Nera Koral anlatıyor…
🔅
Benim için balo bittiğinde, şehir henüz bitmemişti.
Gecenin ışıkları hâlâ yanıyor, kaldırımlar hâlâ nefes alıyordu. Babam Kürşat’ın benim için hazırlanmış arabalarından birine bindim. Benim için cinayet onlar için doğal ölüm anlaşılmadan buradan gitmem gerekiyordu. Otopsi raporundan sonra polis şüphelenirse davetteki herkesin ifadesine elbette başvurulurdu. Ama şimdilik bu kaosa kalmaya niyetim yoktu.
Kendi evime gitmek ve ilk cinayetimin üzerine kırmızı bir şarap içip kendimi yargılamak istiyordum. Nerelerde iyiydim, nerelerde daha iyi olabilirdim ya da bu gece yaptığım bir hata var mı tek tek kontrol süzgecimden geçirecektim.
Evime yaklaşık iki sokak falan kalmıştı ki şoföre inip yürümek istediğimi söyledim. Evet yürümek istedim ve sallana sallana, topuklarımın ritmini bozmasına izin vererek yürüdüm; sanki bedenim beni bir yere değil de, düşüncelerimi benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. İçimde, az önce yaptığım şeye dair tek bir çentik bile yoktu; ne suç ne gurur ne korku… Sadece bir boşluk ve o boşluğun içinden geçip giden cümleler…
“İlk işin bitti.”
“En zor denileni atlattın!”
“Şimdi ne?”
“Ben hâlâ buradayım.”
Gibi gibi milyon düşünce ile yürüdüm.
Evime giden sokağa yaklaşırken, sanki şehir bana küçük bir mola vermek istermiş gibi, kaldırımın karşısında bir pencere yandı. Kahverengi tonlarda, dışarıdan bakınca bile içi ısınan türden bir yerdi. Camların ardında soba vardı; alevler konuşmadan anlatıyordu kendini. Kapısının önünde iki kitap rafı, pencere pervazında sararmış sayfalar, içerden sızan o tanıdık koku… Odun, kahve ve kâğıdın birbirine karıştığı bir koku…
Adımlarım yavaşladı.
Sonra durdu.
İçeri girmemek, kendime yalan söylemek olurdu.
Evde içeceğim şarap ve kendimi yargılayacağım cümleler bekleyebilirdi. Bu kafenin sıcacık havasını görse onlar da beklemek isterlerdi zaten.
Kapıyı açtığımda, sobanın çıtırtısı bana adımı sormadı. İçerideki hava, üzerimdeki geceyi söküp alacak kadar yumuşaktı. Kahverengi, tarçın ve eski kitap rengi… İnsanın kalbine dokunan türden. Bir köşe koltuğu gördüm. Geniş, yumuşak ve sanki beni bekliyormuş gibi boş…
Oturmadım.
Yerleştim.
Gözlerimi kapattım. Sırtımı koltuğa iyice verdim. Omuzlarım düştü. Nefesim, uzun zamandır ilk kez acele etmeden indi göğsüme. İçimin huzurla dolmasını istedim; sanki bir dilekmiş gibi, sessizce.
“Ne alırdınız?” dedi bir ses.
Gözlerimi açmadım. O anın huzuru dağılsın istemedim.
“Sıcak bir salep” dedim.
Sesim, sobanın yanına yakıştı.
Ayak sesleri uzaklaştı. İçeride kitap sayfalarının çevrildiğini, fincanların hafifçe birbirine değdiğini duydum. Zaman, burada başka akıyordu; acele etmiyordu.
Salep geldiğinde, fincanın sıcaklığı avuçlarımda kaldı. O an, yanımda birinin durduğunu hissettim.
“İsterseniz masaya bırakayım” dedi aynı ses. “Ama burada daha sıcak.”
Gülümsedim. Gözlerimi açtım.
Bu adam galiba kitap kafenin sahibiydi. Çünkü hiçbir burası çok kazanan bir yer değildi muhtemelen ve bir çalışan için gecenin ikisinde çalışılmayacak bir yerdi. Bu saatte burada sadece sahibi olabilir gibi geldi.
Yüzünde, insanlara bir şey satmaya çalışanların aceleciliği yoktu. Daha çok, hikâye dinlemeye alışkın birinin sakinliği vardı. Sobaya bir odun attı, sonra karşımdaki sandalyeye oturdu; izin ister gibi değil, doğal bir devam gibi.
“Uzun bir gece” dedi.
“Uzun bir hayat” dedim. Sonra güldüm. Kendime de güldüm.
Konuşmaya başladık. Önce havadan sudan. Sonra kitaplardan. Ben kendimden bahsettim; nereden geldiğimden değil, nereye gelmediğimden. O da anlattı. Bu kafenin nasıl doğduğunu, bir zamanlar bambaşka bir iş yaptığını, bir gün her şeyi bırakıp soba başında insanlarla susmayı seçtiğini…
Sobanın çıtırtısı konuşmalarımızın arasına girdi. Sessizlikler rahatsız etmedi. Tam tersine, yerini biliyordu.
Üzerimdeki elbiseye baktı. Gözleriyle değil; cümlesiyle.
“Bu kadar şık olmak” dedi gülerek, “buraya nadir uğrayan bir şey.”
“Yanlış kapı,” dedim. “Aslında baloya değil, bir masala gidiyordum. Yolu şaşırdım.”
Kahkaha attı. İçten.
“Ben de” dedi, “yanlış hayatta doğmuşum.”
Bir an için…
Bir tek an için…
İçimdeki her şey sustu.
Az önce işlediğim cinayet, uzak bir hikâye gibiydi. Bana ait ama şu an bana dokunmayan. Salebin buharı yüzüme vurdu, sobanın sıcaklığı dizlerime değdi. Göz göze geldik. Elektrik dediğin şey bağırmaz; soba gibi ısıtır.
O an, kendimi ana kaptırdım.
Gerçekten.
Mutluydum.
O kadar mutluydum ki, unuttum.
Ve o unutma hâli…
Belki de en tehlikelisiydi.
Ama o gece, bunu düşünmedim.
Sadece oturdum.
Isındım.
Gülümsedim.
Ve ilk kez, karanlıktan sonra gelen şeyin aydınlık değil, sıcak olabileceğini düşündüm.