Nera Koral anlatıyor…
🔅
Bazı davetiyeler insanın eline geçtiği anda ağırlığını hissettirir; kâğıdının kalınlığından, yazı tipinin ihtişamından değil, adının çağırdığı dünyadan. Bu balo da onlardandı. Hayır için düzenlenmiş gibi görünen ama aslında kirli paranın, suskun anlaşmaların ve görmezden gelinen cinayetlerin kristal avizeler altında dolaştırıldığı gecelerden biri. İnsanlar burada eğlenmezdi; birbirlerini tartar, ölçer, satın alırdı.
Bu yüzleri yabancı sayılmazdım. Aylar önce babam Kürşat’ın evinde verilen o gösterişli davette görmüştüm hepsini. O gece beni, büyük bir ustalıkla, hiçbir şüphe uyandırmadan tanıtmıştı:
“Kızım Nera… Uzun yıllar Amerika’daydı. Okul, sanat ve bir dünya iş için… Hayattan uzak büyüttüm. Oldukça nazlıdır” demişti.
Nazlı.
O kelimeyi duyduğumda içimde ne bir öfke ne de bir itiraz yükselmişti. Çünkü artık isimler benim için birer kılıftı; asıl olan, içlerinde taşıdıkları roldü. O gece onları izlemiştim. Ellerini sıkış biçimlerinden, gözlerini kaçırdıkları anlardan, cümle aralarındaki sessizliklerden… Kim kimi sömürüyor, kim kimin parasını temizliyor, kim hangi ölümün üzerini örtüyor; hepsi kendini ele veriyordu.
Ve onu da görmüştüm.
Leonard Voss.
Para aklamayı bir sistem, bir estetik, hatta bir dil hâline getirmişti. Bankalarla konuşur, devletlerle tokalaşır, insanların hayatlarını rakamlara çevirirdi. Onun öldüğü gece, sadece bir adam ölmeyecek; pek çok kapı kapanacak, pek çok başka kapı sessizce açılacaktı. Onun öldüğü gece, sadece bir adam ölmeyecek; milyonlarca dolar yön değiştirecekti. Bu yüzden bu görev bana verilmişti. Çünkü bu iş bağırmayacaktı. Çünkü bu iş görünmeyecekti.
Siyah giymedim.
Siyah, beklenti yaratır.
Koyu şarap rengi bir elbise seçtim; ışıkta derinleşen, gölgede kaybolan bir ton. Ne yırtmaç vardı ne de fazla iddia. Çünkü ben bakılmak değil, yaklaşılmak istiyordum. Saçlarımı toplamadım. Toplu saç mesafe koyar; ben mesafe değil, davet sunacaktım.
Üzerimde çanta yoktu.
Çanta, kaçış planıdır.
Benim planım oradaydı.
Elbisenin iç kısmında, sütyenimin kenarında saklı olan küçücük metal parça, bedenimin bir uzvu gibi duruyordu. Ne ağırlığı vardı ne de varlığı hissediliyordu. Küçük ama etkiliydi; doğru yere, doğru anda değdiğinde, her şeyi geri dönülmez biçimde susturacak kadar.
Parfümüm tek notalıydı. İnsanlar karmaşık kokuları hatırlar; ben hatırlanmak istemiyordum. Sadece yaklaşıldığında fark edilen, uzaklaşıldığında silinen bir iz yeterliydi.
Babamın adamları çoktan binadaydı. Kameralar çalışıyor gibi yapıyor, kalabalığı izliyor gibi duruyordu ama kadınlar tuvaleti… O bölüm, o gece hafızasını kaybedecekti. On üç dakika boyunca hiçbir şey görmeyecekti. Ne fazla ne eksik. Ne kadar süreceğini yalnızca ben biliyordum.
Her şey hazırdı.
Ben de bana verilen ilk işim için oldukça hazır ve istekliydim. Beş yıldır aldığım eğitimlerin hakkını verecek bir haksızlığın daha son bulması için çabalayacaktım. Dünya için küçücük bir kötülük ortadan kalkacaktı. Ama benim için büyüktü. Bana hiçbir işi küçük görmemek hafife almamak öğretildi. Belki de bundan sonraki hayatımda öldüreceğim en büyük insan bu olacak gibi yaklaştım.
Barın davetliler için ayrılmış kısmında hafif hafif içip istediğim kişi tarafından fark edilmeyi bekliyordum.
Leonard beni gördüğünde duraksadı.
Tanıdı.
“Amerika’daki kız” dedi, yüzünde kendinden emin bir gülümsemeyle.
“Baban seni iyi saklamış” diye de ekledi kadehini kadehime yaklaştırırken.
Gülümsedim.
Dişlerimle değil; gözlerimde ölçülü bir sıcaklıkla.
“Bazı şeyler saklanmaz” dedim, sesimi hafifçe alçaltarak. “Değerlenmesi beklenir.”
Güldü. Erkekler, zekâlarına hayran kalındığını sandıkları anlarda güler. Hele karşılarında sessizce dinleyen bir kadın varsa… Daha da çok.
Dans etmedik.
Dans, kalabalık demektir.
Kalabalık, kontrolü bozar.
Barda yan yana durduk. O anlattı. Ben dinledim. Gücünü, bağlantılarını, ne kadar “dokunulmaz” olduğunu… Erkekler güçlerini anlatmayı sever; farkında olmadan en savunmasız oldukları yeri açarlar. Ben hiçbir şey vaat etmedim. Sadece biraz yaklaştım. Çünkü yakınlık, en pahalı vaattir ve çoğu zaman tek başına yeter.
Tuvalet fikri ondan geldi.
Ben önermedim.
Alan bırakırsan, erkekler kendileri karar verir.
Kalabalığın arasından geçerken eli belime değdi. Durmadım. Tepki, şüphe doğurur. Sadece başımı çevirip kulağına, neredeyse fısıltıdan bile daha düşük bir sesle söyledim:
“Burada değil.”
Bu cümle, her kapıyı açar.
Bazı kapılar ise bir daha kapanmaz.
Kadınlar tuvaleti boştu.
Boş olacaktı.
Kapıyı kilitledim.
Yaklaştı. Nefesini hissettim ama geri çekilmedim. Elim, sanki elbisemi düzeltmek istermiş gibi göğsüme doğru kaydı. Hareketim yavaştı. Acele pişmanlıktır; ben pişman değildim. Sütyenimin kenarına gizlenmiş iğneyi parmaklarımın arasına aldığımda, hâlâ kendinden emindi.
Boynuna yaklaştığım an, her şey birkaç saniyeye sığdı.
İğne değdi.
İlaç girdi.
Yüzündeki ifade değişmedi. Önce hiçbir şey olmadı sandı. Sonra gözlerinin içi boşaldı. Dizlerinin gücü çözüldü. Onu tutmadım. Tutmak bağ kurar. Ben bağ kurmam.
Yere çöktüğünde hâlâ nefes alıyordu ama artık geri dönüş yoktu. Hızlı, küçük hareketlerle; kimsenin fark etmeyeceği, kimsenin şüphelenmeyeceği kadar… Vücudunun birkaç noktasında minik izler bıraktım. Ne derin ne belirgin. Sadece bir hikâye anlatacak kadar. Parmağıma bağladığım minik kırmızı ipi onun parmağına geçirdim. Bu benim işaretimdi. Her sanatçı eserinde iz bırakırdı. Ben de öyle yaptım.
‘Kalp krizi’ denilecekti.
‘Genç bir kadınla sevişmek için aldığı bir şey bedenine ağır gelmiş’ diyeceklerdi. ‘Azgın teke, su yolunda gitmiş’ de derlerdi.
Rujumu çıkardım. Aynaya baktım.
Yüzümde hiçbir şey yoktu.
Ne zafer ne pişmanlık.
Kapıdan çıktığımda balo sürüyordu. Müzik aynıydı. Kahkahalar yerindeydi. Kadehler doluydu. Leonard Voss birazdan “ani bir kalp krizi” geçirmiş olacaktı. Dedikodular hızla yayılacak, gerçek sessizce gömülecekti.
Salona geri döndüm.
Babamın adamlarından biri bana baktı. Başını neredeyse fark edilmeyecek kadar hafif salladı. Bu, tamam demekti.
Kadehimi elime aldım.
İlk büyük görevim bitmişti.
Ve fark ettim ki…
Bu geceden aklımda kalan tek şey, müziğin ritmi değil; sessizliğin ne kadar kusursuz olabildiğiydi.