11. BÖLÜM: İNCE ÇİZGİ

967 Words
Nera Koral anlatıyor… 🔅 Bazı insanlar hayatına sıcaklıkla girer. Bazılarıysa tehdit gibi. Kafedeki adamın kim olduğunu merak etmemek mümkün değildi. Merak, bende hiçbir zaman masum bir duygu olmadı; daha çok bir refleks gibiydi. Eve döndüğüm ilk gece, adını bilmeden izini sürdüm. Kafe zaten ipucu vermişti. Eski bir hayat, bırakılmış bir meslek, soba başında yeniden kurulan bir düzen… Çok parası yoktu ama borcu da yoktu. Bu, nadir bir özgürlük biçimiydi. Hayatından kaçmamıştı. Hayatını değiştirmişti. Bu bilgi içimi rahatlattı. Ve rahatsız etti. Çünkü temiz olan şeyler, benim dünyamda her zaman kırılgandır. Sonra diğer insanlar için sıradan benim için görev başlangıcı olan bir gecede babamın evinde bir davet verildi. Babamın evinde verilen davetler hiçbir zaman gerçekten davet değildir. Oraya gelen herkes, bir sebeple çağrıldığını bilir; bilmeyenlerse sezgileriyle susmayı tercih eder. O gece de öyleydi. Masa kusursuzdu. Işık ayarlıydı. Şaraplar pahalı ama gösterişsizdi. Babam ayrıntıları sevmezdi; ayrıntıları kontrol etmeyi severdi. Adam geldiğinde bunu hissettim. Kapı açıldığında odanın havası değişti. Ne ses yükseldi ne bakışlar kaydı. Ama herkesin omuzları fark edilmeden sertleşti. Bazı insanlar içeri girer. Bazıları içeri yerleşir. O ikincisindendi. Adını söylediler. Soyadını söylemediler. Zaten gerek yoktu. Babam tokalaştı. Gülümsedi. Gülümsemesi ev sahibinindi, ama gözleri ortağın gözleriydi. Sonra bana baktı. Kısa. Uyarı gibi değil; hatırlatma gibi. Adam bana döndü. Bakışı uzundu. Ama aceleci değildi. Üzerimde gezmedi. Sanki beni bir eşya gibi incelemek istemiyordu; bir alanı ölçer gibiydi. Kaç adım, nerede durur, ne kadar yaklaşılır… Bunu tartıyordu. “Demek Amerika,” dedi. Sesini alçaltmadı. Yükseltmedi de. Kendine ait bir frekansta konuşuyordu. “Demek,” dedim. Bu kelimeyi seçtim. Çünkü açıklama istemiyordu. Tepki istiyordu. Gülümsedi. Bu gülümseme bir davet değildi. Daha çok, karşılık almış birinin memnuniyeti gibiydi. Masada yan yana oturmadık. Karşılıklıydık. Bu onun tercihiydi. Yaklaşmak isteyenler önce mesafeyi sever. Mesafe, kontrol hissi verir. “Baban seni iyi saklamış,” dedi bir süre sonra. Bu cümleyi daha önce de duymuştum. Ama ondan duyduğumda farklıydı. Saklanan şeyin ben değil, başkalarının bana dair bilmedikleri olduğunu ima ediyordu. “Ben saklanmayı sevmem,” dedim. “Kimseye de bunu borçlu değilim.” Babamın kaşı milim oynamadı. Ama adamın gözleri parladı. Bu cümle hoşuna gitmişti. Çünkü karşısındaki kadının uysal olmadığını anlamıştı. Bazı erkekler bundan hoşlanır. Çünkü zorlu şeyler, onları daha güçlü hissettirir. Bana doğru eğilmedi. Ama sesi biraz daha yaklaştı. “Zor kadınlar,” dedi, “en çok yanlış anlaşılanlardır.” “Yanlış anlaşılmak,” dedim, “çoğu zaman yanlış olmaktan iyidir.” Bu sefer güldü. Gerçek bir kahkaha değildi. Daha çok, dişlerinin arasından kaçan kısa bir nefes. Beni test ediyordu. Sınırlarımı. Ne kadarını kendime ait tuttuğumu. Gecenin ilerleyen saatlerinde sohbetler dağıldı. İnsanlar gruplara ayrıldı. Babam bir noktada konuşmaların arasından çekildi. Bilerek. Alan açtı. Bu da planın bir parçasıydı. Adam ayağa kalktı. “Bahçeye çıkalım mı?” diye sormadı. “Siz içeriyi seversiniz,” dedi. Bu, bir tahmindi. Yanlış olsaydı düzeltirdim. Doğruydu. Bahçeye çıktık. Soğuk değildi. Ama serindi. Aramızda iki adımlık bir mesafe vardı. Ne yakın, ne uzak. Bilinçli. “Beni merak ediyorsun,” dedi. “Hayır,” dedim. Bu da bilinçliydi. Bir an sustu. Sonra başını yana eğdi. Bu hareket, karşısındakini küçümseyenlerin değil, yeniden hesap yapanların hareketidir. “Bu daha ilginç,” dedi. O an anladım. Beni istemesinin sebebi güzellik değildi. Sessizlikti. Karşılık vermeyen tarafımdı. Eline bir şey almadı. Bana dokunmadı. Ama varlığı, alanımı işaretlemeye devam etti. Bu, geçmişten tanıdığım bir histi. Ve içimdeki her şey, buna karşı tetikteydi. “Yine görüşeceğiz,” dedi. Bu, bir temenni değildi. Bir varsayımdı. Başımı salladım. Ne evet ne hayır… İçeri döndüğümüzde babamın gözleri beni aradı. Kısaca baktık birbirimize. O an, aramızda sessiz bir anlaşma yapıldı. Henüz kelimelere dökülmemiş, ama çoktan başlamış bir süreçti bu. O gece yatağıma uzandığımda, kafedeki soba aklıma geldi. Kitap kokusu. Sessizlik. Kimsenin benden bir şey istemediği o an. Sonra bu adamın bakışı geldi. İstemeden alan. Dokunmadan işaretleyen. İkisi arasında kaldım. Ve ilk kez şunu düşündüm: Belki de bu görev, öldürmekle ilgili değildi. Belki de mesele, kendimden ne kadarını feda edeceğimdi. Ertesi sabah babamla konuştuk. Beni çalışma odasına çağırdı. Bu demek oluyordu ki geliyor gelmekte olan… Babam, sakin bir sesle anlattı. Bu işin ilk işim gibi olmayacağını. Bunun bir geceye sığmayacağını. Bu adamın dikkatli olduğunu, hızlı zaaf göstermeyeceğini. “Yatağına girmek zorundasın,” dediğinde sesi değişmedi. Değişen bendim. Hayır demedim. Ama içimden bir şey geri çekildi. Cinayet işlemeyi kabul etmiştim. Çünkü öldürmek, benim için kontrol demekti. Mesafe demekti. Ama bir adamın yatağı… Orası benim için hiçbir zaman görev alanı olmadı. Orası, geçmişti. Parçalanmıştı. Zorla girilmişti. Ben bedenimi cinayete açmıştım, ama teslimiyete değil. Babam bunu biliyordu. O yüzden tartıştık. Bu bir bağırma değildi. İki yetişkinin, birbirinin sınırlarını tarttığı sessiz bir gerilimdi. Bana bunun bir görev olduğunu söyledi. Benim güçlü olduğumu. Gücün bazen hoş olmayan şekiller aldığını. Bu adamla bir ya da iki ay görüşmem gerektiğini, yavaşça güvenini kazanmamı, onu aceleye getirmememi… Gafil avlamamı. “İlk cinayetin kadar kolay olmayacak,” dedi. Bunu bir uyarı gibi değil, bir gerçek gibi söyledi. Odaya döndüğümde, içimde iki ayrı ağırlık vardı. Biri kalbimdeydi; hâlâ dolu hisseden, soba başındaki sessizliği hatırlayan tarafım. Diğeri bedenimdeydi; yatmak fikrinden hoşlanmayan, buna direnmek isteyen tarafım. İkisi de susmuyordu. Kafedeki adam aklıma geldi. Onun yanında bedenim bana aitti. Bakışlarım bana aitti. Kimse benden bir şey almıyordu. Bu düşünce, beni daha da zorladı. Çünkü ilk kez, bir cinayetle değil, bir ihtimalle bölünüyordum. Görevi kabul etmedim. Ama reddetmedim de. Bu, benim çizgimdi. Bir ay. Belki iki. Bu adamla “takılacaktım”. Gülümseyecek, dinleyecek, yakınlaşacak… Ama kendimden vazgeçmeden. Onu buna ben inandıracaktım. Ve o an geldiğinde, neyin daha ağır bastığını ben seçecektim. Kalbim mi? Kontrolüm mü? O gece, aynaya baktım. Gözlerimde korku yoktu. Ama tereddüt vardı. Tereddüt, benim dünyamda nadir bir şeydir. O yüzden tehlikelidir. Yatağa uzandığımda, içimdeki seslerden biri fısıldadı: Bunu yapabilirsin. Diğeri ise daha sessiz ama daha derindi: Yaparsan, bir şey eksilecek. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyordum. Ama şunu biliyordum: Bu, beni en çok zorlayacak görev olacaktı. Ve belki de… İlk kez, cinayetin kendisinden daha zor bir şey vardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD