini tahmin ediyordum. Zamanım azdı. Asıl sorun hala suyun içinde olan ayaklarımdı. Onları çıkarırken ister istemez ses yapacaktım. Gözlerim nehrin yüzeyindeki taşları taradı, ve karşı kıyıya geçmek için kullanacaklarımı tespit etti. Orman tavşanı suya doymuş, ve başını kaldırıyordu. Tek bir hamlede sol ayağımı suyun içinden çekip oturduğum taşın köşesine dayadım, sırtımdaki kayada olan sol ilimle vücudumu hem havaya hemde ileri gidecek şekilde destekledim, bedenim yeterince doğrulduğunda, ileri doğru olan ivmemi akıcı bir hareketle sol ayağımdan aldığım kuvvetle arttırdım. Adete bir ok gibi fırlamıştım. Tavşan yoktan var olan hamlemi adeta sezmiş, gerisin geriye dönüp orman içine kaçmak için harekete geçiyordu. Nehrin üzerindeki küçük bir taştan, diğerinin üzerine atladım. Suya basmak hem beni yavaşlatır, hem de çakıllı tabanı bileğimi incitmeme sebep olabilirdi. Üçüncü adımımda karşı kıyıdaydım. Tavşan su içmek için çıktığı kısa çalı tomarının altına girmişti. Orman zemininde hızımı arttırıp tekrar zıpladım. Havadayken ayaklarımı çekebildiğim kadar karnıma çekip çalıların üzerinden atladım. Kanım kaynıyordu. Yüreğimin ağzımın içinde attığını hissediyordum. Daha yere düşmeden gözlerim az ilerimde koşan tavşanı görüp pür dikkat odaklanmıştı. Yere düştüm ve hız kaybetmeden peşinden koşmaya devam ettim. Hoplayarak ilerleyen besili tavşan içgüdüsel olarak hızımı kırmaya çalıştı. Göz ucuyla bedeninin sola doğru açılandığını gördüm. Zigzaglar çizerek kaçmayı deneyecekti. Tavşan aniden sola doğru hareket ederek hilesini yaptı. Fakat o daha hamlesini yapmadan gördüğüm için bedenim hazırlıklıydı. Sağ ayağımdan kuvvet alarak ben de kendimi sola attım. Daha önce bu kadar hızlı koştuğumu hatırlamıyordum. Bedenim yepyeni keşfettiğim bir coşku ile oynuyordu bu oyunu. Aramızdaki mesafe açılmadı. Fakat tam önümüze çıkan yaşlı bir ardıç ağacının altında büyükçe bir kavuk vardı. Tavşan yuvasına, bu kovuğun güvenliğine koşuyordu. Kahretsindi. Oraya varmadan koşarak tavşanı yakalamam mümkün değildi. Fakat bu yarışı kaybetmeyi reddediyordum. Tavşan tam kovuğun girişine ulaşmışken, bedenim benim fikrimi almadan kendisini havaya fırlattı. Balıklama orman zeminine doğru dalıyordum. Hayır, daha doğrusu, sığmamın mümkün olmadığı kovuğa doğru. Sağ elimi yapabildiğim kadarıyla önüme uzatıp, göz ucuyla hala takip ettiğim tavşanı hedefledim. Yavaşlatılmış halde geçen bir anın ardından göğüsüm orman zemini dile buluştu. Ciğerimdeki tüm hava boşaldı. Düşmüştüm. Kalbim hala deli gibi atıyordu. Orman zemininde yüz üstü yatıyordum ve tek hareketlilik kalbimden gelmiyordu. Dirseğime kadar kovuğun için girmiş elimde, tavşanın bacağını tutuyordum. Sol elimle yerden destek alıp dizlerimin üstüne doğruldum. Sıkıca tuttuğum bacağından tombul tavşanı kovuktan çıkardım. Tüyleri yumuşacıktı. Bana direnmiyordu. Dikkatlice kulaklarından tuttum ve yüzümde derin bir gülümseme ile"Ben kazandım!" diyerek tavşana müsabakamızın sonucunu anons ettim. İçim coşku ve tatminlik ile doluydu. "Ne kazandığını bilemem ama, bu kadar ses yaparsanız ikiniz de bir boz ayıya yem olursunuz" dedi birisi arkamdan.  Kimsenin ayak sesini duymamıştım. Fakat arkama döndüğümde işte karşımdaydı. Koyu yeşil bir ceket üzerine deri koşumları olan, aynı renkteki bir pantolonla ve deri çizmeleri ile karşımda bir adam duruyordu. Omuzunda asılı bir yay ve koşuma bağlı sadakta ise oklar vardı. Belindeki kemerde büyükçe bir bıçak görünüyordu. Şaşkınlıktan az daha tavşanı elimden kaçırıyordum. "Eee. Ne kazandın bakalım?" diye sordu. Utanmıştım. "Ben, şey.. Tavşanla yarışıyorduk da..." deyi verdim sıkkınca. Huzursuzluğumu elimde debelenen tavşan da paylaştı. "Yarışmak mı? İnsan bir tavşanla niye yarışır? Umarım onu bırakmayı düşünüyorsundur çocuk. Krallık kaçak avcılara pek kibar davranmaz." dedi. Sesinde bir tehdit yoktu. Sakince bir iki adım atıp, çömeldiğim yerin karşısındaki bir taşın üstüne oturdu. Kemerine asılı bir matarı çıkarıp yudumladı. Elimdeki tavşanı aceleyle bırakıp "Ah.. Kesinlikle hayır efendim. Ben sadece biraz zaman geçiriyordum. Az ilerdeki Topal Mabel çiftliğine yün almak için yetimhaneden gelmiştim. Ben sadece..." diye hızlıca açıklamaya giriştim. Tavşan çoktan ormanın içinde kaybolmuştu. "Sakin ol çocuk. Nehrin yukarısında matarımı doldururken sizin şu küçük yarışınızı seyretme fırsatım oldu. Gelip sonucunu görmek istedim. Adın ne bakalım?" diye sordu adam. "Adım Marver" dedim.  "Yanmış olan... İlginç bir adın var Marver. Eh sanırım boş zamanlarında tavşanlarla yarışan bir çocuk için o kadar ilginç değil" diyerek gülümsedi ve "Kaç yaşındasın bakalım?". "Geçen ay on üç yaşıma girdim" dedim. "Yaşına göre biraz cılızsın ama hızına diyecek bir şey yok, çocuk. Biran önce derede boynunu bir güzel yıka. Öyle çizikleri temizlemeden bırakmamalısın" diyerek elindeki matarı ile gelişi güzel boynumu gösterdi. Kovalamacanın heyecanından bir şey hissetmemiştim. Elimi boynuma götürdüğümde yere düştüğümde çizdiğim, ve biraz kan sızdıran yaramı fark ettim. Bir parmak boyunda, sadece bir çizikti. Fakat ondan kötüsü, eski tuniğimin ön kısmını da biraz yırtmıştım.  "Sorun değil, sadece küçük bir çizik. Teşekkür ederim bayım" dedim.   Adamı arkamda bırakıp, gerisin geri nehre doğru ilerledim.  Kıyıya vardığımda çömelip boynumu, ve toz toprak toplamış kısa saçlarımı yıkadım. Canım acımıyordu. Koşturmacanın ardından içim hala garip bir mutlulukta doluydu. Doğrulup güneşe baktım, iyice tepeye çıkmıştı. Çiftliğe dönmeye karar verdim. Beyaz kapıya vardığımda çiftçi çoktan 4 çuval yünü arabaya yüklemiş, büyük bir testiyi diğerlerinin yanına yerleştiriyordu.  Beni görünce "Demek döndün delikanlı. Güzel zamanlama. İşim tam... Hey sen iyi misin? Boynun kızarmış.." diye sordu. "İyiyim, iyiyim. Nehre inerken ayağım takıldı da... Ama bir şeyim yok" diye yanıtladım. Bir tavşanla yarıştığımı itiraf edecek değildim. "O yosunlu küçük taşlar tam birer bilek kıran evlat. Nehir kenarında dikkatli olmalısın. Şanslısın ki sular çok uzun zamandır bir insanı boğacak kadar derin değil. Atla bakalım da yola çıkalım" dedi. Tek atın çektiği yük arabasına kendimi çekerek çıktım. Bir yün çuvalının üstüne oturdum.  "Şey, Bay Mabel... Acaba tiftik yayını da aldık mı?" diye sordum. Seri adımlarla arabanın önüne, sürücü oturağına ilerileyen çiftçi "Evet.. Evet.. Unutmadım merak etme. Yünlerin hemen arkasında." dedi. Çiftliğin ismine rağmen Bay Mabel topal filan değildi. Orta yaşlı adamı bıraksan tavşanla olan yarışımıza katılırdı. Yürüyüşünü izlediğimi gören adam gülümsedi. Bir utanç refleksi ile gözlerimi kaçırmıştım. Böyle şeylere gereğinden fazla dikkat etmek çok kaba bir davranıştı. Bazı yetimlerin bedenlerinde bu tarz aksaklıkları olurdu. Sözsüz bir kural gereği, bu konuda onların canını sıkmamaya gayret gösterirdik. Hayat yetimhanede yeteri kadar kederliydi.  Çiftlikten ayrılıp yola koyulduğumuzda "Çiftlik adını babamdan alıyor evlat. Benimle ilgisi yok. Böyle yerlerde bir defa lakap kazandın mı, yedi sülalen onunla anılır. Kötü bir tane kazanmamaya bak" diye sohbet etti benimle.  "Denerim..." dedim.  Öylesine konuşulmaya pek alışkın değildim. Yetimhane görevlileri yalnızca ders vermek için ya da görevleri bildirmek için yetimlerle konuşurdu. Eh.. Hiç arkadaşım olmadığını düşünecek olursam, böyle havadan sudan sohbetler uzmanlık alanım değildi. Bu yolculuk sıcağa ve beklenmedik sohbetlere değmişti. Biraz özgürlük, biraz kovalamaca... Nihayet uykusuzluğum ve yumuşak yünlerin birleşimi galip geldi. Kendimi beşik gibi sallanan arabanın ritmine bırakarak gözlerimi kısa bir uykuya kapattım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD