8 Milyar İnsan, Tek Arena
Sabah, göz kapaklarıma kurşun dökülmüş gibi ağır bir uykudan uyanmaya çalıştım. Bilincim daha tam yerine gelmemişken aklıma ilk üşüşen şey, amansız kira ödemesi oldu. Kendimi zorlayarak yataktan doğruldum. Odanın sessizliğini ablamın amansızca çalan alarm sesi böldü. Uzanıp alarmı kapattım.
Yataktan kalkıp banyoya doğru adımladım. Evdeki bu çıt çıkmayan sessizlik biraz garipti; normalde sabahın bu saatlerinde evde tam bir köşe kapmaca savaşı dönerdi. Gardırobun kapağını açıp üzerime alelacele siyah bir pantolon ve siyah bir tişört çektim. Odadan çıkacakken ablamın masasının üzerindeki o çok sevdiği tarot kartları gözüme çarptı. Kartların hepsi kapalı bir deste halindeyken, içlerinden sadece bir tanesi ayrılmış ve masanın tam ortasında, yüzü açık bırakılmıştı: 13 numara... Ölüm kartı. Hemen yanında da işe giderken hayatta yanından ayırmayacağı telefonu öylece duruyordu. "Herhalde aceleyle çıktı, yolda fark edip geri gelir," diyerek evden çıktım.
Haziran ayının o kendine has sabah esintisi yüzüme çarptı. Yol kenarında çocuklarını okula götüren velileri gördükçe zihnim ister istemez o son felakete kaydı; daha birkaç hafta önce bir öğrenci okulu basmış, on beş çocuğu öldürmüştü. Ülkedeki üç günlük ulusal yas bitmişti ama bu olay silinmeyecek kara bir leke olarak kalmıştı. Velilerin gözlerindeki o tedirginlik, caddenin tüm telaşına rağmen hüzünlü bir gölge gibi asılı duruyordu.
Durağa vardığımda cebimdeki telefon titremeye başladı. Ablamın en yakın arkadaşı Bahar arıyordu.
"Efendim Bahar?"
"Esen! Sabah sabah ablanı arıyorum ama asla ulaşamıyorum. Nerede o manyak?"
Hafifçe gülümsedim. "Evden çıktı canım ama telefonunu masada unutmuş, ondan açmıyordur."
Bahar gülerek, "İşe varınca bir şekilde ulaşırım o zaman, hadi öptüm," dedi.
"Tamamdır, görüşürüz," dedim durağa yanaşan otobüse bakarak.
Tam bu kelimeler ağzımdan çıktığı saniyede, kulağımdaki seste aniden kulak tırmalayıcı bir cızırtı koptu. Bahar'ın sesi bıçak gibi sustu. Ekran tamamen dondu ve simsiyah oldu. Tam o sırada durakta bekleyen takım elbiseli bir adam elindeki telefonu şaşkınlıkla sallayarak bana döndü: "Afedersiniz, sizin de mi telefonunuz çalışmıyor? Benimki aniden karardı, şebeke falan da gitti."
Sadece o adam değil, caddedeki tüm insanların aynı anda telefonlarını kurcaladığını gördüm. Caddenin o akan ritmi bir anda kesilmiş, yerini tekinsiz bir uğultuya bırakmıştı. Derken gökyüzünü yırtan devasa bir parazit sesiyle köşe başındaki dev dijital reklam panoları aynı anda titreyerek açıldı.
Ekran, uçsuz bucaksız bir satranç tahtasına benzeyen elektronik bir zemine açıldı. Zeminin üzerinde tam 195 tane masa kurulmuştu ve her masanın başında, üzerlerindeki küçük bayrak detaylarından anlaşılan 195 farklı oyuncu oturuyordu. Ekranın tam merkezinde duran o heybetli, siyah maskeli adamın derin ve mekanik sesi tüm caddede yankılandı:
"Bizler Kurucularız. Tarih bugüne kadar bizi Kara Şövalye olarak yazdı, biz ise Kurucular olarak sizi yeni sisteme davet ediyoruz. Yeni dünyaya hoş geldiniz. Dünyadaki her ülkeden bir vatandaş, algoritmalarımız tarafından özel olarak seçildi. Kurallarımız basit: Eğer ülkenizin bayrağı düşerse, vatandaşınız ölür. Toplam 195 vatandaş ve 195 bayrak... Bakalım bu acımasız yarışın sonunda hangi devletler ayakta kalacak?"
Bu tüyler ürpertici soru insanları buz kestirmişken hoparlörlerden büyük bir parazit koptu. O soğuk sessizliği, evde her sabah duyduğum o alaycı ses tonu bıçak gibi böldü:
"Hadi ya... Sistem hata verdi galiba. Sekiz milyar insanın içinde, dönüp dolaşıp beni mi buldun yani?"
Nefesim boğazımda tıkandı. Kalbimin gümlemesiyle duraktaki adamın koluna tutundum. Kulaklarım bana oyun oynuyor olamazdı, bu ses kesinlikle ablamın sesiydi! Ana kamera aniden sesin geldiği yöne, Türkiye masasına doğru sert bir zoom yaptı.
Ve ablam ekrandaydı.
Arkasında ışıl ışıl parlayan Türk bayrağıyla, o her zamanki korkusuz, meydan okuyan haliyle kameranın tam içine bakıyordu. Durumun ciddiyetinin farkında değilmiş gibi, yüzünde o aşırı rahat, sinir bozucu derecede küstahça ifadesi belirdi. Dudaklarını büzüp, karşısında ergen bir çocuk varmış gibi alaycı bir tavırla gözlerini devirdi. tüm dünyanın gözü bir anda bizim kıza kilitlenmişti.