10. BÖLÜM: MASUMİYET ARASI

534 Words
Nera Koral anlatıyor… 🔅 O kafede oturduğum süre boyunca, garip bir şekilde masumdum. Bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim ama içimde, çok eski bir yere ait bir his kıpırdıyordu; sanki bir zamanlar, hiçbir şey yapmamışken de var olabilmişim gibi… Sobanın başında, kitapların arasında, o adamın sesiyle bölünmeyen sessizlikte… Kimse benden bir şey beklemiyordu. Ne karar ne rol ne soğukkanlılık. Sadece oradaydım. Ve bu, uzun zamandır unuttuğum bir lükstü. Ama masumiyet, dışarıda kalmayı sevmez. Kapıdan çıktığım anda, soğuk hava yüzüme çarptığında, o his geri çekildi. Sanki kafede bırakılmış, içeriye ait bir eşya gibiydi. Adımlarım hızlandı. Omuzlarım tekrar yükseldi. Az önce unuttuğum her şey, yerini kusursuz bir hatırlayışa bıraktı. Ben birini öldürmüştüm. Hem de profesyonel olarak ilk; hayatımda ikinci kez. Ve bu şehir, bu sokaklar, bu beden… Hepsi bunu biliyordu. Kapının önünde durduk. “Yine gelirsiniz…” dedi. Sormadı. İstemedi. Sadece söyledi. Gülümsedim. Bu gülümseme ne bir söz ne de bir vaatti. İçimden geçen cümleyi ona değil, kendime söyledim: Eğer bir gün tekrar masum olduğumu hissetmek istersem, gelirim. Ve hemen ardından, daha karanlık bir düşünce süzüldü zihnime; ürkütücü olduğu kadar sakin: Belki de bundan sonra… hep bir cinayetten sonra gelirdim buraya. İçimi rahatlatmak, hâlâ insan olduğumu hatırlamak için. Bu fikrin beni korkutmaması, asıl korkutucu olandı. Eve döndüğümde telefonum çaldı. Babam. Beni kızı olarak seçen babam… Kürşat Koral’dı arayan. Sesi her zamanki gibiydi; ne fazla yumuşak ne sert… Kontrollü bir memnuniyetle konuştu. Leonard’ın ne kadar kötü biri olduğundan, dünyaya verdiği zarardan, temizlenen paranın kaç hayatı zehirlediğinden bahsetti. Beni bugünler için nasıl yetiştirdiğini anlattı… Sabırlı, akıllı, sessiz. “İlk iş” dedi, “çok temizdi.” Bu cümle bir aferin değildi; bir tespitti. Ve bana bir hafta izin verdi. Dinlenmem için değil. Hatırlamam için. “Kafanı topla ya da hep dağıt, bilmiyorum bu bir haftada kuşlar kadar özgürsün ne istersen onu yap işte” dedi. Ben de Bulgaristan’a gittim. Yıllar sonra ilk kez. Çocukluğumun geçtiği sokağa girdiğimde, zamanın her şeyi eşit derecede acımasızca eskittiğini gördüm. Ev… Ev artık bir ev değildi. Harabeye dönmüş, duvarları çökmüş, pencereleri boş bir çerçeveydi. İçeri girdim. Ayaklarımın altında kırılan taşlar, bir zamanlar oyuncaklarımın durduğu yerlerdi. Annemi hayal ettim. Mutfağın kapısında dururken, bana bakarken… Gülümsediğini düşündüm. Çünkü annem, bana hep öyle bakardı. Evin tüm yıkılmışlığına yılları yıktığı ruhumu da bıraktım ve çıktım. Annemin mezarına gittiğimde, toprağın başında durdum ve ilk kez güçlü olduğumu söyledim ona. Yıllarca hayatta kalmakla övünmüştüm ama bu başka bir şeydi. Artık kimsenin bana zarar veremeyeceğini, kimsenin beni savunmasız bırakamayacağını anlattım. Onu meraklandıracak bir şey daha söyledim sonra. “Anne” dedim, “ben birinden etkilenebileceğime hiç inanmadım.” Tecavüzlerin bunu benden aldığını söyledim. Güvenme ihtimalini. Yakınlık fikrini. Ama sonra… O kafedeki adamdan bahsettim. Adını söylemedim. Sadece hissettiğim şeyi anlattım. İlk kez tuhaf hissettiğimi. Ne tehlikeli ne güvenli. Sadece… sıcak. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra vedalaştım. Güzelce. Eksiksiz. İçimde yarım kalmış bir cümle bırakmadan. Bulgaristan’dan ayrılırken, geride bıraktığım şey sadece bir ülke değildi; bir ihtimaldi. Uçağın penceresinden aşağı bakarken şunu söyledim kendime: Artık Kürşat Koral’ın kızıyım. Yeniden. Bilerek. Seçerek. Ama içimde, çok derinde bir yerde, iki ses aynı anda konuşuyordu. Biri, yeniden cinayet işlemeye hazırdı. Diğeri ise… sobanın başında oturmak, kitap kokusu duymak ve o adamın sesini yeniden işitmek istiyordu. Hangisinin daha tehlikeli olduğunu henüz bilmiyordum. Ama ikisini de susturmak istemiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD