Uçağın kalkışı sırasında, Zehra pencereden dışarı bakarken, gözleri buğulandı. Şehir küçülüyor, bulutların arasında kayboluyordu. Ama Demir'in yüzü, gözlerinin önünden gitmiyordu. Havalimanında vedalaşırkenki o çatık kaşlarının altındaki endişeli bakışlar... Sanki onu göndermekten pişmanmış gibiydi. Belki de gerçekten öyleydi. Cebinde Berfin'in verdiği telefon yanıyordu adeta. Her an çıkarıp atabilirdi. Ya da tam tersine, hiç bekletmeden kullanabilir, İstanbul'a iner inmez kaybolabilirdi. Ama öyle yapmadı. Telefonu çantasının en gizli bölmesine yerleştirdi. Sadece bir seçenek olarak kalsın istiyordu. Bir kaçış yolu. Demir'in ona bıraktığı küçük pencereden dışarı sızan ışık gibi. İstanbul'a vardığında, hava kararmak üzereydi. Demir'in gönderdiği siyah bir araba onu karşıladı. Şoför yaşlı,

