ALTIN KAFES

1105 Words
Odanın ağır havası, Zehra’nın ciğerlerine çökmüş kurşun gibiydi. “Hoş geldin” sözü, bir karşılama değil, mühürdü. Ağa adını söylemiş Zehra artık ağanın adını biliyordu, Demir’di. Demir masasına döndü, yeniden koltuğuna yerleşti. Zaferi sessizdi, kesindi. “Dışarı çık,” dedi yanındaki adama, gözleri Zehra’ya kilitli. Adam, başıyla saygı işareti yapıp odadan çıktı. Kapı, sessizce kapandı. İkisi yalnız kaldılar. Demir, bir sigara çıkardı, yakıp derin bir nefes çekti. Dumanı, Zehra’ya doğru üfledi. “Kurallar basit. Ben her çağırdığımda geleceksin. Nerede olursan ol. Sana verdiğim yerde kalacaksın. Kimseyle, özellikle de kulisteki sürtüklerle, derin muhabbetler etmeyeceksin. Benim hakkımda, bu oda hakkında, ağzından tek kelime çıkmayacak. Anlaşıldı mı?” Zehra, başıyla onayladı. Ses telleri sözleşmeyi imzalamayı reddediyordu. “İyi,” diye devam etti Demir, ayağa kalkıp yavaş adımlarla ona doğru ilerledi. “Şimdi… Bu anlaşmanın ilk taksiti.” Eli, Zehra’nın omzuna, saçlarının diplerine kaydı. Dokunuşu mülkiyetçi, araştırıcıydı. Zehra’nın tüm bedeni bir tahta gibi gerginleşti. İçgüdüsü kaçmak, itiraz etmek, vurmaktı. Ama dışarıdaki iki adam, Demir’in boğuk sesle anlattığı tozlu sokak hayali… Hepsi onu yerine mıhlıyordu. Demir, yüzünü onun boynuna yaklaştırdı, kokladı adeta. “Pahalı parfüm kullanmamışsın. İyi. Senden kendi kokun gelsin isterim.” “Ben… ben bakireyim,” diye patladı Zehra, sözler ağzından birden, kesik kesik dökülüvermişti. Bunu bir silah gibi, son bir savunma hattı gibi kullanıyordu. Belki bu, onu bu “ilk taksitten”, bu odadan kurtarabilirdi. Belki bu, onu kirletilmekten koruyan tek kalkanıydı. Demir’in hareketi anında durdu. Omzundaki el hafifçe sıkıldı. Yavaşça geri çekildi, Zehra’nın karşısına geçti, yüzünü inceleyerek. Şaşkınlık yoktu, daha çok yeniden hesaplama vardı gözlerinde. “Bakire,” diye tekrarladı, kelimeyi ağzında yuvarlayarak. Sonra kısık, tekinsiz bir kahkaha attı. “Demek öyle. Sokak seni her açıdan eğitmemiş.” Zehra, yüzünü kızarmış hissediyordu; utancın, çaresizliğin ve garip bir gururun karışımı bir ateşti bu. Gözlerini yere dikti. “Bu… bu işi yapmaya başlayalı çok olmadı,” diye mırıldandı. “Sadece masalara oturup içki içtim. Daha ötesi olmadı.” Demir, sigarasını masanın kenarında söndürdü. Bakışları Zehra’nın üzerinde, bir müzayededeki nadir eşyayı değerlendirir gibi geziniyordu. Yeni bir plan, anlık bir kararla zihninde şekilleniyordu. “O zaman her şey değişti,” dedi net bir tonla. “Pavyonda, bir dakika daha çalışmayacaksın. O kulisteki zehirli ortamda, bu ‘haber’ yayılırsa, seni parçalarlar. Üzerinde hak iddia etmek isteyen herkesin hedefi olursun.” Zehra başını kaldırdı, şaşkın. “Nereye gideceğim?” “Benim belirleyeceğim bir yere,” dedi Demir, telefonunu cebinden çıkarıp hızlıca bir mesaj yazarken. “Temiz, lüks, güvenli bir yer. Orada kalacaksın.” “Bir kafes mi?” diye sordu Zehra, sesinde acı bir burukluk. Demir ona baktı. “Evet. Ama pavyondaki kafesten çok daha iyi döşenmiş bir kafes olacak. İhtiyacın olan her şey orada olacak. Dışarı çıkmayacaksın. Çıkman gerekirse, benim adamlarım eşlik edecek.” “Ne kadar… ne kadar kalacağım orada?” “İhtiyacım olmadığı kadar,” diye cevap verdi Demir, kapıya yönelerek. “Hazırlan. Şimdi gidiyoruz.” “Şimdi mi? Eşyalarım…” “Eşya dediğin neyin var ki?” diye sertçe çıkıştı Demir. “Sokaktan geldin. Bırak onları. Yenileri alınır.” Zehra’nın kuliste azıcık biriktirdiği, yırtık pırtık anıları vardı sadece. Onları da bırakması gerekiyordu. Her şeyiyle. Demir kapıyı açtı, dışarıdaki iki adama talimat yağdırdı: “Araba hazır olsun. Arka kapıdan. Kimse görmesin.” Zehra, ayaklarını sürüyerek onu takip etti. Koridor, pavyonun kalabalık salonuna açılıyordu. Müziğin, kahkahaların, cam şıkırtılarının olduğu o hayatın sesi, artık geride kalıyordu. Kulisin kapısından içeri son bir bakış attı. İçerideki kızlar, meraklı ve kin dolu gözlerle onu izliyordu. Kimse vedalaşmadı. Kimse el sallamadı. Sadece bakışlarla uğurladılar; bir kurbanı, kendi sonlarından kaçırmışçasına bir rahatlama ve derin bir kıskançlıkla. Arka kapıdan dışarı çıktılar. Hava serin ve ağırdı. Siyah, lüks bir araba, motorunu rölantide çalıştırıyordu. Şoför, hemen dışarı fırlayıp arka kapağı açtı. Demir, Zehra’nın omzunu iterek onu içeri yönlendirdi. “Bin.” Zehra bindi. İçerisi deri kokuyordu, sessizdi. Demir diğer taraftan bindi, kapı kapandı. Araba, sessizce harekete geçti. Zehra, arka camdan pavyonun sönük ışıklarına baktı. Hayatının bir bölümü, hızla küçülüp kayboluyordu karanlıkta. Yol boyunca konuşmadılar. Demir, telefonuyla ilgileniyor, ara sıra Zehra’yı şöyle bir süzüyordu. Zehra ise camdaki silüetini seyrediyordu; gözleri bomboştu. Araba, şehrin lüks sayılan, tepedeki bir mahallesinde, etrafı yüksek duvarlarla çevrili modern bir villanın önünde durdu. Demir, Zehra’ya çıkması için işaret etti. Kapıda, orta yaşlı, ciddi görünüşlü bir adam bekliyordu. “Bu Cevat,” dedi Demir. “Buradaki güvenlikten ve ihtiyaçlarının karşılanmasından sorumlu. Onun her dediğimi yapacaksın.” Cevat, başıyla saygı duruşunda bulundu, hiç ses çıkarmadı. Villa, dışarıdan sade, içeri girince göz kamaştırıcıydı. Geniş, boş, soğuk bir güzelliği vardı. Her şey pahalı, her şey sterildi. Zehra’nın çıplak ayaklarıyla basmaya korkacağı bir yer gibiydi. “Üst katta senin için bir oda hazırlandı,” dedi Demir, onu geniş merdivenlerden yukarı çıkararak. Koridorun sonundaki kapıyı açtı. Oda, bir otel suitinden farksızdı. Geniş yatak, devasa bir gardırop, kapalı perdeli geniş pencereler. Kendi banyosu bile vardı. “Burası… benim mi?” diye sordu Zehra, şaşkınlıkla. “Bir süreliğine,” diye düzeltti Demir. “Kıyafetlerin, ihtiyacın olan her şey yarın getirilir. Bu gece burada kalacaksın. Cevat aşağıda bekliyor. Pencereler açılmaz. Dış kapıların alarmı var.” Zehra, odanın ortasında dönüp etrafına baktı. Gerçek bir kafesti bu. Ama ipek yastıklı, pırlanta parmaklıklı. “Sen… gidiyor musun?” diye sordu, sesi küçüldü. Demir, kapının yanında durmuş, onu izliyordu. “Evet. Evime dönüyorum.” “Ev” kelimesini bilerek vurguladı. Başka bir krallık. “Ne zaman… ne zaman geleceksin?” Bu soruyu sormak, midesini bulandırdı. Demir’in dudakları, o alaycı, tehlikeli kıvrımı yaptı. “Belli olmaz. Hazır olman yeterli.” Bir an durdu, sonra ekledi: “Ve sakın ola kaçma, saçmalığını aklından geçirme. Bu mahallede herkes beni tanır. Kaybolmadan bulunursun. Ve o zaman… buradaki konforun yerini, çok daha az konforlu bir yer alır. Anlaşıldı mı?” Zehra, başıyla onayladı. Gözlerini tekrar halıya dikti. Demir, son bir kez baktıktan sonra kapıyı kapattı. Ayak sesleri koridorda uzaklaştı. Ardından, anahtarın kilide döndüğü, kilit dilinin gıcırtıyla yerine oturduğu sesi duyuldu. Zehra, olduğu yerde çöktü. Lüks halının üzerine, dizlerini göğsüne alarak yığıldı. Sessizlik öyle yoğundu ki kulakları uğulduyordu. Dışarıda şehrin ışıkları, perdelerin arasından sızıyordu ama ona ulaşamıyordu. Demir. Adı Demir’di. Ve şimdi, onun altın kafesindeki ilk gecesi başlıyordu. Pavyondaki gürültü, kavga, pislik; hepsi bir yanılsama gibi geliyordu şimdi. Burası daha gerçekti. Daha soğuk, daha keskin, daha umutsuzdu. Kalktı, banyoya yürüdü. Aynanın karşısına geçti. İçindeki korkuyu, öfkeyi, yenilgiyi görmek istedi. Ama aynada sadece boş, solgun bir yüz vardı. Zehra, parmağını aynadaki yüze dokundurdu. Soğuktu. “Ne halt ettin sen?” diye fısıldadı kendi yansımasına. Cevap yoktu. Dışarıdan bir araba sesi geldi, uzaklaştı. Demir gitmişti. Karısının, çocuklarının yanına. Gerçek hayatına. O ise buradaydı. Bu lüks mezarda, bekleyecekti. Bekleyecek ve “hazır” olacaktı. İlk günün sonunda, kaçış yoktu. Sadece, Demir’in karanlık gölgesi ve onun gölgesinde yaşayacak yeni bir hayat vardı. Bir hayat ki, daha yeni başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD