SİKTİR ET BU İŞİ

1054 Words
Lüks halının üzerinde, dizlerini göğsüna alıp saatlerce öylece kaldı Zehra. Zaman diye bir şey yoktu artık. Sadece sessizlik ve etrafını saran soğuk duvarlar vardı. Başını kaldırıp odaya yeniden baktı. Gardırop, ayna, kadife koltuk... Hepsi üzerine geliyordu. Bu kafes, pavyondan daha genişti, evet. Ama gözünün alabildiğince uzanan bir zindandı. Ayağa kalktı. Bacakları uyuşmuştu. Yavaşça pencereye yürüdü, ağır perdenin kenarından dışarıyı süzdü. Uzakta, şehrin ışıkları cılız yıldızlar gibi titriyordu. Pencereyi itmeyi denedi. Demir haklı çıktı; sürgülü pencereler sıkıca kapatılmış, açılması imkansız hale getirilmişti. Manda gibi bir gücü olsa belki, diye düşündü sinirle. “Siktir et,” diye mırıldandı pencereye. Cam buğulandı nefesiyle. Odasının kapısına yöneldi. Kolu yavaşça çevirdi. Kilitli. Elini yumruk yapıp hafifçe vurmayı düşündü, sonra vazgeçti. O Cevat denen adamın kayıtsız yüzünü görmek istemiyordu. Ne diyecekti ki? ‘Çay demle’ mi? Ya da ‘Beni sal buradan’ mı? Gülünç olurdu. Banyoya döndü. Büyük, mermer lavabonun musluğunu sonuna kadar açtı. Suyun gürültüsü bir anlığına sessizliği boğdu. Yüzünü yıkadı. Soğuk su, uyuşukluğunu biraz dağıttı. Aynaya baktı tekrar. Gözlerinin altı morarmıştı. “Bakire,” diye fısıldadı. O kelime şimdi karnında ağır bir taş gibiydi. Onu kurtaracak mıydı yoksa daha derine mi gömecekti, bilmiyordu. Demir’in o hesaplayıcı bakışı aklına geldi. O bakışta acıma yoktu Zehra’yı yeniden sınıflandırıyordu zihninde. Daha kıymetli, daha korunaklı, daha uzun vadeli bir yatırım olarak. “Siktir et onu da,” dedi bu sefer daha yüksek sesle, aynadaki kıza. Ses odada çınladı. İçindeki öfke, korkunun üzerini örtmeye çalışan ince bir tabakaydı. Pavyondaki kızları düşündü. O kin dolu bakışlar. Demir haklı olabilirdi; eğer onlar durumu öğrenirlerse, içlerindeki zehir ona da bulaşırdı. Ama şimdi neredeydi? Daha büyük bir belanın içinde. Bir sarsıntıyla karnı guruldadı. Ne zaman yemek yemişti? Hatırlamıyordu. Aşağıya, mutfağa inip bir şeyler alabilir miydi? Kapının kilitli olduğunu hatırlayınca bu fikir de suya düştü. Demek ki getireceklerdi. Bekleyecekti. Köpek gibi. Yatağa uzandı. Yatak çok yumuşaktı, vücudunu yutuyordu adeta. Pavyondaki çatırdayan, kokan döşeği arar oldu şu an. En azından orası gerçekti. Burada her şey sahteydi. Lüks bir yalandı. Gece ilerledikçe zihni daha da berraklaştı. Kaçmayı düşünmekten vazgeçmedi ama Demir’in sözleri beynine kazınmıştı. ‘Kaybolmadan bulunursun.’ Bu mahallede, herkes onun adamıydı. Sokağa atsa kendini, beş adım sonra yakalanırdı. Ve o zaman bu oda bir rüya olarak kalacak, yerini muhtemelen bodrum katındaki bir depoya bırakacaktı. Ya da tozlu bir sokağa. Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından sızmaya başladığında hala uyanıktı. Yatakta doğruldu. Dışarıdan araba sesleri geliyordu. Normal bir hayat vardı orada, sürüp gidiyordu. O ise burada, dondurulmuş, bekletiliyordu. Öğlene doğru, kapının kilidinde bir hışırtı duyuldu. Zehra yerinden fırladı. Kapı açıldı, Cevat girdi. Elinde bir tepsi vardı. Üzerinde kahvaltılık malzemeler. Yüzünde tek bir duygu yoktu. Tepsiyi kapının yanındaki küçük masaya koydu. “İhtiyaç olursa, odanın içindeki zili çalın,” dedi tekdüze bir sesle. “Banyoda temizlik malzemeleri mevcut. Kıyafetler öğleden sonra getirilecek.” Zehra, onun gözlerinin içine bakmaya çalıştı. “Ne kadar kalacağım burada?” Cevat, ona bakmadan cevap verdi. “Beyefendi ne kadar uygun görürse.” Kapıya yöneldi. “Beni burada kilitleyemezsiniz!” diye patladı Zehra, artık dayanamayarak. “Bu ne? Hapishane mi burası?” Cevat, yavaşça döndü. İlk kez onun gözlerine baktı. Gözleri cansız, taş gibiydi. “Beyefendi, sizin güvende olmanızı istedi. Burası pavyondan daha güvenli. Lütfen yemeğinizi soğutmadan yiyin.” Çıkıp kapıyı kapattı. Kilit tekrar döndü. Zehra, tepsiye öfkeyle bir tekme atmayı düşündü. Sonra vazgeçti. Açtı. Boş enerji harcamak aptallıktı. Tepsideki peyniri, zeytini, ekmeği yedi. Yemek iyiydi. En azından pavyondaki bayat simitlerden değildi. Her lokması boğazına düğüm oluyordu ama. Öğleden sonra, dediği gibi, bir kadınla birlikte geldi Cevat. Kadın, üzerinde birkaç büyük alışveriş çantası taşıyordu. İçinden butiklerden alınmış, etiketleri daha çıkarılmamış kıyafetler çıkardılar. Bluzlar, pantolonlar, gecelikler, iç çamaşırları... Hepsi pahalı, kaliteli ve acayip derecede sadeydi. Gösterişsiz. Demir’in tercihiydi bu belli ki. Kendi kokusu. Kadın, kıyafetleri gardıroba yerleştirirken, Zehra bir köşede durup izledi. Kadın da tek kelime etmiyordu. İşini bitirince, Cevat’la birlikte çıkıp gittiler. Zehra, gardırobu açtı. Yeni kumaş kokusu geldi burnuna. Kendi eski, yıpranmış eşyalarını düşündü. Onları bırakmak kolay olmuştu aslında. Hiçbir şeye ait olamamak böyle bir şeydi işte. Sahipsizlik. Akşam oldu. Demir gelmedi. Zehra, televizyonu açtı. Uzaktan kumandayla kanalları gezdi. Haberlerde, magazin programlarında, dizilerde normal bir dünya akıp gidiyordu. Hepsi saçmaydı, hepsi uzaktı. Televizyonu kapattı. Ertesi gün de aynıydı. Sonraki gün de. Zaman, lüks odanın içinde ağır ağır, balyoz gibi iniyordu üzerine. Her sabah kahvaltı, her akşam yemek. Cevat’ın yüzündeki aynı ifadesizlik. Hiç telefon sesi gelmiyordu, zil çalmıyordu. Dünya, onu unutmuş gibiydi. Üçüncü günün gecesi, Zehra pencerenin kenarında oturmuş, dışarıdaki havuza vuran dış lambanın ışığını izliyordu. İçinde bir şey parçalanmıştı. Öfke, eriyip gitmiş, yerine derin, kemiren bir umutsuzluk çökmüştü. Kaçamazdı. Direnişi anlamsızdı. Bekleyecekti. Demir’in gelip onu ‘kullanmasını’ bekleyecekti. Belki de bakireliği onun için bir pazarlık kozuydu. Belki daha yüksek bir fiyata satardı onu başka bir yere. Ya da kendi elinde tutup, nadir bir koleksiyon parçası gibi sergilerdi. “Siktir et bu işi,” diye tekrarladı bu sefer, ama sesinde öfke yoktu, sadece bitkin bir kabullenme vardı. “Siktir et. Gel de al neyin varsa.” O gece, ilk kez derin bir uykuya daldı. Rüyasında, pavyonun kulisindeki kızlar, hep bir ağızdan gülüyordu ona. Sesler, kulaklarında yankılanıyordu. Uyandığında yastığı ıslaktı. Ağladığını bile fark etmemişti. Dördüncü gün öğleden sonra, kapının kilidi erken döndü. Zehra’nın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. İçeri Demir girdi. Üzerinde başka bir takım elbise vardı. Yüzünde, uzun bir günün yorgunluğu vardı. Odaya bir bakış attı, gardıroba, sonra Zehra’ya baktı. Zehra, pijamalarıyla ayakta, ona bakakaldı. Ne diyeceğini bilemiyordu. “Alıştın mı?” diye sordu Demir, ceketini çıkarıp koltuğun kenarına attı. Zehra, başıyla onaylamakla reddetmek arasında gidip gelen belirsiz bir hareket yaptı. Demir, ona doğru yürüdü. Yakınına geldi. Onu kokluyor gibiydi yeniden. “Korkuyorsun.” “Evet,” diye fısıldadı Zehra. Yalan söylemek anlamsızdı. “İyi. Korku, sağduyunun temelidir.” Eli, bu kez yavaşça yanağına dokundu. Zehra, irkildi ama kaçamadı. “Hazırlan. Bu gece seni yemeğe çıkaracağım.” Zehra şaşkınlıkla ona baktı. “Yemeğe mi?” “Evet. İnsan yerine koyuyorum seni. Şaşırdın mı? Kıyafet dolabından uygun bir şeyler seç. Bir saat sonra aşağıda ol.” Döndü, kapıya yöneldi. Çıkarken durdu, arkasını dönmeden ekledi: “Ve Zehra… Sakın aptalca bir umuda kapılma. Bu bir nezaket değil. Sadece… programın bir parçası.” Kapı kapandı. Zehra, yanağındaki dokunuşun izini hissederek, olduğu yerde kaldı. Programın bir parçası. Ne programıydı bu? Onu nasıl bir role hazırlıyordu? Bir saat. Gardıroba yürüdü. İçindeki pahalı, ruhsuz kıyafetlere baktı. Siktir et, diye düşündü bu sefer içinden, soğukkanlılıkla. Siktir et. Giyin. Çık. Bakalım bu oyun nereye kadar gidecek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD