Demir, stüdyo dairenin kapısını arkasından çektiğinde merdivenlerde bir an durdu. Sessizliğin içinde, kendi kalp atışlarını duyuyor gibiydi. Aşağı indi, sokakta bekleyen siyah arabaya doğru yürüdü. Şoför kapıyı açtı, Demir arabaya bindi. “Villaya,” dedi kısa ve kesik bir tonda.
Araba hareket etti. Demir, başını koltuğa dayayıp gözlerini kapattı. Ama kapkaranlık göz kapaklarının ardında, Zehra’nın yüzü vardı. O solgun, kırılgan, isyankar yüz. Dudaklarında hâlâ onun dokunuşunun sıcaklığı vardı. İğrenç bir zevkle karışık bir tiksinti yükseldi içinde. O öpücük bir testti. Kontrolünü kaybetmemek için kendine meydan okumaydı. Ve başarmıştı. Sadece bir öpücükle bırakmıştı. Onu hazır bırakarak…
Ama asıl mesele bu değildi.
Asıl mesele, o kızın yüzünün sürekli bir hayaleti çağırıyor olmasıydı.
Villaya vardı. İçeri girdi, Cevat’ı içeride beklerken buldu. “Efendim?”
“Yarın sabah o kızı stüdyodan al. Temiz çamaşır götür. Evde kalacak,” diye emir verdi Demir, ceketini çıkarıp koltuğa fırlatarak.
Cevat başıyla onayladı, soru sormadı. Demir’in kuralları basitti: Verileni al, sorgulama.
Demir, geniş ve boş salonda tek başına ayakta durdu. Bu evde her şey vardı. Para, güç, rahatlık. Ama sessizlikten gözleri kanayacak gibi oluyordu bazen. Özellikle geceleri.
Kitaplığa doğru yürüdü. En üst rafta, tozlu bir ahşap kutunun yanında duran gümüş çerçeveyi aldı eline. İçinde bir fotoğraf. Deniz kenarında, gülen bir kız. Rüzgâr, kahverengi saçlarını savurmuş, gözleri ışıl ışıl. Elif.
Demir, parmağını fotoğrafın üzerinde gezdirirken yüzü taş gibi sertleşti. Beş yıl olmuştu. Beş yıllık bir ölümcül sessizlik. Trafik kazası denmişti. Oysa Demir biliyordu. Onu elinden alan, bu kirli dünyanın ta kendisiydi. Elif’in yumuşaklığı, iyiliği, bu dünyada yürüyemeyecek kadar naif oluşuydu. Onu öldüren şeydi.
Fotoğrafı yerine koydu. Zehra’nın yüzü gözlerinin önüne geldi yeniden. Aynı oval yüz, aynı kemik yapısı, aynı dolgun dudaklar. Hatta solgunluğu bile. Ama gözler… Elif’in gözleri sıcak kahve rengiydi, umut doluydu. Zehra’nın gözleri ise fırtına bulutları gibi gri ve her an isyanla, korkuyla kaynıyordu. Elif melekti. Zehra ise… Zehra savaşarak hayatta kalmış, sokaklardan, pislikten sıyrılıp çıkmış bir hayalet gibiydi. Kırılmış, çizilmiş, lekelenmiş, ama hâlâ ayaktaydı.
“Lanet olsun,” diye homurdandı Demir, sessizliğe. “Lanet olsun sana, Elif. Beni böyle bırakıp gittin.”
Sonra Zehra’yı düşündü. Onu pavyonda ilk gördüğü an, kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuştu. O korkmuş, kendini kollarıyla sarmalamış, sahnenin kenarında duran kız, aynı Elif’in hayalet gibi karşısına çıkmış haliydi. Ama bir bakışta anlamıştı farkı. Elif asla o kadar korkak, o kadar yırtık pırtık kıyafetler içinde, o pis yerde bulunmazdı. Elif korunmuştu. Zehra ise her türlü pisliğe batmıştı.
Neden onu seçmişti?
Para ödeyip bir fahişe mi satın almıştı? Evet.
Ama neden onu?
Kendine bile itiraf etmekten kaçındığı o saçma, zayıf, iğrenç sebep: Çünkü Elif’e benziyordu.
Ama Elif değildi. Asla olamayacaktı. Bu, onu daha da öfkelendiriyordu. Belki de bu yüzden onu eve getirmişti. Belki de bu yüzden ona ‘görgü’ öğretmeye, onu şekillendirmeye çalışıyordu. Çünkü Zehra, Elif’in aksine, bu dünyanın çamurunu taşıyordu üzerinde. Ve belki, sadece belki, o çamuru biraz temizleyip altından Elif’e benzeyen bir şeyler çıkabilirdi. Saçmalıktı. Kendi kendine yalan söylüyordu.
Bir içki almak için bara yöneldi. Dosya koydu önüne. Zehra’nın dosyası. Pavyon sahibi Yılmaz’ın verdiği, üç sayfalık sefil bir hayat özeti. Babası bir kadın için onu bırakmış. Annesi bir adama kaçmış. Zehra yetimhanede büyümüş. Okul yarıda kalmış. Sokaklara düşmüş. Sonra pavyon. İçinde hâlâ bir kıvılcım vardı. Öfke ve hayatta kalma içgüdüsüyle yanıp tutuşan.
Demir, içkisini yudumlarken dosyaya baktı. Zehra, Elif’in tam zıttıydı. Elif, güvenli bir limandı; Zehra, sürekli fırtınalarla boğuşan bir tekne. Elif, ona huzur veriyordu; Zehra ise sürekli bir gerilim, bir meydan okuma yayıyordu. Belki de ihtiyacı olan şey buydu. Artık huzur istemiyordu. İçindeki boşluğu dolduracak şey, bir savaştı. Ve Zehra, mükemmel bir düşmandı.
Ertesi sabah, Cevat Zehra’yı getirdiğinde, Demir evine karısına gitmemiş kahvaltı salonundaydı. Zehra içeri girdi. Aynı siyah kıyafetleri üzerindeydi, yüzü daha da solgun, gözlerinin altı morarmıştı. Demir, onu baştan aşağı süzdü.
“Otur,” dedi, gazetesini okumaya devam ederek.
Zehra, sandalyenin ucuna ilişti. Sessizlik ağırdı.
“Dün geceyi düşündüm,” diye konuştu Demir, gözlerini gazeteden ayırmadan. “Seninle bir anlaşma yapacağım.”
Zehra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ne… ne anlaşması?”
“Sen burada kalacaksın. Ben sana her şeyi öğreteceğim. Giyinmeyi, konuşmayı, davranmayı, insanlarla nasıl ilişki kuracağını. Benim ‘akrabam’ olacaksın sosyal çevrede. Bana itaat edeceksin, kurallarıma uyacaksın. Karşılığında, seni koruyacağım. Sana para, giysi, rahat bir hayat vereceğim. Pavyona dönmeyeceksin. Dayak yemeyeceksin.”
Zehra, bir an ne diyeceğini şaşırdı. Sonra içindeki öfke kabardı. “Bir fahişelik anlaşması yani? Daha şık hali?”
Demir, gazeteyi yavaşça katlayıp masaya bıraktı. Gözlerini ona dikti. “Evet. Ama senden beklediğim şey şimdilik sadece itaat. Yatağımı paylaşmana gerek yok. Henüz.”
“Ne kadar ‘henüz’?” diye sordu Zehra, sesi iğneli.
“Bu benim kararım,” dedi Demir soğukça. “Anlaşmayı kabul ediyor musun?”
“Ya etmezsem?”
Demir hafifçe omuz silkti. “Cevat seni şu an Yılmaz’a geri götürür. Belki dayak yersin, belki daha kötüsü. Ya da kaçmayı dene. Bakalım bu şehirde, bensiz, kim seni koruyacak? Kim sana iş verecek? Sokaklarda ne kadar dayanabilirsin?”
Zehra, ellerini masanın altında sıktı. Tırnakları avuçlarına batıyordu. Hiç seçeneği yoktu. Hiç. Bu lanet olası adam, her şeyi düşünmüştü.
“Tamam,” diye mırıldandı.
“Yüksek sesle.”
“Tamam! Anlaştık!” diye bağırdı Zehra, öfkeden titreyerek. “Senin lanet olası kölen olurum! Mutlu musun?”
Demir’in dudaklarında belli belirsiz, acımasız bir kıpırtı belirdi. “Mutluluk benim için bir ölçü değil. Verimlilik ölçüdür. Ve sen, şu an hiç verimli değilsin. Bugün derslere başlıyoruz. İlk ders: Konuşmamak. Git, üst kata çık. Banyo yap. Dolabında yeni kıyafetler var. Bir saat sonra aşağıda ol.”
Zehra, yerinden fırladı ve merdivenlere doğru yürüdü. Adımları öfkeyle yankılandı. Demir, onun gidişini izledi. Sonra tekrar gazetesini açtı. Ama okumuyordu. Zihni, yeniden Elif’teydi.
‘Bak,’ diye düşündü, fotoğraftaki gülümseyen yüze hayali bir konuşma yaparak. ‘Bak ne hale getirdin beni. Senin gibi olanı bile alıp, çamurun içinden çıkarıyorum. Belki onu kurtarırım. Belki onu sen yapabilirim. Ya da belki… ikimiz de çoktan batmışız, kurtuluş yok.’
Zehra, odasına girdi ve kapıyı çarparak kapattı. Dolabı açtı. İçi, pahalı, markalı giysilerle doluydu. Hepsi onun bedenine göre. Hepsi koyu renklerde. Bir an, hepsini yırtıp parçalamak istedi. Ama yapamazdı. Çaresizliği, onu daha da çıldırtıyordu.
Banyoya girdi, aynanın karşısına geçti. Dün geceki öpücüğün izi kalmamıştı. Ama hissi duruyordu. Sanki dudakları hâlâ kirliydi. Elini kaldırıp aynaya vurmak istedi. Ama vurmadı. Sadece kendine baktı. O ‘güzel’ yüze.
“Sen,” diye fısıldadı aynadaki yansımasına. “Senin yüzünden. Senin bu lanet olası yüzün yüzünden başıma bunlar geliyor.”
Sonra, Demir’in ona bakarkenki o tuhaf ifadesini hatırladı. Sanki onu görmüyor, ama başkasını görüyormuş gibiydi. Bir hayaleti. Zehra anladı. Onu seçmesinin sebebi buydu. Bir başkasına benziyordu. Bu, onu daha da aşağılık hissettirdi. Sadece bir beden, bir yüz değildi; bir hayalin yerine konulmuş, ikinci sınıf bir kopyaydı.
Ama bu aynı zamanda bir silahtı. Eğer Demir onu bir hayalet yüzünden istiyorsa, o zaman o hayaleti kullanabilirdi. Belki… belki bu benzerlikten bir çıkış yolu bulabilirdi. Ya da en azından, onu içeriden yıkmanın bir yolunu.
Yüzünü soğuk suyla yıkadı. Yeniden aynaya baktı. Gözlerindeki korku, yerini buz gibi, keskin bir kararlılığa bırakıyordu. Demir’in oyununu oynayacaktı. Her şeyi öğrenecekti. Onun istediği gibi konuşacak, davranacak, ‘akrabası’ olacaktı. Ama içinde, öfkesini bir bıçak gibi bileyecekti. Ve bir gün, o bıçağı tam kalbine saplayacaktı.
Bir saat sonra, sade siyah bir elbise giyerek aşağı indi. Demir onu bekliyordu. Zehra, adımlarını ölçerek, başı dik, ama gözlerini biraz aşağıda tutarak yürüdü. Demir’in onaylayan bir bakış attığını gördü.
“Daha iyi,” dedi Demir. “Şimdi otur. İlk dersimiz başlıyor. Bugün, hiç konuşmamayı öğreneceksin. Sadece dinleyecek ve anlayacaksın.”
Zehra oturdu. Demir’in sesi, soğuk ve net, odada yankılandı. Zehra dinliyor gibi yaptı. Ama zihni, çok uzaklardaydı. O hayaleti düşünüyordu. Demir’in kaybettiği kadını. Ona ne olmuştu? Ve bu lanet olası benzerlik, kaderin ona attığı en büyük kötülük müydü, yoksa tek kurtuluş şansı mı?
Demir anlatırken, ara sıra Zehra’nın yüzüne bakıyordu. Ve her bakışında, Zehra, orada bir parça acı, bir parça özlem gördü. Acı, ona güç veriyordu. Demir de kırılgandı. Ve onun kırılgan noktası, ölü bir kadındı.
Zehra, için için gülümsedi. Ölü bir kadınla savaşacaktı. Ve bu savaşı kazanmak zorundaydı. Çünkü kaybederse, kendisi de ölü bir kadından farksız olacaktı.