
Defne Alara Yılmaz, çizgilerle konuşan bir mimardı.
Sessizdi, çalışkandı ve hayallerini yüksek sesle dile getirecek kadar cesur değildi. Ama bir yarışmayı kazanacak kadar yetenekliydi.
Kazandığı çizim yarışması onun kaderini değiştirecekti. Ne var ki başarı, her zaman alkış getirmezdi. Kimi zaman en büyük ihanet, en yakından gelirdi.
Ablasının onun yerine geçmeye çalışmasıyla başlayan kırılma, Defne’yi uluslararası bir mimarlık ve inşaat devinin tam ortasına sürükledi. O devin başında ise Valentin Gromov vardı. Soğuk bakışlı, sert, kontrol etmeye alışkın bir Rus şirket sahibi.
Valentin Defne’yi ilk çizimde fark etti. İkinci bakışta sustu. Üçüncüsünde ise artık geri dönüş yoktu.
Defne sakin kalmaya çalıştıkça, Valentin yaklaşmayı seçti.
Küçük dokunuşlar…
Sınır gibi görünen ama aslında sınır olmayan anlar…
“Hayır” demek mümkündü belki, ama kalp ikna olmuyordu.
Yanlış anlamalar büyüdü.
Güven çatladı.
Ve işin içine mafya karıştığında artık hiçbir çizgi sadece çizgi değildi.
Rusya ve Türkiye arasında yükselen binalar, kararan şantiyeler, kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar…
Bu hikâyede mimarlık yalnızca estetik değil, iktidarın diliydi.
Aşk ise en tehlikeli yapıydı.
Defne, kendi çizgisini koruyabilecek miydi?
Valentin, kontrol edemediği tek şeye—ona—yenilecek miydi?
Bazı aşklar inşa edilir.
Bazılarıysa yıkar.

