Sabahın ilk ışıkları Elif’in camına çarparken, içi hâlâ geceyle meşguldü. Uykusuzluk artık bedenine alışkanlık olmuştu. Ama o sabah da, aynadaki görüntüsüne baktığında kararlı bir ifadeyle yüzleşti. Gözlerinin altında yorgunluk izleri olsa da, bakışlarında hâlâ bir tür başkaldırı vardı.
Yıllardır kitapların arasında yaşayan, sözcüklerle çalışan bir kadındı Elif. Editörlük, sadece hataları düzeltmek ya da virgülleri yerli yerine koymak değildi onun için. O, yazarların iç dünyasına sızar, satır aralarındaki duyguları yakalar ve her kitapta biraz da kendi hikâyesine temas ederdi.
Belki bu yüzden bazı cümleler ona fazlasıyla dokunuyordu. Bazı karakterler, sanki onun hayaletlerini yaşıyordu. Bu sabah da masasında bir roman duruyordu: Kalbi kırılmış bir kadının kendini yeniden keşfetme hikâyesi. Gülümsedi. "Klişe," dedi içinden.
Ama hemen sonra sustu.
Belki klişe olan sadece hikâyenin kendisi değil, onun da tekrar tekrar aynı sonu yaşamasındaydı.
Yayınevinin ofisine girdiğinde herkesin üzerinde bir sabah rehaveti vardı. Ama Elif’in adımları netti. Topuklarının sesi koridorda yankılandığında, çalışanlar refleksle doğruldu. O, sadece işinin ehli bir editör değil, aynı zamanda duruşuyla da herkesi etkileyen bir kadındı.
Yeni çıkan kitapların ilk okuması ona bırakılırdı. Çünkü Elif sadece bir metni okumaz, hissederdi. Cümlelerin içindeki çatlakları, karakterlerin ruhlarındaki boşlukları yakalardı. Bu yüzden en sert yazarlara bile “Bu cümleyi sen değil, acın yazmış,” diyebilecek cesareti vardı.
Ama ne gariptir… Kendi acılarını kelimelere dökmeyi hiç başaramamıştı.
Ofiste her şey düzenliydi, her dosya sırasındaydı. Ama onun iç dünyasında kargaşa hüküm sürüyordu. Arda’dan sonra gelen o rastlantı dolu karşılaşma, bir dosyanın arasında unutulmuş mektup gibiydi.
İçinde umut vardı. Ama aynı zamanda korku.
Elif işinde sertti ama dışarıdan bakıldığında hâlâ baştan çıkarıcı bir kadın olarak görünürdü. 40’larını geçmişti belki ama yaş almanın zarafetini taşıyordu üzerinde. Giydiği her kıyafet, yürüdüğü her adım, konuştuğu her kelime bu ateşi yansıtıyordu.
Ama bu cazibenin ardında bir yalnızlık vardı. Yıllardır kurduğu duvarların arasında kalan, geceleri kendi elleriyle boğazına sarılan bir yalnızlık…
Kimi zaman, bir cümlenin içinden geçerken gözleri dolardı ama hemen sonra kırmızı rujunu tazeler, saçını savurur ve kaldığı yerden devam ederdi. Çünkü bu şehirde güçlü kadınların zayıflığını kimse merak etmezdi.
O akşam, Elif bir lansman daveti aldı. Bir yazarın yeni çıkan kitabının kutlamasıydı. Normalde bu tür etkinliklere isteksizce giderdi ama içinde bir ses “git” dedi. Belki değişim, bazen sadece farklı bir ortamda başlardı.
Siyah saten elbisesini giydiğinde aynadaki yansıması ona yabancı gelmedi. Aksine, yıllar sonra ilk kez kendi kadınlığını takdir etti. O gece, salona girdiğinde başlar ona döndü. Zarifti. Soğuk ama büyüleyici.
Tam kitap standının önünde durmuş, yeni romanın arka kapağını okurken bir ses işitti: “Senin bakışını tanıdım.”
Başını çevirdi. Arda’ydı.
Ama bu kez Elif kaçmadı.
Gülümsedi.
Ve yavaşça konuştu:
“Belki de kelimeler değil, bu gece konuşmalı.”
---
Elif, kitabın arka kapağını hâlâ elinde tutarken Arda'nın sesi zihninde yankılandı.
“Senin bakışını tanıdım.”
Bu bir başlangıç cümlesiydi. Ama Elif, başlangıçlara karşı artık neredeyse alerjikti.
Başını hafifçe çevirip göz göze geldi Arda'yla. Gözlerinde tanıdık bir sıcaklık vardı ama Elif’in içinde hemen yükselen duvar, o sıcaklığa geçit vermiyordu.
“Bakışlarım birilerine tanıdık geliyorsa, muhtemelen fazla açık kalmışım demektir,” dedi Elif, yarı ciddi yarı mesafeli bir ses tonuyla.
Arda hafifçe gülümsedi. “Kendini gizlemeye çalışan biri için fazla net bakıyorsun hayata,” dedi. “Sözlerin duvar örüyor ama gözlerin... başka şeyler anlatıyor.”
Elif başını çevirdi, gözlerini kalabalığa doğru kaçırdı.
“Sen kelimelerden iyi anlıyorsun sanırım. Ne iş yapıyorsun?” diye sordu, sıradan bir merakla, oysa zihninde “Bu adamın amacı ne?” sorusu dönüp duruyordu.
“Ben mimarım,” dedi Arda. “Ama esas olarak boşluklarla çalışıyorum. Tıpkı senin gibi, eksik olanı tamamlamaya çalışıyorum.”
Bu cevap Elif’in ilgisini çekti ama belli etmedi.
“Mimarlıkla editörlük arasında benzerlik kurmak yaratıcı bir çaba,” dedi, kadehini dudaklarına götürüp yudum aldı. “Ama ben tamamlamam. Silerim, sadeleştiririm. Fazlalıklar insanı yorar.”
Arda gözlerini Elif’in gözlerinde tuttu.
“Fazlalıklar bazen duvardır,” dedi. “Ama bazen de insan, kendini korumak için gerekli sandığı şeyleri yok ederek yalnız kalır.”
Elif bu cümlede hafifçe sarsıldı. Arda'nın söyledikleri onu etkiliyordu ama bir yanıyla da hemen iç sesi devreye girdi:
"Bu kadar anlayışlı görünen biri ya gizliyordur bir şeyleri… ya da sandığından daha iyi oynuyordur rolünü."
“Ben yalnızlığı kötülemem,” dedi Elif, “En azından neyle karşı karşıya olduğumu bilirim. İnsanlara güvenmek… fazlasıyla değişken bir zemin.”
Arda başını salladı, bu defa ciddileşmişti.
“Güven hemen kurulmaz zaten,” dedi. “Ben sadece... tanımak istedim. İzin verirsen.”
Elif sessiz kaldı bir an. Sonra çantasına uzanıp kartvizitini çıkardı.
“Elif Karaca. Kitap editörüyüm. Ve fazla tanınmak istemem,” dedi, gözlerinde belli belirsiz bir gülümsemeyle.
Kartı uzattıktan sonra ekledi:
“İyi geceler Arda. Bu kadar cümle bir akşam için yeterli.”
Arda kartı aldı, eline baktı.
“İyi geceler Elif. Cümleler bitmese de olur... ama virgül bırakmak iyidir,” dedi.
Elif arkasını döndü ve uzaklaştı. Ama içinden bir şey kıpırdamaya başlamıştı. Bu kez aşkın değil... belki de uzun zamandır unutulmuş bir ihtimalin adımıydı bu.
Elif, o sabah ofise erken gitmemişti. Bir bahane uydurup öğleye kadar evde kalmayı tercih etmişti. Sebebini kendine bile itiraf etmiyordu ama aslında sebep gayet açıktı: Arda.
Salondaki cam masaya bir kahve, bir de Aslı’yla yaptığı görüntülü arama eşlik ediyordu. Ekranda görünen Aslı, dağınık saçları ve sabah sabah içtiği ikinci kahveyle klasik bir haldeydi ama Elif’in ifadesindeki değişikliği hemen fark etmişti.
“Aslı, dün gece biriyle konuştum,” dedi Elif, sesi sakin ama içinde kıpırtılarla.
Aslı’nın gözleri kocaman açıldı. “Aaa! Konuşmak mı? Erkekle mi? Yani... flört falan mı?”
Elif gözlerini devirdi. “Hayır. Flört değil. Sadece... bir konuşma. Tesadüfi. Kitap lansmanında.”
“İyi ki gitmişsin! Bak işte! Anlat çabuk. Kim bu adam?”
Elif hafifçe gülümsedi. “Adı Arda. Mimar. Cümleleri düzgün. Gözleri… huzurlu. Ama fazla düzgün belki de. Bu beni korkutuyor.”
Aslı öne doğru eğildi. “Cümleleri düzgün, mimar ve huzurlu gözlü biri seni korkutuyor yani? Ay Elif, çok kötü yanmışsın geçmişte ya!”
Elif derin bir nefes aldı. “Aslı, ben iyi yazılmış karakterlere bile hemen güvenemiyorum artık. Gerçek hayattaki bir adamın iki güzel cümlesiyle ne yapayım? Düşünsene... Belki de en iyi oynadığı şey bu 'doğallık' meselesidir.”
Aslı gülümsedi, ama gözleri ciddileşti. “Canım benim… sen hep güçlü duruyorsun ya, insanlar sanıyor ki kalbin de zırhla kaplı. Oysa ben biliyorum… en yumuşak yerin hep gizlediğin yer.”
Elif bir an sustu. Sonra başını eğip kahvesinden bir yudum aldı.
“İşte bu yüzden ürküyorum. Bir yanım bu adamla bir kahve içmeyi bile risk olarak görüyor. Diğer yanım ise... onun yanında ilk kez fazlalıklarımı çıkarmak isteyebilir gibi hissediyor. Sanki... savunmasız kalabilirim.”
Aslı duygulandı ama konuyu dağıtmak istercesine göz kırptı.
“Tamam, tamam. Bu kadar derinlik bana fazla. Şimdi bana en önemli şeyi söyle: Yakışıklı mı?”
Elif kahkaha attı.
“Fazlasıyla. Ama ben ‘yakışıklılık’ kelimesine artık soğuk yaklaşıyorum.”
Aslı gözlerini devirdi. “Sen gerçekten içindeki kadını emekli etmişsin. Neyse, ben ona güveniyorum. En azından bir şans ver. Belki ilk defa bir adam senin hikâyeni sonuna kadar okumayı başarır.”
Elif gözlerini uzaklara çevirdi.
“Belki de… Ama hâlâ başlık atmaya cesaretim yok.”
---