Haftalar geçtikçe, Zehra Demir'in villasında gölgeler arasında yaşamaya alışıyordu. Dersler yoğunlaşmıştı: Giyim-kuşam, protokol, sosyal konuşma kalıpları, hatta temel bir yabancı dil. Demir, acımasız bir öğretmendi; en ufak bir hataya tahammülü yoktu. Zehra ise öğretilen her şeyi, bir silah deposuna kaldırır gibi içine atıyor, yüzünde ise pasif bir itaat maskesi taşıyordu.
Ancak içinde, Demir'in evliliğine dair bilgi, bir diken gibi batıyordu. Onun bir karısı ve çocukları olduğunu biliyordu. Bu, onu hem aşağılık hem de kızgın hissettiriyordu. Kendisini ne olarak görüyordu bu adam? Gizli bir metres mi? Evlilik dışı bir oyuncak mı? Bu düşünce, öfkesini daha da körüklüyor, Demir'in ona her bakışında gördüğü o 'hayalet' arayışını daha da nefretle izlemesine neden oluyordu. O, bu adamın hasta saplantısının bir nesnesiydi sadece.
Bir öğleden sonra, Demir beklenmedik bir şekilde şehir dışına, birkaç günlüğüne iş görüşmelerine çıkacağını açıkladı. Onu villada, Cevat'ın gözetiminde bırakacaktı.
"Bu süre zarfında," dedi kitaplığın ortasında durarak, "Davranış kitaplarını okuyacak ve Fransızca çalışacaksın. Dönüşümde bir test yapacağım. Başarısız olursan, sosyal ortamlara çıkma ayrıcalığını kaybedersin."
Zehra başıyla onayladı, gözlerini halının desenlerine dikmişti. Demir'in gitmesi, nefes alabileceği bir boşluk anlamına geliyordu. Belki villa içinde dolaşabilir, belki Demir'in dünyasına dair bir şeyler keşfedebilirdi.
Demir ayrıldıktan sonraki ilk gün, kurallara harfiyen uydu. Ancak ikinci günün akşamı, merak ve isyan duygusu ağır bastı. Demir'in çalışma odasının kapısı her zaman kilitliydi, ama ana katlardaki diğer odalar serbestti. Sessiz adımlarla dolaşırken, bir koridorun sonunda, diğerlerinden daha sıcak, daha yumuşak görünen kapalı bir kapı fark etti. Odaya değil, sanki bir yuvaya açılıyor gibiydi.
Cevat'ın başka bir katta olduğundan emin olarak, usulca kapıyı araladı. İçeri girdiğinde nefesi kesildi. Burası bir çocuk odasıydı. İki küçük yatak, oyuncaklarla dolu raflar, renkli duvar sticker'ları... Ama odada bir tuhaflık vardı: Her şey tertemiz, kusursuzdu, sanki sergileniyordu, yaşanmıyordu. Oyuncaklar yerli yerindeydi, yataklar askeri disiplinle düzeltilmişti. Burası bir evin kalbi gibi görünüyordu, ama atışı yoktu.
Odanın bir köşesinde, alçak bir masanın üzerinde gümüş bir çerçeve duruyordu. Yaklaştı. İçinde Demir'in fotoğrafı vardı. Yanında, solgun yüzlü, zarif bir kadın ve iki küçük çocuk bir kız, bir erkek bebek. Aile fotoğrafı. Kadın Demir'in karısı gülümsüyordu, ama gözleri uzaklardaydı. Demir ise fotoğrafta dümdüz bakıyordu, yüzünde ne sevgi ne de mutluluk vardı; sadece bir sorumluluk ifadesi. Zehra'nın kalbi sıkıştı. Bu, bir aile fotoğrafı değil, bir görev fotoğrafı gibiydi.
O sırada, arkasındaki kapıda hafif bir çıtırtı duydu. Hızla döndü. Kapıda Cevat değil, evin yaşlı hizmetçisi Gülizar Hanım duruyordu. Gözleri korkmuş gibiydi, ama yüzünde bir acıma da vardı.
"Zehra Hanım," diye fısıldadı. "Bu oda... efendinin odası değil. Lütfen çıkın."
Zehra mahcup bir şekilde odadan çıktı. Gülizar Hanım kapıyı usulca kapattı.
"Bunu görmediğinizi söyleyebilirim," dedi alçak sesle, koridorda yürürlerken. "Ama lütfen bir daha girmeyin. Efendi bunu istemez."
"Onlar," diye başladı Zehra, kendini tutamayarak, "Demir Bey'in çocukları mı? Neden burada değiller? Bu oda neden... neden böyle?"
Gülizar Hanım derin bir iç çekti, sonra etrafa bakındı. "Efendinin ailevi meseleleri karışıktır. Çocuklar ve hanımefendi, ailenin ana konağında kalıyor. Burası efendinin özel alanı. Onları buraya... getirmez."
"Niye?" diye sordu Zehra, merakı ağır basmıştı.
"Bu benim haddime değil," diye çabuk cevap verdi Gülizar, ama gözlerindeki hüzün her şeyi anlatıyor gibiydi. "Sadece şunu söyleyeyim, Zehra Hanım. Bu evde gördüğünüz her şey, göründüğü gibi değil. Ve efendi... efendinin kalbi çok uzun zaman önce başka bir yerde gömülü kaldı. Onu rahatsız etmeyin. Siz de daha az incinirsiniz."
Bu sözler, Zehra'ya ağır gelmese de, içinde bir şeyleri doğruluyordu. Demir'in ailesinden fiziksel ve duygusal olarak kopuk olduğu açıktı. Bu, onu biraz daha güvensiz hissettirdi. Demir, sadece geçmişine değil, şimdiki hayatına da yabancılaşmıştı. Zehra, bu yabancılaşmanın ortasında bir araçtan başka bir şey değildi.
Demir üç gün sonra döndüğünde, üzerinde alışılmadık bir gerginlik vardı. Doğruca kitaplığa gitti ve Zehra'yı çağırdı. Test yapmadı. Bunun yerine, ona uzun uzun, soğuk bir ifadeyle baktı.
"Gittiğim süre içinde evdeki kurallara uydun mu?" diye sordu.
"Evet," diye yanıtladı Zehra, sesi sakin.
Demir bir an daha onu süzdü, sonra masaya yaslandı. "Yarın akşam önemli bir iş ortağımla yemek yiyeceğiz. Sen de orada olacaksın. Konuşmayacaksın. Sadece orada bulunacak, zarif ve ketum bir izlenim bırakacaksın. Benim genç, terbiyeli bir akrabam olduğunu düşünecekler. Bu, senin ilk gerçek testin. Başarısız olursan..."
"Söz bitti," diye tamamladı Zehra, gözlerini Demir'den kaçırmadan. Onun tehditlerini artık ezberlemişti.
Demir'in dudaklarında belli belirsiz bir kıpırtı oldu. "Aferin. Şimdi git ve yarın için hazırlan. Dolabındaki şey lacivert elbiseyi giyeceksin. Saçlarını topla."
Zehra odasına çıktı, ama aklı çocuk odasındaydı. Demir, ailesinden bu kadar uzak dururken, onu neden sosyal ortamlara 'akraba' olarak sokuyordu? Belki de, gerçek ailesinin eksikliğini, onun gibi kontrollü bir 'akraba' ile kapatmaya çalışıyordu. Ya da belki, Zehra'yı şekillendirerek, aslında kontrol edemediği diğer her şeyi (ölümü, geleneği, boş evliliği) kontrol etme yanılsamasını yaşıyordu.
Bu düşünce, Zehra'ya garip bir güç verdi. Demir kadar kırılgan olabilirdi. Hatta belki daha da fazla. Çünkü onun kırılganlığı, soğuk taşın altına gizlenmişti. Zehra'nınki ise yüzeyde, her an patlamaya hazır bir volkan gibiydi.
Ertesi akşam, şehrin en lüks restoranlarından birinin özel odasındaydılar. Demir'in iş ortağı, ellili yaşlarında, keskin gözlü bir adamdı. Karısı ise kusursuz ve yapay bir güzellikle parlıyordu. Zehra, öğretildiği gibi selam verdi, yerine oturdu ve bir heykel gibi kıpırtısız kaldı.
Yemek boyunca, konu iş, para ve güç etrafında döndü. Zehra, Demir'in nasıl da farklı bir insana dönüştüğünü izledi. Dışarıda soğuk ve mesafeliydi, ama burada karizmatik, ikna edici, neredeyse sıcak bir liderdi. Bu performans, Zehra'ya onun ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyordu.
İş ortağının karısı, bir ara Zehra'ya döndü. "Demir Bey, sizden çok övgüyle bahsetti. Üniversite için hazırlanıyormuşsunuz, değil mi?"
Zehra, Demir'e kısa bir bakış attı. Onun hafifçe başıyla onayladığını gördü. "Evet," dedi kısaca, sesi terbiyeli bir tonla. "Sanat tarihi üzerine çalışmak istiyorum."
Bu, Demir'in ona ezberlettiği yalandı. Kadın, Zehra'nın zarafetinden etkilenmiş gibi başını salladı. "Ne kadar güzel. Demir Bey, ailenize böyle bir genç kız destek oluyor, gerçekten takdire şayan."
Demir mütevazı bir gülümsemeyle başını eğdi. "Aile her şeyden önemlidir."
Bu söz, Zehra'nın içinde acı bir kahkaha patlamasına neden oldu. Aile her şeyden önemlidir. Çocuk odasının tozlu mükemmelliğini ve aile fotoğrafındaki boş bakışları düşündü. Demir'in yalanları sadece ona değil, herkese yönelikti. Belki de kendine bile.
Yemek bitip ayrılırken, iş ortağı Demir'in elini sıktı. "Harika bir akşamdı. Ve Zehra Hanım, sizi tebrik ederim. Gerçekten çok terbiyeli ve bilgili bir genç hanımefendi."
Arabaya bindiklerinde, Demir'in yüzündeki performans maskesi düştü, yerine olağan soğuk ifade geri geldi. "Kabul edilebilirdin," dedi. "Göz teması biraz fazlaydı, ama idare eder."
Zehra cevap vermedi. Pencereye bakarak, şehrin ışıklarının sudaki yansımalarını izledi. Kendisinin de bir performans sergilediğini düşündü. Demir'in istediği 'terbiyeli akraba' rolünü oynamıştı. Ama içinde, o rolden nefret eden, isyan eden gerçek Zehra hâlâ ayaktaydı ve bekliyordu.
Villaya vardıklarında, Demir ona döndü. "Yarın dinlenebilirsin. Ders yok. Ama akşam kitaplıkta ol. Sana okuman için yeni materyaller vereceğim."
Zehra odasına çıkarken, Demir'in onun arkasından baktığını hissetti. O bakışlar her zamanki gibi, onun ötesinde bir yere, bir hayalete yönelikti. Ama artık Zehra, o hayaletin yanında başka hayaletlerin de olduğunu biliyordu: Bir gelinlik içinde uzak bakışlı bir kadın, tertemiz bir çocuk odası, ve 'aile' kelimesini boş yere kullanan bir adamın soğuk yankıları.
Bu bilgi onu güçlendiriyordu. Demir'in zayıf noktası sadece Elif değildi. Onu çevreleyen bütün bir yalnızlık ve yabancılaşma ağıydı. Zehra, bu ağa düşmüştü belki, ama aynı zamanda onu yırtabilecek keskin dişlere de sahipti. Sadece doğru anı beklemek gerekiyordu.