Elif, cam kenarındaki masada oturuyordu. Kalın, siyah çerçeveli gözlükleri takmıştı bugün. Yüzünün çoğunu saklayan bir aksesuar gibi… Belki de saklanmak istiyordu. Belki de görmek yerine gözlemlenmek istiyordu.
Saat tam dört. Arda içeri girdi. Üzerinde siyah bir palto, gri bir atkı… Net ve kendinden emin adımlarla ilerledi. Elif onu uzaktan görünce nefesini tuttu, sonra fark ettirmeden bıraktı.
“Gelmeseydi rahatlayacak mıydım? Yoksa daha mı çok kırılacaktım?”
Arda, nazikçe yaklaştı.
“Tam zamanında gelmişim,” dedi.
Elif gözlüklerinin ardından gülümsedi. “Editörler hep dakiktir.”
Siparişlerini verdiler. Sessizlik… ama gergin değil, ölçülü bir sessizlik çöktü aralarına. Kahveler geldiğinde Arda söze girdi.
“Buraya gelmeyi kabul etmen… kolay olmadı, biliyorum.”
Elif bir an sustu, sonra başını hafifçe eğdi.
“Zor kelimesi bile yeterli değil aslında. Ama sanırım artık bazı kaçışların da yorgunluğunu taşıyorum.”
Arda, bakışlarını Elif’in elindeki fincana indirdi.
“Seni yormayacak bir yerde durmak isterim. Belki sadece konuşuruz. Belki bu, sadece iyi bir kahve sohbeti olur. Fazlası değil.”
Elif gözlüklerini yavaşça çıkardı. Gözleri netleştiğinde kırılganlığı daha çok belli oluyordu.
“Sana hikâyemi anlatamam,” dedi birden.
Arda gülümsedi.
“Ben de zaten bir özet istemiyorum. Belki bir cümle, belki bir sessizlik yeter. Zaten gerçek insanlar hep o sessizliklerde konuşur.”
Elif içten bir şekilde şaşırdı bu cevaba. Beklediği gibi değildi bu adam. Ne aceleci, ne hoyrat. Ne göz boyayan sözlerle gelmişti, ne de ilgisini kanıtlamaya çalışan biri gibi.
Ama kalbi hâlâ tetikteydi. Ve iç sesi hâlâ soruyordu:
“Ya bu da Tolga gibiyse? Ya beni de yavaşça seviyor gibi yapıp sonra yutkunarak unutur?”
Bunu söylemedi. Ama Arda gözlerindeki huzursuzluğu fark etti.
“Elif,” dedi yumuşak bir sesle. “Ben kırık parçalarla tanışmaktan korkmam. Ama onları yapıştırmak gibi bir niyetim de yok. Çünkü senin geçmişin, senin elinde güzel. Ben sadece... o parçaları dinlemek isterim. Susmadan.”
Elif, bu cümleyle boğazında bir şeyin düğümlendiğini hissetti. Kaçıp gitmek, eve kapanmak, eski defterleri tekrar açmak… Hepsi bir anda zihninde yarıştı. Ama o an tek yaptığı şey, başını hafifçe sallamak oldu.
Sadece bu kadar. Ne evet dedi, ne hayır.
Ama ilk kez... bir pencere aralanmıştı.
---
Ev sessizdi. Sokak lambasının sarı ışığı penceresinden içeri sızıyordu. Elif, çalışma masasının başına geçti. Elinde ince, siyah kapaklı bir defter vardı. Sayfalarına dokunduğu an, parmak uçlarında kırık hatıraların yankısı vardı.
Bugün, uzun bir aradan sonra ilk kez... yazmak istiyordu.
Kalemi aldı. Duru bir satırla başladı:
> “Bugün biriyle kahve içtim. Ama aslında kendimle oturdum aynı masaya.”
Elini çekmedi. Yazmaya devam etti.
> “Bir adam vardı karşımda. Gözlerimin ardına bakmaya çalışan. Ama ben… oraya kimseyi götürmek istemiyorum. Çünkü o arka bahçede hâlâ tozlu bir sandalye duruyor. Bir zamanlar biri oturmuştu oraya. Sonra kalktı, iz bırakmadan gitti. Gölgesi kaldı.”
Bir an duraksadı. Sonra devam etti:
> “Ben sevgiye küsmemişim. Sadece onun yolunu unutmuşum. Arda, o yolu tarif etmeye çalışıyor gibiydi. Ama ben daha haritama bile bakmadım.”
Yazdıkça gözleri doldu. Ama kalemi bırakmadı.
> “Arda güçlüydü. Ama gösterişsiz. Sesinde sahip olmak isteyen bir erkek yoktu… sadece anlamak isteyen bir adam vardı. Ve ben bu farkı o kadar uzun süredir unuttum ki… neredeyse korktum.”
Defteri kapatmadı bu kez. Açık bıraktı. Belki devam ederdi. Belki etmezdi. Ama yazmıştı. Bu bile Elif için büyük bir adımdı.
O sırada telefonu titredi.
Arda:
> “Kahve için teşekkür ederim. Seninle konuşmak… satır aralarındaki sessizliği duymak gibiydi.”
Elif gülümsedi. Ama mesajı cevaplamadı.
Henüz değil. Belki yarın. Belki bir başka zaman.
Ama ilk kez, kalbinin derinliklerinden bir fısıltı geldi.
“Belki bu defa… hikâyenin sonu başka olur.”
---
(Arda'nın Gözünden)
Kahveden çıktığında yürümeyi seçmişti Arda. Taksiye binmedi. Havanın keskin soğuğu yüzüne çarparken, Elif’in gözleri aklındaydı. O gözler... çok şey saklıyordu. Çok şey söyleyip hiçbir şey anlatmayan bir tür hüzün vardı içinde.
“Duvardan değil, kırık camdan yapılmış o bakışlar.” diye düşündü.
Elif'in sessizliği rahatsız etmemişti onu. Aksine... anlamlıydı. Çünkü Arda insanların anlattıklarından çok anlatmadıklarıyla ilgilenirdi. O yüzden yıllardır yalnızdı belki. Yüzeyde yüzenleri değil, derinlere dalanları aramıştı.
Ama Elif... başka bir şeydi. Sertti, çekilmişti içine. Ama hâlâ ateş gibi parlayan bir zekâsı ve karanlıkla baş etmeyi bilen bir yorgunluğu vardı. Bu Arda’yı etkiliyordu. Ve korkutmuyordu.
> “Yorulmuş bir kadını sevmek... dokunarak değil, anlamaya çalışarak başlar.”
Telefonunu eline aldı, Elif’e kısa bir mesaj attı. Fazlası değil, sadece bir satır.
Ama cevapsız kaldı.
Bir kısmı buruk hissetti. Ama başka bir yanı, buna hazırdı. Bu kadının mesafesi bir kibir değil, bir hayatta kalma şekliydi. O mesafe, bir zamanlar canını yakanın bıraktığı mesafeydi. Arda buna saygı duymayı seçti.
İçinden bir ses şöyle dedi:
> “Onu ikna etmek için değil… hak ettiği sabrı göstermek için buradayım.”
Gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Şehrin ışıklarıyla kirlenmiş bir geceydi. Ama yıldızlar yine de oradaydı, uzakta bir yerde.
“Belki,” dedi kendi kendine. “O da bir gün cevabını verir. Belki o zaman, bu hikâyenin kalbine dokunurum.”
Ve yürümeye devam etti.
---
Pazar sabahıydı. Şehir uykudaydı. Ama Elif’in zihni... uyanalı saatler olmuştu.
Yatağında doğruldu, yastığına sarılmıştı sanki bir zamanlar orada biri yatıyormuş gibi.
Ama artık kimse yoktu.
Kalktı. Kahvesini koydu. Camın önüne oturdu. Ve içindeki sızıyı bastıramadan mırıldandı:
“Bir şey başlıyor gibi ama... ben hâlâ bittiğim yerdeyim.”
Arda’nın mesajını defalarca okumuştu. Kısa, nazik, sabırlıydı. Ama Elif’in geçmişi gürültülüydü. O sessizliğe kolay kolay teslim olmuyordu.
Defterini tekrar açtı. Aynı cümleden devam etti.
Kalemi bu kez eline daha rahat aldı. Ama parmakları titriyordu. Yazmaya başladı:
> “Ben kimseye kızgın değilim artık. Ne Tolga’ya, ne Cenk’e, ne de o bir türlü gelmeyen ‘doğru zaman’a.
Ama hâlâ kendime kızgınım.
Çünkü kaç kere ‘tamam’ demem gerekmediğini bile bile kaldım.
Çünkü biri seviyorum dediğinde, içimde ‘ama bu da gider’ diye bir ses hep vardı.
Çünkü ne zaman biri gözlerime baktıysa, ben gözlerimi kaçırdım.
Ve şimdi... biri gözlerime gerçekten bakıyor olabilir.
Ama ben hâlâ kaçmak istiyorum.”
Defteri kapattı. Ama bu sefer eli üstünde kaldı.
Gözleri dolu doluydu.
Sonra kendi kendine sordu:
> “Ya bu defa gitmezse?”
Bu sorunun ağırlığı odasında yankılandı. Cevap yoktu. Ama soru oradaydı. Ve Elif ilk kez, o soruyla kalmaya razı gibiydi.
Tam o sırada telefon çaldı.
Aslı.
“Günaydın canım. Dışarı çıksana biraz, yürüyelim. Hem anlatırsın belki…”
Elif bir an sustu.
“Ben mi anlatacağım, yoksa gözlerim mi anlatacak bilmiyorum ama... geliyorum.”
---