Kulisteki hava, elektrikli söndürmeye dönmüştü. Zehra, makyaj tezgahının önünde sigarasını içerken, sırtına batan bakışları ensesinde hissediyordu. İki gündür süren bu “seçilmişlik” hali, onu korumak yerine hedef tahtası yapmıştı.
“Demek kalkıp gidebiliyormuş,” diye bir fısıltı duyuldu.
“Ağa’nın gözü kör olmuş bunda.”
Zehra derin bir nefes çekip dumanı tavana üfledi. “Benimle derdi olan gelsin, önümde konuşsun. Arka taraftan ciyaklamayın.”
Sessizlik oldu. Kimse beklemiyordu bu çıkışı. Sokaktan gelme bu yeni yetme, iki günde küstahlaşmıştı.
Kapı açıldı, kadın girdi. Yüzü asıktı. Doğruca Zehra’ya yürüdü. “Ne halt ettin sen?”
“Hiç. Yoruldum dedim, çıktım.”
Kadın, avucunu tezgaha bir tokat gibi indirdi. “‘Yoruldum’ mu? O masada ‘yoruldum’ denmez! Sen kimsin de ‘hayır’ dersin?”
“İnsanım,” diye cevap verdi Zehra, soğukkanlılığını bozmadan. “İstemediğim yerde oturmam.”
Kadın kahkaha attı, ama gözlerinde öfke vardı. “İyi, çok güzel. Peki şimdi ne olacak sanıyorsun? Adam üçüncüde kolay olmaz dedi. Bunun anlamını biliyor musun?”
“Tehdit mi ediyor?”
“Tehdit değil kanun, kızım!” diye hışırdadı kadın, yüzünü iyice yaklaştırarak. “Burda, bu çatının altındaki tek kanun o. Sen ‘hayır’ dediğinde, sadece ona karşı gelmedin. Herkese, onun bile zayıf olabileceğini gösterdin. Şimdi ya seni ezip bu düzeni yeniden kuracak, ya da seni yanına alıp herkese ‘bakın, bu benim istisnam’ diyecek. Hangisi sana daha hafif geliyor?”
Zehra’nın içi geçti. Bu hesaplaşmanın boyutlarını tam kavrayamamıştı. Sadece kaçmaktı derdi. Evlilik yüzüğünün hayaleti, Ağa’nın yakışıklı yüzüne gölge düşürsün istemişti.
“Benim evli adamla işim olmaz,” diye mırıldandı.
Kadın, bu sefer acıyarak baktı. “Ah kızım. Sen buraya nasıl geldiysen, o da oraya öyle gelmiş. ‘Evli’ lafı bu duvarların dışında kalır. İçerde kimin ne olduğunun önemi yok. Gücün nereden geldiğinin önemi var. Onun gücü de, kimse karşı duramadığı için var. Sen iki kere karşı durdun.”
O gece, Ağa gelmedi. Pavyon, zehir gibi bir gerginlikle işledi. Zehra normal masalara çıktı, ama kimse ona yaklaşmıyor, yan masalardan kin dolu sözler fısıldanıyordu. “Meydan okuyorsun, ama dayanamayacaksın,” dedi bir kız geçerken.
Gece bitmek bilmedi.
Ertesi akşam, Zehra kuliste hazırlanırken kapı vuruldu. Garsonlardan biri, bembeyaz yüzle içeri baktı. “Zehra. Özel oda. Ağa seni bekliyor.”
Kulisteki tüm hareket durdu. ‘Üçüncü’ gelmişti.
“Masaya değil mi?” diye sordu Zehra, sesi biraz titreyerek.
“Oda dedim,” diye tekrarladı garson, bakışlarını kaçırarak.
Zehra’nın ayağının altındaki zemin kayıyor gibiydi. Özel oda… Bu, artık ‘otur-konuş’ meselesi olmaktan çıkıp, başka bir şeydi. Kadın, yanına geldi, eline küçük bir şişe sıkıştırdı. “Bunu iç. Korkunu biraz alır. Yapabileceğim tek şey bu.”
Zehra şişeyi itti. “İstemem.”
Koridordan geçerken, pavyonun gürültüsü uzaktan geliyordu. En sondaki, en büyük kapının önünde iki adam bekliyordu. Zehra’yı süzdüler, kapıyı açtılar.
Oda, pavyonun lüksüne hiç benzemiyordu. Sade, hatta sert bir yerdi. Büyük bir çalışma masası, iki deri koltuk ve bir şifonyer vardı. Ağa, masanın arkasında oturuyor, bir dosyaya bakıyordu. Yanında, dünkü adam yine duruyordu.
“Otur,” dedi Ağa, başını kaldırmadan.
Zehra, koltuklardan birine ilişti. İçi kıpraştı ama yüzünü bozmamaya çalıştı.
Ağa dosyayı kapattı, ona baktı. “Üçüncü gelişin.”
“Çağırdınız.”
“Evet. Ama bu sefer kurallar ben belirleyeceğim. ‘Kalkma’ demeyeceğim. Çünkü bu odadan, ben izin vermeden çıkamazsın zaten.”
Zehra’nın boğazı düğümlendi. “Ne istiyorsunuz benden?”
“Dün sordum, anlatacak bir şeyin yok dedin. Bugün var. Çünkü seni araştırdım, Zehra.” Ağa, masanın üzerine hafifçe vurdu. “Annen, evli bir adam için babanı ve seni terk etmiş. Baban da seni umursamamış. Yetimhanede büyümüşsün. Sokak seni eğitmiş. Şimdi de buradasın. Ve benden , evli adamlardan ölesiye korktuğun için kaçıyorsun.”
Zehra’nın yüzünden tüm kan çekildi. Hayatının en gizli, en çirkin yarası, bu adamın ağzından soğuk bir rapor gibi dökülüyordu. “Benim özel hayatım,” diye zorlukla konuştu.
“Burada özel hayat yok,” diye kesip attı Ağa. “Senin korkun, benim karşıma çıkıp ‘hayır’ demeni sağladı. İlginç. Çoğu insan korktuğundan evet der.”
“Ben de korkuyorum,” diye itiraf etti Zehra, sesi titreyerek. “Ama o korkudan daha büyük korkum var. Annem gibi olmak.”
Ağa bir an sessiz kaldı. Sonra yanındaki adama bir işaret yaptı. Adam, şifonyerin üzerinden küçük bir kutu alıp masaya bıraktı.
“Bu ne?” diye sordu Zehra.
“Aç.”
Zehra tereddütle kutuya uzandı, kapağını kaldırdı. İçinde, göz kamaştırıcı bir pırlanta bilezik duruyordu. Nefesi kesildi.
“Bu…?”
“Senin,” dedi Ağa sakin bir şekilde. “Bugün burada kalacaksın. Bu bilezik, bunun simgesi. Kabul edersen, artık pavyonda çalışmayacaksın. Başka bir yerde, başka bir hayatın olacak. Reddedersen…” Ağa cümlesini tamamlamadı, sadece arkasına yaslandı. Bitmemiş cümlenin tehdidi, odanın havasını iyice ağırlaştırdı.
Zehra, bileziğe bakakaldı. Işığında kaybolmak, annesinin düştüğü karanlıktan daha cazip görünüyordu bir an. Sonra başını kaldırdı. “Karın var mı?”
Ağa’nın kaşları hafifçe kalktı. “Var.”
“Çocuğun?”
“İki tane.”
“Onlar ne olacak?”
“Bu seni ilgilendirmez.”
“İlgilendirir!” diye sesini yükseltti Zehra, içindeki öfke birden alevlenerek. “Ben ‘öteki kadın’ olmayacağım! Senin karının hayatını, çocuklarının anısını çalmayacağım! Bu bilezik, annemin kaçtığı adamın aldığı bilezikten farksız. O da parlaktı herhalde, ta ki ışığı sönene kadar.”
Ağa’nın yüz ifadesi değişti. Soğukluğun yerini, tehlikeli bir merak aldı. Yanındaki adam şaşkınlıkla Zehra’ya bakıyordu.
“Peki öyleyse,” dedi Ağa yavaşça. “Başka bir teklifim var. Bu bileziği almayacaksın. Pavyonda çalışmaya devam edeceksin. Ama artık benim masama değil, benim yanıma oturacaksın. Seni koruyacağım, kimse dokunamayacak. Karşılığında, bana ‘hayır’ demeyeceksin. Ne zaman istersem, geleceksin. Ne zaman istersem, gideceksin. Ama evimin kapısından asla içeri girmeyeceksin. O benim başka krallığım. Burada, benim olacaksın.”
Zehra kulaklarına inanamadı. Bu, bileziği kabul etmekten daha aşağılayıcı bir teklifti. Mülk olmayı teklif ediyordu.
“Yani… metresin mi olacağım?” diye sordu, sesi boğuk çıktı.
Ağa, ilk defa gerçek bir gülümsemeyle sırıttı. “Kelimelere takılma. ‘Benim’ olacaksın. Bu şehirde bundan daha güçlü bir kimlik yok.”
Zehra ayağa fırladı. “Olmak istemiyorum!”
“İstemediğin şeyin ne olduğunu biliyorum. Peki istediğin ne? Sokakta sürünmek mi? Kulisteki kıskanç orospuların seni yıpratması mı? Bir gün seni beğenen başka bir adamın, belki de benden daha az ‘nazik’ birinin masasına düşmek mi?”
Her kelime, Zehra’nın direncini bir tuğla gibi söküp atıyordu. Hayatı, seçenekler diye sunduğu iki zehirli kadehti.
“Neden ben?” diye fısıldadı, çaresizlikle.
Ağa da ayağa kalktı, masanın etrafından dolaşıp yanına geldi. Zehra, onun varlığını ilk kez bu kadar yakından ve tehditkâr hissediyordu.
“Çünkü ‘hayır’ diyebildin,” dedi alçak sesle, yüzü Zehra’nın yüzüne o kadar yakındı ki nefesini hissedebiliyordu. “Çünkü korktuğun halde kaçmadın. Çünkü bana, evli olduğum için değil, seni ‘öteki’ yapacağım için meydan okudun. Bu yerde, bu dünyada bu kadar saflık… ya deliliktir ya da cevher. Ben de cevheri bozmak ya da parlaltmak isterim.”
Elini uzatıp, Zehra’nın çenesini hafifçe tuttu. Zehra, tüm bedeniyle irkildi ama kaçamadı.
“Karar ver,” dedi Ağa. “Ya bu bileziği al, kapalı bir kafeste yaşa. Ya bu teklifimi kabul et, benim kanadımın altında ama benim kurallarımla yaşa. Ya da… kapıdan çık. Ama unutma, üçüncü ‘hayır’ının bedeli ağırdır. Artık sadece benim değil, herkesin gözünde meydan okuyucusun. Korunmasız.”
Zehra gözlerini kapadı. Kulisteki fısıltıları, kadının uyarılarını, yetimhanedeki soğuk yatakları, sokaktaki açlığı düşündü. Sonra annesinin hayalini gördü; pırıltılar içinde kaybolup gitmişti.
Gözlerini açtı. Ağa’nın buz gibi mavi gözleri, onu içine çekmeye çalışıyordu.
“Ben…” diye başladı. Boğazı düğümlenmişti. “Ben…”
Kapıya doğru bir adım attı. Ağa’nın eli çenesinden çekildi. Umut, yüreğinde bir ışık gibi parladı. Belki… Belki dışarı çıkabilirdi. Kaçabilirdi.
Tam ikinci adımı atacağı sırada, Ağa’nın sakin sesi arkadan geldi:
“Dışarıda iki adam var. Onlar, senin ‘hayır’ını duyarsa, seni bu şehrin tozlu bir sokağında bulurlar. Ve ben, ‘Zehra kimdi?’ derim.”
Zehra dondu kaldı. Ayakları yere mıhlanmış gibiydi. Kaçış yoktu. Hiçbir seçenek, onu özgür kılmıyordu.
Yavaşça arkasını döndü. Gözlerinde, artık korkudan daha çok, derin bir yorgunluk ve yenilgi vardı.
“Bileziği istemiyorum,” dedi, sesi artık titremiyordu. Sadece ölü gibiydi.
Ağa’nın dudakları, zaferle büküldü.
“Öyleyse hoş geldin.”
Zehra, koltuğa yeniden çöktü. Masa, bilezik, oda… Hepsi bir sis perdesinin ardından görünüyor gibiydi. Hayatı, birkaç dakika önceki halinden çok uzaklara savrulmuştu. Ve kötü olan, Ağa’nın haklı olmasıydı: Bu odadan, onun izni olmadan çıkamazdı. Artık hiçbir yerden çıkamazdı.