“Boşuna çırpınma,” dedi erkeksi bir ses. “Burada seni kimse duyamaz, köstebek.”
Az önceki adamlar beni odaya değil; cehennem çukuruna itmişlerdi.
Loş odanın içinde gözlerim sesin kaynağına çevrilmişti. Bakışlarım deri koltuğun üzerinde oturmakta olan bedeni buldu. İrislerimi korkuyla titrediğini hissettim. Kalbimin gümbürtüsü, gördüğüm bedenle kesilmişti.
İlk gözüme çarpan, en az iki metreyi bulacak kadar uzun boyluydu; siyah takım elbisesi omuzlarından kusursuz iniyor, pantolonu rugan ayakkabılarıyla bütünleşiyordu. Yüzünde hafifçe dağınık biçimde saklanmış kirli sakal, çene çizgisini hem gizliyor hem vurguluyordu; sakalın arasından belli belirsiz görünen yanak kılları bile özenle kırpılmış gibiydi.
Saçları, kuzgun tüyleri andıran parlak siyah dalgalar halinde geriye taranmış, alın çizgisinin üzerinden arkaya doğru akıyordu. Kaşları kalın ve sertti; bakışlarını çerçeveleyen bu kaşlar, her hareketine gizli bir tehdit katıyordu. Elmacık kemikleri çıkık, çene hattı keskin ve kemikliydi; dudaklarının kenarında beliren ince gülümseme, o kemikli hatlarla birleşince hem cezbedici hem de ürkütücü bir maske oluşturuyordu.
Arkasına rahatça yaslanmış olan adamın yüzünün bir tarafını görmesem de, yakışıklı olduğunu söyleyebilirdim.
Uzun bacakları iki yana açık; hafif aralıklı bir şekilde duruyordu. Koltuğun sırtına atmış olduğu koluna vuran ışık ile elinin kemikli yüzeyine dağılmış olan çizgileri gördüm.
Elinin üstünde parıldayan dövme, parmaklarının arasında kıvrılan bir ejderhayla daha da dikkat çekiyordu. Mürekkebin siyahı tenine değdikçe, kaslı elleriyle her an kurşun sıkabilecek kadar güçlü olduğunu fısıldıyordu.
Gözlerime değen hafif kıpırdama ile dizinin üzerindeki eline baktım. Kare bardağın içinde birkaç yudumluk duran, viskisini süslemekte olan buzlara baktım.
Parmakları ile bardağı yavaşça salladı.
“Demek seni gönderdiler.”
Sesi kinle ve alayla doluydu. Boğazından çıkan hırıltılı ses, odayı doldurdu. Onu adeta dikizlediğimi anlayınca içime kaçmış olan sesimi bulmaya çalıştım.
Beni kim göndermişti?
Ne diyordu bu adam?
“Affedersiniz ama karıştırıyorsunuz sanırım,” dedim, kısık çıkan sesime içimden küfrederek bedenimi tamamen ona doğru çevirdim. “Siz kimsiniz onu bile bilmiyorum.”
Başını öne doğru eğmesi ile dudaklarının kıvrıldığını gördüm. Odanın havası iyice gerilmemi sağlıyordu.
“Hakan…Senin yapacağın işi sikeyim…” dedi, sırtını öne eğerek bakışlarını yüzüme dokundurdu. Odanın ışığından yüzümü oldukça net gördüğünden emindim.
Hakan da kimdi?
Bu adam kesin beni biri ile karıştırıyordu.
“Benim kim olduğumu biliyor musun,” dedi kaşlarının altından bana attığı bakışlar ile bedenim buz kesti. “Köstebek?”
“Hayır, sizi tanımıyorum.” diye açıklama yaptım. Beni birileriyle karıştırdıkları kesindi. “Bakın bir yanlış anlaşılma oldu herhalde, ben aradığınız kişi değilim.”
Bakışlarını gözlerime dikti. Adeta içimi okuyan bakışlarından gözlerimi çekmek çok zordu.
Yüzüne vuran loş ışıktan öne doğru çıkan keskin hatlar, çenesinin altındaki gölgeden yükselen ince gülümsemeyle birleşince, bedenim gerildi.
Gözlerime kenetlediğinde, içimde bir zelzele meydana geldi. Yosun tutmuş irisleri ile gözlerime bakınca nefes almayı unutuyordum. Gergindim, korkuyordum ve hemen bu odadan çıkmak istiyordum.
“Adın ne?”
Rahatça parmakları arasında tuttuğu bardağı kafasına dikerken, normal bir cevap bekliyormuş gibi gözlerimin içine baktı. İnce buzun üstünde yürüyormuş gibi hissediyordum. Verdiğim her cevap beni bu odaya mahkum bırakacaktı.
Bu adam kimdi bilmiyordum ancak tehlikeli biri olduğu belliydi. Ben ‘kötüyüm’ der gibi bağırıyordu. Ona gerçek adımı söylersem başım derde girerdi.
“Alev.”
Aklıma gelen ilk isim bir anda dudaklarımdan döküldü. Alev’in ismini verdiğim için pişman olsam da, onun gibi bu isme sahip birçok insan vardı; bu yüzden ayrıtlara takılmadım.
“İsmini hatırlaman zamanını mı aldı?”
Bardağı yan tarafa doğru bırakırken tedirgin oldum. İç çekerek, göğsümü şişirdim. “Bakın ne oluyor anlamıyorum ama beni zorla tutuyorsunuz burada-”
Oturduğu yerden kalkması ile sözlerim yarım kaldı. Aniden boyumun neredeyse iki katı büyüklüğünde gölgesi ile karşılaşınca ürkmedim desem yalan olurdu.
İrkildiğimi belli etmek istesem de, bedenimin gerildiğini anladı. Küstah ve alaycı bakışları beni baştan ayağı incelemeye başladı. Tüylerim diken diken oldu. aldığım her nefes iğne gibi batıyordu boğazıma.
Buradan hemen çıkmalıydım.
“Burası benim mekanım.”
Üsten konuşan sesi ile gözlerimi, gözlerine kenetledim. Bakışlarının içinde yanmakta olan yosunlar gözlerimle buluşunca geri adım atmak istemedim. “Davet edilenlerin arasında yoksun.”
“O zaman niye içeri alındım?” dedim, kendimden beklemediğim bir cesaretle sorusuna soruyla karşılık verdim. “Görevliler beni almayabilirlerdi?”
Tek kaşı derince çatıldı. Havaya diken kaşının ucu, soru sormamı hoşnut bulmamış gibiydi. “Bir köstebeğin inime sızacağını biliyordum, o yüzden izin verdim.”
“Buraya sevgilim için geldim.” dedim yutkunarak, eğer geri adım atarsam daha çok üzerime gelecekti. Bu yüzden korkusuz görünmeliydim.
“Sevgilin?”
Sorgularcasına baktığında çenemi dikleştirdim ve başımı biraz yukarı kaldırdım. Aramızda üç uzun adımlık mesafe vardı; yine de boyu uzun olduğu için kafamı kaldırmak zorundaydım.
“Adı ne sevgilinin? Buradaki herkesi tanıyorum.”
Ah, evet… Şimdi batmıştım.
Ona Berk’in adını verirsem benim gibi başı belaya girebilirdi. Az önce söylediğim yalan da ortaya çıkardı.
“Oktay.”
Umarım Oktay diye birini tanımıyordur… Yoksa yandığımın resmiydi.
“Oktay?” dedi, parmaklarını sakalına doğru uzattı ve tırnaklarını hafifçe kısa sakallarının arasından geçirdi. Gözlerim bir anlığına elinin üstündeki dövmeye kaydı. Bilek kısmından gömleğin içinde kaybolan çizgileri izledim.
Evet emindim.
Bir ejderhaydı.
“Oktay… O şerefsiz senin için biraz büyük değil mi?” diye sorunca gözlerim hızla yüzünü buldu. Benimle eğlendiği belliydi, gözlerinin kısılmasından ve alayla konuşmasından anlamıştım.
“Aşkın yaşı olmaz beyefendi; yani anlayacağınız sevgilim için buradayım. Beni bekliyor olmalı, gitmem lazım.”
“Burada; şuan benim mekanımda mı?”
“Evet, evet burada.” diye gergince gülümseyip parmaklarımla saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Kalbimin küt küt atan vuruşlarını görmezden geldim. Mideme giren garip kasılmalar ile zar zor ayakta durabiliyordum.
Dudaklarından düşen homurtu ile başını eğdi. Sağ elini kumaş pantolonunun içine yerleştirdi; diğer eliyle burnunun kenarını aşındırıp yüzündeki o alaycı bakışı sildi. İrislerinde aniden beliren yırtıcı açlıkla duraksadım.
“Oktay diye biri burada.”
Evet, öldüm. Üstüme kum dökebilirsiniz.
Üstüme doğru bir adım attı. “Adın da Alev değil.”
Selam okunuyor şuan…
“Son bir kez soruyorum ve ben sorularımı tekrar etmeyi sevmem.” dedi, bedeninin gölgesi üzerime düşünce kasıldı. Ayaklarım bir zincirle olduğum yere hükmetmişti sanki beni. Kımıldayamıyordum.
“Kimsin sen?”
Dudaklarından çıkan soru, celladın ölüm korkusu ile beklemekte olan mahkuma vuracağı son darbe gibi çıkmıştı. Öyle çaresiz hissediyordum ki, bu çaresizliği içimden atmak için şuan her şeyi yapabilirdim.
Titreyen bakışlarımı ondan çekmek üzereydim ki, çenemi kıskıvrak saran parmaklar ile yüzümü sertçe yüzüne doğru çekti.
Dokunuşunu kavrayamamışken bedenim öne doğru savruldu. Yüzümü o kadar sert çekmişti ki, çene kemiklerimin ağrıdığını hissettim. Gözlerim irice açıldı, yüz hatlarım yanmaya başladı.
Gözlerim, acımasızca gözlerime bakan adamın bakışlarında kayboldu. İrislerinin içindeki yansımama baktım. Korkmanın sırası değildi. Şuan geri adım atamazdım.
“Size söyledim. Aradığınız her neyse, ben o değilim.”
Söylediklerim hoşuna gitmedi. Yüzünü çepeçevre saran çene kasları hareket etti. Elmacık kemiklerini oynatarak, dişlerini birbirine vurdu.
“Şansını kaybetmek üzeresin köstebek.”
“Ben köstebek falan değilim; bırakın beni!” dedim, elimi elinin üzerine koydum.
Parmaklarını çenemden çekmek istedim ancak baş parmağının çenemin ve dudağımın arasındaki çukura bastırarak baskı uygulamaya devam etti. Alt dişlerimin acıdığını hissettim. Tenim kesinlikle kızarmıştı.
“O sesini kıs.”
“Kısmazsam ne olur? Kimsiniz ya siz? Kim oluyorsunuz da bana işkence ediyorsunuz?” dedim dayanamayarak kolunu çekmek istedim ancak güçlüydü. Bedeni, bedenimin hareketlerini kısıtlayabilecek güçteydi.
Çenemdeki baskı bir anda yok oldu. Kollarımı tutarak beni sertçe kapıya yasladı. Arkamdaki kapıya toslayan sırtım ile acıyla yüzümü buruşturdum. Gözlerim acıyla kısıldığı sırada elini duvara yasladı.
Üzerime eğildi, bedeninin sıcaklığı bedenimin üzerine sindi. Kolunu kapıya yaslaması ile kişisel alanımı işgal etmeye başlayınca; öfkeyle soludum.
“Çekilin!”
“Sana o sesini kıs dedim, şeytan.”
Önce köstebek; şimdi şeytan olmuştuk iyi mi?
“Beni susturamazsınız, bırakın dedim!”
İnatla yüzüne öfkeyle bağırdım; elimi kaldırıp ona iteceğim sırada parmaklarını saçlarıma dolayıp yüzümü sertçe kendine doğru çekti. Ellerimi hızla omuzuna koyup onu itmeye çalıştım.
Ani yakınlık ile neredeyse kafalarımız birbirine değecekti. Kalbim bu yakınlıkla tepetaklak olurken; aklım tahtından edilmişti. Parmaklarının arasına dolanan kızıl saçlarımı çekiştirmeden tehditkarca konuştu.
“Seni öyle bir sustururum ki, inan bana şeytan; fısıltını bile duyamazlar.”
Yutkundum.
Sert ve yoğun sesi ile boğazım düğümlendi. Böyle bir şeyden nefret etmeliydim. Beni zorbalayan bu adamı itmeli ve tokadı basmalıydım ancak hareketlerimi kısıtlayan bu adama karşı yapabildiğim tek şey gözlerinin içine bakmaktı.
“Benim fısıltımı bile bastıramazsınız.” dedim, kısasa kısas yaparak cevabını verdim.
Yüzüm yüzüne doğru kalkmış; gözlerim gözlerine kilitlenmişti. Burun deliklerimden içeri giren sigara ve erkeksi kokusu ciğerlerime doğru indi. Benden yaşça büyük olduğu belliydi; sert, hırçın ve öfkeli bir adam olduğu da barizdi.
“Deneyelim istersen küçük şeytan…” dedi dolgun dudaklarını harekete geçirerek zümrüt gözlerini kıstı. “Seni buraya gönderten o Hakan itinden başlayalım.”
“Hakan kim tanımıyorum diyorum size! Anlamıyor musunuz?” dedim; başımı oynatmaya korkuyordum. Saçlarım parmaklarının arasında tutsaktı. Geri çekilirsem fena çığlık atardım.
“Pezevenk senin gibi birinden etkileneceğimi düşünmüş. Piç, beni kendiyle bir tutuyor.” dedi kendi kendine. Hakan denen adam kimse; buna düşman olduğu aşikardı. Beni de onun gönderdiğini düşünüyordu.
“Pardon? Seni etkilemek isteyen kim?” dedim alaycı bir tonda sinirle gülerek. “Tipim değilsin, ayrıca benim sevgilim var.”
Zümrüt gözlerinin içinden akan ateş; bedenime doğru yayıldı. Dudaklarımdaki gülümseme ufak ufak yok olurken; dişlerini sıktı. “Sevgilin varken bedeninin başkasına satacak kadar ucuzmuşsun.”
Ne diyordu bu adam? Ne satması?
“Ne diyorsun sen be? Ne ucuzu? Sen bana hakaret edemezsin! Seni baştan çıkardığımı mı düşünüyorsun? Hah! Sen kimsin de ben seni baştan çıkartacağım?” dedim, sinir küpü olmuş bir vaziyette bağırdım.
“Bağırma. Kulaklarımı siktin.”
“Kart horoz! Git de yaşına, başına bak! Seni baştan çıkaracağıma genç ve yakışıklı birini baştan çıkartırım daha iyi.”
Söylediklerim sinirle ve ani; düşünmeden söylenen sözlerdi. Dudaklarımdan ayrılan her sözde kararan bakışlarından; iyi şeyler olmadığını anlamıştım. Her sözüm gururuna batmış olmalıydı ki, yüzü kasıldı.
Yüzünün aldığı şekil ile neredeyse kahkaha atacaktım. “Kendini o kadar önemseme.”
Saçlarımı tutan parmaklarını sıkılaştırdı; baş parmağını boynuma değdirdiği an ürperdim.
“Sınırlarını zorlama.” diye fısıldadı.
Parmakları hala saçlarımın arasındaydı. Beni yakınında durmam için zorluyordu. Geri çekilmek istesem de ayaklarım yere mıhlanmıştı. Olduğum yerde durmaktan başka hiçbir şey yapmıyordum.
Onu itmem ve buradan kaçıp gitmem gerekiyordu ancak bakışlarına saplanıp kalmıştım. Gözlerine mahkûm olmuş gibiydim.
Ama asıl mahkûm olan, sanırım içimde kıpırdayan o delice histi.
Berk’e karşı hissedemediğim tek bir his, bir anda çığ gibi üzerime düşmüştü.
İçimde beliren endişe; karşımdaki adam yüzünden duyduğum korku değildi. Bunun sebebi duygularımın ilk defa bu kadar yoğunlaşması ve Berk’e zerresini hissetmediğim sıcaklıktı.
Siktir.
Ben hapı yutmuştum.
İrisleri titreyen göz bebeklerimi izliyordu. “Zorlarsam ne olur?” dedim, cılız bir şekilde dudaklarımdan düşen sözcüklerden bir an olsun pişman olmadan kararlılıkla gözlerinin içine baktım.
Kirpikleri kıpırdandı. İnce, inci gibi işlenmiş uzun kirpikleri hayran olasıydı. Yüzünün çerçevesini izlerken nefes dahi almadığımı fark etmemiştim. Dudaklarımı birbirine sürttüğüm sırada yüzünü bana doğru yaklaştırdı.
Burnuma çarpan burnunun ucuyla gözlerim ardına kadar açıldı. “İnan bana bilmek istemezsin küçük şeytan.” Sesi, beni tehlikeye çekmek ister gibiydi. Birbirine bastırdığım dudaklarım her an açılıp, ‘bana göster’ diyebilirdi.
Sesli bir şekilde yutkundum; alt dudağımı kıpırdattığım sırada bakışları burnumdan dudaklarıma doğru düştü. Boynuma sürtünmekte olan parmağı; ateşten kopup tenime değen bir kıvılcım gibiydi.
Siktir, beni öpecek miydi?
Bel boşluğuma dolanmış kolu ile karnım gövdesine sarılıydı. Ellerim onu itmek için kollarının üstündeydi ancak kıpırdamıyor; onu itmiyordum. Onun ise saçlarıma sarmış olduğu parmakları boynuma sürtünüyordu. Yüzüm hafifçe yüzüne doğru kalkık duruyordu.
Bedenimi sarmalayan sıcaklık; yüzüme yayılıyordu.
Bu adam beni yakıyordu.
Ben yanıyordum.
Bu nasıl bir histi?
Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya devam ederken; neden şiddetle çarptığını unutmuş gibiydi. Aklımın durduğunu hissettim. Daha henüz kendime gelememişken arkamdaki kapının çalınması ile göğsüm şiddetle yükselip alçaldı.
Ciğerimde uzun süredir tutmakta olduğum nefesi hızla verirken; bakışlarımı ondan kopardım. Beni izleyen ve gözlerini dahi kırpmayan adam bakışlarını kapıya dikti.
“Abi, bir sorun var. Gelmen lazım.”
Kapının ardında konuşan her kimse onu çağırıyordu. Seslice yutkundum ve onu ittim. Aceleyle silkelenip, ona işaret parmağımı kaldırdım.
“Beni tutmaya hakkın yok. Bırak beni yoksa seni gebertirim duydun mu? Bırak beni!”
Ona doğru savurduğum, salladığım parmağıma baktı. Ters bakışları ile sarsılan yüzü neredeyse büzülecekti. Ona ciddi gelmeyen tehdidimi gülünecek bir şey gibi görüyordu.
“Bekle, geldiğimde beni gebertmeni istiyorum.”
Bu da ne demekti?
Anlamsızca yüzüne baktığım zaman dudağının ucunu kıvırdı. Yüzüne yayılan sırıtış; kimin şeytana daha çok benzediğini gösteriyordu. Bu adam tehlikeliydi ve eğer bu odadan çıkmazsam bana hiç iyi şeyler olmayacaktı!
“Bana olanları anlatırsan belki seni bırakırım küçük şeytan.”
Şeytan seni yamultsun inşallah!
“Buradan ayrılma.”
“O ne demek ya?”
Yanımdan hızla geçen adama bakakaldım. Kapıyı açması ile dışarı çıkması bir oldu. Yüzüme kapanan kapıyla kendime geldim. Sadece on dakikada başıma gelmeyen kalmamıştı.
Tanımadığım bir adam tarafından tehdit edilmiş, savrulmuş ve randevulaşmıştım?
Evet, benim büyük başarım…
“Buradan çıkmam lazım. Hemen çıkmam gerekiyor.”
Etrafa bakınıp durdum. Kapıdan beni çıkartmazlardı. O adam gelmeden gözden kaybolmam gerekiyordu. “Ne yapacağım?”
Gözüm balkona kaydığında aklıma bir fikir geldi. Hızlı adımlarla balkon kapısına doğru yürüyüp kapıyı açtım. Kapının açılması ile neredeyse havalara uçacaktım. Balkona çıkmam ile hızla aşağı baktım.
Zemin katın bir üst katında olduğumuz için şanslı sayılırdım. Yerden çok yüksekte değildim. Bu yüzden balkona doğru sarkan ağaçtan aşağı inmem mümkün olabilirdi.
“Berk! Seni öldüreceğim. Allah’ı bu başıma gelenler ne ya?” dedim, söylenerek aceleci adımlarla ağaca doğru uzandım.
Ağacın dalına dikkatle ayağımı atarak bedenimi tamamen bıraktım. Dikkatli bir şekilde tutunarak ağacın gövdesine doğru ilerledim. Arkaya bakmayı ihmal etmeden ağacın gövdesine tutunarak aşağı inmeye çalıştım.
Ah, Berk!
Öldüreceğim seni, diye söylenerek sıkıca tutundum.
Arka kısımda olduğum için etrafta kimse yoktu. Ağacın ön yüzünde; duvarların önünde duran iki koruma vardı. Onların da sırtları bana dönük olduğu için bir sorun olmayacaktı.
Saçlarım dallara takıla takıla aşağı doğru tırmanmaya devam ettim. Yüreğim ağzımda ata ata topuklarım zemine değdi. Utanmasam bu heyecanla zemini öpecektim.
Hızla yere ulaşarak korumalara görünmeden duvarın etrafından dolandım ve diğer tarafa geçtim. Sanki mekanın içinde değil de; mekanın dış duvarının arkasında yürüyen sıradan biri gibi kaldırıma geçtim.
Yeliz’in arabasını park ettiğimiz kısma koşturarak giderken kızların arabanın kenarında beni beklediklerini gördüm.
Yeliz beni görünce kulağına yaslamış olduğu telefonu indirdi. “Neredesin sen ya? Sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyorum!”
“Hemen gidelim, yolda anlatacağım.”
“Ne oluyor?” dedi Esin ancak ben hızla arabaya binerek oturduğum zaman beni takip etmek zorunda kaldılar.
Yeliz arabayı çalıştırarak bana baktı. “Ne oldu? Ne bu halin? Nefes nefese kalmış gibisin.”
“Hiç sorma, o salak yüzünden başıma gelmeyen kalmadı! Mekanın sahibi beni casus sandı.”
“Ne?” dedi arka koltuktan Esin. Öne doğru eğilerek bana bakmaya çalıştı. “Sen onun yanında mıydın?”
“Evet, beni zorla alıkoydu. Mekanında köstebeklik yaptığımı düşünmüş; onunla konuşmaya çalıştım ama beni dinlemedi.”
“Seni veya bizi onlardan biri sanmaları çok normal. O ortama hiç uymuyorduk, kıyafetlerimize bak…” dedi Yeliz, yola odaklanırken eliyle üstünü işaret etti.
O mekanda göze çok batmıştık. Berk’in gideceği yerin bir otel olacağını düşünmüştüm; bu yüzden giyinmek saçma gelmişti. Ben nereden bilebilirdim ki böyle bir mekana geleceğini?
“Nasıl çıktın?” dedi Esin.
Başımı ona doğru çevirip gülümsemeye çalıştım. “Kaçtım.”
“Ne?”
“Ne, ne? Adam beni bırakmayacaktı. Beni genelevde çalışan biri sandı. Kaçmasaydım da yatsa mıydım adamla?”
“Berk hak etmiş olurdu aşkım, o yüzden yatabilirdin.”
“Esin!”
“Aman ya… Desene şimdi o adam seni arayacak.”
Aramazdı.
Aramazdı değil mi?
Benden şüpheleniyordu. Ben kaçarak onun şüphelerini daha da arttırmıştım. Ne de olsa casus değilim diyen kız bir anda ortadan kayboluyordu… Allah’tan onunla bir daha karşılaşmayacaktım.
Yoksa nasıl bir açıklama yapabilirdim ki?
“Arayacağını sanmam. Adımı sorduğunda yalan söyledim. Hakkımda hiçbir şey bilmiyor.”
Ya öğrenirse?
Aklımın ucundan fısıldayan şeytan, beni ürküttü. Böyle bir olasılığın var olma ihtimali bile beni tedirgin ediyordu. Odadan kaçmasam beni bırakmayacaktı; kaçtığımı öğrenince de peşime düşecekti.
“O zaman bulamaz. Sen endişelenme. Oradan çoktan uzaklaştık. Bizi artık bulamaz.”
Yeliz’in içimi rahatlatmak için söylediği sözler ile camdan dışarı baktım. O an sırtımın ürpermesi ile elimi boynuma yerleştirdim. Tenim; birkaç dakika önce boynuma vuran dokunuşunun sıcaklığını hissetmesi ile kasıldı.
Parmağının sürtündüğü kısımda dalgınca parmağımı gezdirdim.
Sıcaktı.
**
İKİ AY SONRA
Koşturarak spor salonuna girerken kalbim göğüs kafesimden çıkmak üzereydi. Ellerimi dizlerimin üzerine yerleştirerek eğildim ve nefes alıp verdim. Dersten aceleyle çıkıp spor salonuna koşmak oldukça zordu.
“Öleceğim galiba!” diye soluk soluğa konuştum.
Gözlerim spor salonunun merdivenlerine takıldı. Sızlanarak çantamı tekrar omuzuma atıp aceleyle yürüdüm. Saçlarımın nemlendiğini ve ıslandığını hissettim. Hava ılıktı ama koştuğum için ister istemez terlemiştim.
Spor salonun kapısından içeri girdiğim anda gördüğüm kalabalıkla duraksadım. Bugün basketbol turnuvası yapılacaktı ve Berk, takım kaptanıydı. Bu yüzden bu maçı kaçırmamam gerekiyordu.
Berk, çok iyi bir basketbolcuydu. Hayali bu spor ile meslek edinebilmekti. Bugün yapılacak turnuva ise yarı final maçlarından biriydi. Dersim olacağı için ona gelemeyeceğimi söylemiştim ama bu bir yalandı.
Çünkü ona sürpriz yapmak istemiştim.
Bugünkü maçı kazanacağından emindim. Mutlu olması için de maç sonu ona ufak bir hediye hazırlamıştım. Bunu seveceğine emindim.
Aramız bu sıra bozuktu çünkü ders çalıştığım için bana kızıyordu. İnsan ders çalıştığı için sevgilisine kızar mıydı hiç?
Sürekli aktiviteler yapmamız için beni dışarı çağırıyordu ama bunu istemiyordum. Halletmem gereken işler vardı. Onu reddettiğim için bana kızmıştı. Neredeyse üç gündür doğru düzgün konuşamıyorduk.
Kendimi affettirmek istiyordum.
Berk, tüm sınav haftalarımda bana yardımcı olmuştu. Bunu bir minnet olarak kendime görev edinmiştim. Ufak da olsa benim tarafımdan mutlu olmaya hakkı vardı. Kızlar bana ona soğuk davrandığımı söylediklerinde çok düşünmüştüm.
Belki de ona fazla yükleniyordum. Aşk diye bir şey yoktu. Berk’ten hoşlanıyordum ama bu derin bir his değildi. Aşkın peşine düşerek elimdekini kaybetmek istemiyordum.
Spor salonuna girdiğim anda kulaklarımı çığlıklar doldurdu. Maçın son sayısı alınmış; herkes zaferle bağırıyordu. Gözlerim skora değdiğinde gülümsedim. Maçı alacaklarından emindim; ki öyle de olmuştu.
Gözlerim kalabalığın içinde Esin’i aradı. Tribünlerin en üst sıralarından birinde oturduğunu söylemişti. Tarif ettiği alana baktığımda yanında Alev ile birlikte ayakta tezahürat yaptığını gördüm.
Hızlı adımlarla koşarak kalabalığın arasına karıştım. Birkaç kişiyi ittirerek kabalığı aştım ve Esin’in yanına yaklaştım.
“Kazandılar mı?”
Esin beni görünce heyecanla çığlık atıp sarıldı. Gülerek karşılık verip geri çekildim. “Seninki yine şov yaptı. Bir sürü sayı aldı.”
Kıkırdayıp geri çekildim. Sahanın tam ortasında bir kargaşa hakimdi, Berk’i göremedim. “Alacağına emindim. Çok stresliydi.”
“Geç kaldın, maçı kaçırdın.”
Alev’e bakıp gülüşümü bozmadan konuştum. “Ama yine de geldim. Hem bu seni hiç alakadar etmez.”
Esin kıkırdayıp, kulağıma fısıldadı. “Memati Baş.”
Ona güldüm. Alev eşyasını alıp yanımızdan kalkınca omuz silktim. Esin ile boşalan koltuklara oturup, kalabalığın dağılmasını bekledik. Biz maç hakkında konuşurken salon neredeyse boşalmıştı.
“Alp, şimdi geliyormuş.”
Esin telefonu kapatıp, bana baktığında başımı salladım. O sırada salonun içinde yankılanan ses ile arkamı döndüm. Yeliz elindeki paket ile bana sesleniyordu. Esin ile birlikte Yeliz’e doğru ilerledim.
Elinde tuttuğu paketi bana doğru uzattı. “Buraya sağlam getirene kadar canım çıktı.”
“Sen bir tanesin canım arkadaşım…” diye dudaklarımı uzatıp öpücük attım.
Esin ile birlikte paketi çıkardım ve pastaya baktım. Oldukça güzel, sade, çikolatalı pastaydı. Berk’in bu ufak sürprizime bayılacağına emindim. En sevdiği konsollardan birini de almıştım.
“Sen videoya çekersin değil mi?” dedim Yeliz’e.
“O iş bende. Hadi gidelim.”
“Ooo, pastalar; mumlar, hayırdır?”
Alp’in ıslığı ile gülerek pastayı ona doğru uzattım. “Yemek ister misin?” dedim, ıslak olan saçlarına bakarken.
Üzerine eşofman takımı giymişti. Saçları ıslaktı, yeni soyunma odasından çıktığı belliydi. “Yerdim ama o benim değil gibi.”
“Evet, Berk’e sürpriz yapacağım. Nerede?” diye sordum.
Alp bir anlık duraksamanın ardından eliyle arkasını işaret etti. “Soyunma odasında. Tek başına. Kapıyı açınca gösterirsin.”
“Hadi gidelim.”
Esin Alp’in elini tutarken elimdeki pasta ile alt kata doğru yürüdük. Spor salonunun soyunma odasına gitmek için koridoru dönerek odanın kapısına doğru ilerledik.
“Rüya, çok duygusuz bir sevgili olduğun için eminim Berk neye uğradığını şaşıracak.”
“Küçük dilini yutacak.” dedi Esin, Yeliz’e katılarak.
“Eminim yutacak.” diye kendi kendine konuştu Alp.
Onların ne dediklerini tam olarak anlamamıştım, çok da umursamadım. Soyunma odasının kapısının önünde durup Yeliz’e baktım. Telefonunu çıkarmış, kaydı almaya çoktan başlamıştı.
“Çekiyor musun?” dedim, gerginlikle.
Telefon kapıya doğru çevriliydi. Berk kapıyı açtığı an elimde pasta ile beni görecekti. Onu mutlu etmek istediğim için biraz heyecanlıydım.
“Evet, sen şu tarafta dur ki, kapı açılınca kamerayı size çevireyim.”
Başımı salladım, yan tarafa geçip durduğumuzda Alp’e baktım. Telefonu cebinden çıkartıp Berk’i arayacaktı ve yukarı çağıracaktı. Berk çıktığında da sürpriz ile karşılaşacaktı.
“İyi adamdı.” diye kendi kendine konuşan Alp’e baktım.
“Ne dedin?”
“Hiç.”
Telefonu elinde döndürdü. Kilidi açıp Berk’i aradı ve telefonu kulağına yasladı ancak beklediğimizin aksine içeriden bir zil sesi gelmedi. Telefonu sessizde miydi acaba?
“Senin telefonun mu çalıyor?”
Kapıya yakın duran, kapının ardından gelen ses ile duraksadım. İçeriden bir kız sesi geliyordu ve bu ses tanıdıktı. “Ahh! Açmayacak mısın?” diye çıkan inilti ile beynimden vurulmuşa döndüm.
Alp telefonu kulağından çekti. Bana üzgün gözlerle bakarken, dudaklarım şaşkınlıkla aralandı.
“Siktir et, bana odaklan sen.”
Bu, Berk’in sesiydi.
Kapının ardından gelen inleme sesleri ile Yeliz ve Esin bana doğru baktılar. Beynim algılamayı unutmuş; kaskatı kesilmişti. Kapının arkasında beni aldatanın Berk olduğuna inanamıyordum.
“Ah, evet Berk! Evet sevgilim…” diye iniltiler devam etti.
Boş koridorun ortasında dört arkadaş ayakta duruyorduk. İkisinin iniltisi kulaklarımı uğuldatıyordu.
“Ahh…”
Berk’in iğrenç inlemesini duymak midemi bulandırmaya başladı. Midemdeki yakıcı hissin boğazıma doğru yükseldiğini hissediyordum. Esin, yüzümdeki ifadeye bakıp daha fazla dayanamayarak kapıya doğru ilerledi.
Ayağı ile sertçe kapıya vurdu. “Yeter be! Sizin iğrenç çiftleşmenizi duymak zorunda mıyız biz?” diye cırlaması ile tüm koridor inledi.
Kapının ardından gelen hışırtı sesi ile dişlerimi sıktım. O pezevenk, o şerefsiz beni aldatmıştı. Hem de tüm anına şahit olmamı isteyerek…
Bende bir aptal gibi onu mutlu etmeye çalışıyordum. Ne yazık… Ne kadar yazık…
Birkaç saniyenin ardından şiddetle açılan kapı ile Berk’i gördüm. Üst bedeni çıplak, alt bedenine hızla geçirmiş olduğu eşofman altı ile kapıya bakakaldı. Yüzüne tutulan telefonu gördü; ardından bakışları beni buldu.
“Rüya…” diyen kısık sesi midemi bulandırdı.
“Yok artık!”
“Çüş bee…”
Adımdan ilk defa iğrendim.
Alev ve Berk neredeyse yarı çıplak bir şekilde karşımda duruyorlardı.