Dün gece hiç birimizin uyuyabildiğini sanmıyordum. Yatakhane bütün gece huzursuzca yatak tekmelemeleri, oflayıp poflamalar senfonisiydi. Bütün yetimler gibi sabahı zor etmiştim. Henüz on üç yaşına basmamış yetimler için de çok sıra dışı ve heyecanlı bir gündü bugün. Aziz Walaro günü... Zanaatkarların tanırısı olan Aziz Walaro 'un ismiyle anılan kutsal gün, Dirastya ülkesinin her bir yanında kutlanırdı. Aziz Walaro tapınakları, maddi imkanları ve nüfusu en geniş olanlar içerisindeydi. Maddi desteğini direkt olarak Dirastya meslek loncalarından alırdı. Zanaatkarların ödediği yıllık vergilerin belirli bir bölümü, lonca aidatlarına sayılır, bu para da tapınakların hizmetine sunulurdu. Kasabam dahil, tüm ülkedeki zanaatkarlar, bu vergilere ve lonca üyeliğine zorunluydular. Ekmeğin her fırında aynı fiyata satılmasından, çırak alıp yetiştirilmesi, mesleklerin ölmemesi, sırlarının korunması, savaş zamanında krallığa hizmet sunma gibi bir çok şey yapardı loncalar. Haliyle krallık üzerindeki nüfuslarının oldukça fazla olduğunu söylerdi Kardeş Ruvan. Son bir haftadır, kasabaya ayak işlerine gönderilmiş çocuklar döndüklerinde, kasabada yaşanan hareketliliklerden bahsetmişlerdi. Yemek sırasında, yatma saatinden önceki konuşmalarda ki tüm konu Aziz Walaro Günü 'ydü. Ben kendim gidip görememiştim fakat anlaşılan kasabaya, bütün çevre köylerden akın akın zanaatkarlar ve aileleri gelmişti. Bunun yanında şenliğe katılmak için köy halkları kendi çocuklarını da getirmişti. Çünkü esnaflardan bazıları - çırakları yanlarından ayrılmış olanlar, ikinci bir tane isteyenler - kasabanın çocuklarına değer biçeceklerdi. Bir çırak, zanaatkarlık işletmesinin bel kemiğiydi. Çoğusu, çalışması karşılığı hiç para almazdı. Bunun yerine yaptığı zanaatın inceliklerini öğrenir, bir meslek sahibi olurdu. Senelerce süren hizmet ve eğitimin ardından ise meslek loncasına katılır, o mesleğin saygın bir neferi olurdu. Eh bir çırağın pek bir masrafı da olmazdı. Ustası ona kalacak yer ve yemek sağlardı. Bir usta olana kadarsa loncaya vergi ödemesi de gerekmezdi. Tabi, her çocuk bu kadar şanslı olamıyordu. Kasabadaki ve çevre köylerden gelenler ciddi bir kalabalık oluştururdu. Yetimler de bu kalabalığın içerisinde yer alırdı. Çocuk kalabalığına karşın, çırak almak isteyen zanaatkarların sayısı çok daha az olurdu. Geriye kalan çocuklar için hala bir kaç seçenek vardı elbette. Örneğin bir tapınağa katılarak rahip ya da keşiş olmayı deneyebilirdiniz. Berduş olarak, günü birlik angaryalarda çalışabilirdiniz. Eğer bir aile çiftliğiniz varsa, ya da sizi yanına almak isteyen bir tanıdığınız, toprakla uğraşmayı, hayvancılığı hatta çobanlığı öğrenebilirdiniz. Sesiniz güzelse, bir hancı size müzisyen olarak iş verebilirdi. Hayat seçimler ile doluydu. Fakat hiç birisi bir zanaatçı çıraklığı kadar sükseli değildi. İşinizi yaptığınız sürece, bir zaanatçı olarak her zaman para kazanabilirdiniz. Üstelik arkanızda loncanız olurdu. Size dükkan yeri bulmada, uygun bağlantılar edinmede her zaman yardımcı olurlardı.
Ne olmak istediğimle ilgili düşünmek için senelerim olmuştu fakat bir karar verememiştim. Seçme şansım olduğundan değil. Bir yetimin geceleri, geçmiş ve bugünden kaçmak adına geleceğe sığınan düşüncelerle geçerdi. Kendimi bir fırıncı olarak hayal edemiyordum. Marver 'in Fırını... Hayır, eğer seçme şansım olsa bir fırıncı olmazdım. Belki bir demirci ya da çiftçi. Tüccar olmak için fazla yabaniydim. Hiç bir katip ya da simyacı beni çırak olarak almazdı. Bu tarz işlerde saygın aileleri olan çocuklar çalışırdı. Bazı eski kitaplar ve simya malzemelerinin servet ettiğini duymuştum. Eh.. Böyle bir yerde güvenilir bir ailenin garantisini istemelerine şaşmıyordum. Kendimle ilgili bildiğim bir şey varsa, angaryalara aldırmadığım ve seyahat etmeyi sevdiğimdi. Tabi bu sevgi, oldukça kısa mesafelerde test edilmişti. Zira kasabanın sınırlarından hiç çıkmamıştım. Ne daha önce ata binmiştim, ne de yollar hakkında bir fikrim vardı. Yapılması gereken şeyin kendimi öğlene kadar sakin tutup, seçim zamanı da şansıma razı gelmek olduğunu biliyordum. Fakat sakin kalmak bugün hiç birimiz için mümkün değildi. Henüz gün tam ağarmamıştı bile. Yatağın içerisinde doğrulmuştum. Bütün yatakhane sessizdi. Göbek bile hiç bir çocuğa sataşmadan sessizce kahvaltı zilini duymayı bekliyordu. Kahvaltı zilinden önce ortada gezinirken yakalanmak size en azından bir söğüt dalı ıslığı kazandırırdı. Kahvaltıdan sonra, halk kasabadaki Walaro tapınağında dua etmek ve adaklar adamak için toplanacaktı. Bunu ilahiler takip edecekti. Sıcaklığın her sene artmasıyla, halk tanrıları memnun etmek için her sene daha gayretle çalışıyordu. Biz bu tapınak seremonisine katılmazdık. Yaşı tutsun ya da tutmasın, bugün hiç bir yetim için angarya yoktu. Hepimiz bahçedeki kuyudan su çekip elimizden geldiğince temizlenecektik. Saçları uzayanların saçları kesilecek, tırnaklar temizlenecek, üstümüze başımıza çeki düzen verecektik. Yetimhaneden geldiğimiz gerçeğini değiştiremesek bile, en azından kendimizi sefil göstermekten kurtulabilirdik. Bugün çoğu şey nasıl göründüğümüz ile alakalıydı. Tabi sadece kişisel hijyen ve kıyafetlerden bahsetmiyorum. Gerçi hiç bir fırıncının, tırnaklarının altı simsiyah, saçları yağ içerisinde birini çırak alacağını sanmıyordum. Görünüş derken, boyumuz posumuz, ne kadar güven verdiğimiz, ne kadar cesur ya da zeki olduğumuz gibi şeyler de dahildi. Her usta farklı bir şey arardı. Açıkçası kimin ne aradığı ile ilgili bir fikrim yoktu. Berbat bir oyuncuydum. Tabi bir patates çuvalını oynadığım anlar dışında. Fakat bu yeteneğimin bugün işe yarayacağından şüpheliydim. Nihayet kahvaltı zili çaldığında, müstakil yataklarda oturup bekleyen çocuklar ayağa fırladı. Az sonra elinde salladığı zil ile odaya giren Bayan Vorsay, herkesin uyandığın emin olmak için bir kaç kez daha zilini salladı. Çocuklar çoktan yataklarını toplamaya başlamışlardı. Karnımda gergin bir sancı ve heyecan hissettim. Uzun zamandır beklediğim gün gelip çatmıştı.
Ranzanın basamaklarına basarak topladığım yatağın ardından, kahvaltıya inen kabalığın arkasındaki yerimi aldım. O yatağı son defa toplamıştım. Öyle ya da böyle, yetimhane artık burada kalmama izin vermeyecekti. Bir ranzanın kendimi güvende hissettiren üst katını elde edebilmek için 12 sene beklemiştim ve şimdi ona çarşafı düzeltirken sessizce veda etmem gerekmişti. Basamaklardan yere atladığımda Sidikli ile göz göze geldik. İkimizde içine kapanık çocuklardık. Son defa ranza arkadaşlığı yaptığımızı farkındaydık. Yaşı benden küçük olduğu için henüz onun zamanı gelmemişti. Günaydınlaşmıştık ve bana baş sallamasıyla sözsüz bir yüreklendirme bahşetmişti. Ben de aynen cevap vermiştim. Yemek salonuna vardığımda, masaların yarısının şimdiden dolduğunu gördüm. Uzun yemek sırasına girip, sabah kahvaltımı aldım. Top ekmek ve tortu peyniri. Acaba bu öğünü özler miydim? Sabah güneşinin ilk ışıkları ile aydınlanmış her zamanki yerime oturdum. Gerginlik ve heyecan yüzünden iştahım yoktu. Fakat bir sonraki yemeğimin kesinliği artık ortadan kalkmıştı. O yüzden kendimi yemeğe zorladım. Bizden küçük çocuklar için bugün salt neşeden oluşuyordu. Angaryasız bir gün. Üstelik hepsi de bizimle kasabaya geleceklerdi. Bir gün, seçilenlerden olmanın hayalini kurabilsinler diye, her sene küçükler de bu etkinliğe izleyici olarak katılırlardı. Ben de her sene katılmıştım. O zamanlar, şu anda olduğumdan çok daha keyifli bir halde olduğum kesindi. Bir gün için kaldırabileceğimi düşündüğümden çok daha fazla değişiklik olacaktı hayatımda. Eğer seçilmezsem ne yapacağım ile ilgili bir fikrim yoktu. Kasaba içerisinde çalışabileceğim çiftlik sayısı azdı. Kasabalar genellikle esnaflığın merkezi olurdu. Angaryalardan gocunmadığım için rahatlıkla bir çiftlik hayatına uyum sağlayabilirdim. Oduncu ya da hamal da olabilirdim. Seçimin ardından köyde iş bulup bulamayacağıma bakmaya karar verdim. Eğer bir şeyler bulamazsam, Aziz Walaro günü için çevre köylerden gelenler ile konuşup, belki birilerinin peşine takılırdım. En az on farklı köyden insan gelmişti. Bir yerlerde birilerinin işine yarardım. Kafamı, henüz erken olan planlara gömmemek için etrafıma bakındım. Anlaşılan iştahı olmayan tek çocuk ben değildim. Coşkulu ve gürültücü kalabalığın içerisinde yer yer, lokmalarını sessizlik içerisinde ve ağırca ağızlarına götürenler de vardı. Kahvaltımın sonuna yaklaştığımda, salonun girişinde Kardeş Ruvan ve Bayan Bitto görüntü. İkili servis masasının önünden geçip, yemek masalarını ortalayana kadar yürüdüler. Bayan Bitto, demirbaşı olan söğüt sopayı en yakınlarındaki masaya vurunca kalabalık acele bir sessizliğe kavuştu. Sopanın indiği masada bir çocuk yerinden sıçramıştı. Dikkat çekmemeye çalışarak sakince yerine oturdu. İşte geride bırakmakta hiç sorun yaşamayacağım bir şey. Lanet söğüt ıslığı.
"Sessizlik çocuklar..." diye lafa girdi Kardeş Ruvan. "Bildiğiniz gibi bugün Aziz Walaro günü. Hepimiz için oldukça kutsal ve önemli bir gün. Aziz Walaro 'ya, On-ikilerin en becerikli ellerine şükürler olsun!"
Çocuk grubu edilen duayı hep bir ağızdan tekrarladı. "Aziz Walaro 'ya, On-ikilerin en becerikli ellerine şükürler olsun!"
Kardeş Ruvan elinde tuttuğu bir parşömeni kontrol ederek devam etti. "Bugün aranızdan on altı arkadaşınız artık çocukluk günlerini geride bırakarak yeni hayatlarına başlayacaklar. Nehiryeli Yetimhanesi olarak hepsine, onurlu ve mutlu bir hayatlar dileriz. Umarız kendileri, mesleklerini eline aldığında, bağışlarını yetimhanelerden esirgemeyecek kadar erdemli birer insan olurlar. Diğerlerinize gelince, kasabayken hiç biriniz hemşirelerin yanından ayrılmayacaklar. Ne bizi ne de kendinizi utandıracak şeyler yapmaktan sakının. Öğlen çalacak zil ile birlikte hepinizi ön bahçede bekliyor olacağız" dedi.
İkili konuşmanın ardından yemek salonunu birlikte terk etti. Son lokmalarımı ağzıma atıp, fazla vakit kaybetmeden su kuyusuna varmak için ayaklandım. Çıkarken boş tabağımı kirli fıçısına atıp bahçeye doğru yöneldim. Anlaşılan böyle düşünen tek kişi değildim ki daha şimdiden hatırı sayılır bir kalabalık kuyu başında sırada beklemekteydi. Kızlı erkekli grubumuz, kasabaya temiz çıkmak için bir telaş içerisindeydi. Oğlanlar için temizlik hızlı bir işte, şöyle bir ellerimizi, yüzümüzü yıkadıktan sonra, birazda saçlarımıza su döktük mü, sonraki haftaya kadar 'misler gibi' olurduk. Fakat kızlar bu bekleme işini hiç kolay hale getirmeyeceklerdi. Bir saate yakın bir zaman sonra sıra bana geldi ve üstümdeki kaba kiri attım. Bahçenin sağ cenahındaki saç kesilme kuyruğuna baktım. Bayan Vorsay elinde bir makas ile hızlıca oğlanların saçlarını biçiyordu. Elimi saçlarımın arasında gezdirdim. Uzun sayılmazlardı. Kendimi yeni bir kuyruktan bağışlamaya karar verdim. Kasabaya gitmek için hala bir kaç saatim vardı. Üstümdeki tunik, nehir kenarındaki düşüşüm ile yakasından yırtılmıştı ve temizliğe rağmen bana hırpani bir görüntü veriyordu. Eh bunun için o anda yapabileceğim bir şey yoktu. Kendime oyalanacak bir şeyler arasam da bulamadım. Yapmak istediğim en son şey, kara kara düşünüp, değiştiremeyeceğim olasılıklar üzerine kendimi daha fazla germekti. Tembel adımlarla, su kuyusundan yetimhane binasının gölgelerine doğru ilerledim. Bahçenin iç patikasını bakımsız bahçeden ayıran taşlardan birinin üzerine oturup, bahçede heyecanla koşturan çocukları izledim. Bir kaç dakika sonra, ıslak buğday rengi sarı saçlarından sular damlatarak Bixy geldi. Yaşıtım olan kız ile daha önce konuşmuşluğum vardı. Özellikle ahırdaki angaryalarımızda çokça birlikte çalışmıştık ve o anlarda oldukça konuşkan birisi haline gelmişti.
"Selam" dedi, kürek kemiğine kadar uzanan saçlarını bir çamaşar gibi sıkıp, suyunu çıkarırken. Dolgun yanakları, ince, biçimli dudakları ve büyük ela gözleri ile hoş bir kızdı. Benden yalnızca bir kaç parmak kısaydı.
"Selam. Heyecanlı mısın?" diye sordum, gözümü ondan ayırıp koşturan kalabalığı inceleyerek.
"Hiçte değilim" dedi gülümseyerek. "Bugün benim için o kadar sürprizli değil"
Kız da tıpkı benim gibi yetimhanedeki son gününü yaşıyordu. Fakat benimle aynı kaygıları taşımaktan muaf görünüyordu. "Bilmediğim ne biliyorsun Bixy?" diye sordum.
"Örneğin hangi işte çalışacağımı" diye cevapladı.
Aslında daha önce kızların seçimleri ile ilgili düşünmemiştim. Onların talihleri oğlanlardan daha az olurdu. Güç gerektiren işler için hiç seçilmezlerdi. Genellikle uygun bir kısmet çıkana kadar bir çiftlikte ya da düşük sınıflı bir soylunun, toprak ağasının evinde hizmetli olurlardı. "Öyle mi? Geleceği görebildiğini bilmiyordum" dedim huysuzca.
"Bilmediğin çok şey var Marver" diyerek gülümsemesini korudu. "Son altı aydır kasabaya her gidişimde Düşen Yıldız Hanı 'na uğruyordum. Bayan Witson ile çoktan konuşup, şenlikten sonra beni işe almasına ikna ettim bile"
"Aha! Senin adına çok sevindim Bixy. Orası güzel ve bir han. Kavgası gürültüsü pek olmaz. Bayan Witson hanın sahibi mi?" diye sordum
"Evet. Yani sahibinin karısı. Yemekleri o pişiriyor. Geçen sene kızlarından birisi evlenip kasabayı terk etmiş. Onu çok çalışacağıma ikna ettim. Hem bana haftalık vermeyi bile kabul etti. Çok bir şey değil ama.."
"Bu harika. Harcamak için kendi paran ha... " dedim ve yüzüne bakıp gülümsemesine içten bir karşılık verdim.
Onun adına gerçekten sevinmiştim. Kendimin de bu kadar şanslı olmasını dilerken, karnımdaki endişe sancısı ile gülüşüm erken soldu. Bir an sonra gözlerim çıplak ayaklarıma düşmüştü.
"Hey.. Merak etme, senin çok güzel bir yere gideceğimden şüphem yok" dedi.
"Nasıl biliyorsun?" diye sordum
"Ben bilirim. Ayak işlerine şikayet etmeden koşuyorsun. Ellerin becerikli. İşini bilen bir usta çalışkan bi' çırağı anında fark eder" diyerek bir moral konuşması yaptı.
"Eh.. Sanırım şu anda en iyisini ummaktan başka çarem yok" dedim.
"Umarım kasabadan biri olur. Böylelikle daha çok vakit geçiririz" dedi Bixy giderek azalan bir ses ile.
Kız utanmış mıydı?
"Ben aslında başka köylerde ki, kasabalar ya da şehirlerdeki hayatı merak ediyorum. Görülecek çok şey var. Bu dört duvar arasında çok zaman geçirdik" diye dürüstçe konuştum.
"Yaa.." dedi tatsızca. "Bak, madem bugün burayla işimiz bitecek, o zaman açık konuşacağım. Sana olan ilgimi biliyorsun değil mi?" diye sordu yüzüme bakarak.
Şaşırmıştım. Bixy ile konuşmalarımız her zaman sınırlı olmuştu. Bana karşı nazik olduğunu bilsem de, özel bir ilgisi olduğunu anlamamıştım. Söyleyeceklerimi düşünürken "Ben... Yani, biz bazen konuşuyorduk ve..." diye gevelemeye başladım.
"Nasıl yani? Süt sağma işi ne zaman sana gelse, büyülü bir şekilde angarya eşin olmamı fark etmedin mi?" diyerek çıkıştı.
"Ben çyle denk geldiğini düşünmüştüm" dedim kafam karışık halde. Ne söylemem gerektiğine dair en ufak bir fikrim bile yoktu. İhtiyacım olan son şey, bana iyi davranan tek tük insanı gider ayak kızdırmaktı.
Bixy 'nin ise konuyu kapatmak gibi bir niyeti yoktu. "Seninle beraber göreve verilen her kimse bulup, işlerimizi değiştirdim. Hem de tam bir yıl boyunca! İyiliğe karşılık fazladan yaptığım angaryalar da cabası! Bak.. Benimle ilgilenmediğini farkındayım ama en azından benimkini anlamışsındır diye düşünüyordum. Oğlanlar gerçekten de aptallar" dedi ve dönüp gitmek için hareketlendi.
Hemen ayağa kalkıp bir refleks ile kolundan tuttum. "Hey, bekle. Bak... Haklısın... Yani aptal olmam konusunda. Ben... Bana olan ilgini göremedim. Bilmiyorum. Yani seni üzecek bir şey yaptıysam özür dilerim" diye açıkladım kendimi.
Sözlerim onu yatıştırmışa benziyordu. Bir yenilgiyle iç çekip, omuzlarını gevşetip düşürdü. "Tamam. Tamam. Belki bugün ben de o kadar endişesiz değilimdir. Sonuçta bildiğimiz hayat, tamamen değişecek. Benim söylemek istediğim şey, kasaba ol ya da olma. Ne zaman istersen beni handa ziyaret edebileceğindi. Seni görmekten mutluluk duyarım" dedi.
"Ah.. Ben de öyle, Bixy. Bunu söylediğin için teşekkür ederim. Ben de seni görmekten mutluluk duyarım" dedim.
Kendinden memnun bir baş sallamasıyla yanımda ayrıldı. İşleri bu sefer batırmamıştım. Ehh.. Batırdıysam da hızlıca en azından toparlamıştım. Böyle hassas konularda konuşmak gibi bir yeteneğim yoktu. İş kızlara gelince, Bixy kadar uysal olanları bile kendimi ipte yürüyen bir cambaz gibi hissetiriyordu.