8.BÖLÜM

3496 Words
Bayan Spencer, anlayışlı ve sağduyulu bir kadına benziyordu. Kuzguni siyah saçları, insanın aklından geçenleri okuyabilecek yeteneklere sahip iri mavi gözleri vardı. Kırklarının sonlarında olduğunu tahmin etmeme rağmen, bakımlı ve oldukça güzel bir kadındı. Canton dans okulunun müdüresi ve bu projenin fikir annesiydi. Yani bana anlattığı kadarıyla böyleydi. Odasına çağırıldığımda başıma çok daha kötü şeylerin geleceğini sanmıştım fakat, Bayan Spencer beni yanıltmıştı. Bana, dans okulundan beklentilerimi sordu ve ben de ona aslında ne istediğimi ve buraya gelirken neler hissettiğimi anlattım. Verdikleri eğitimi küçümsemediğimi ancak daha fazlasını istediğimi belirttim. Beni büyük bir dikkatle dinlerken, bir yandan da bazı notlar almayı ihmal etmedi. Beyaz bir ipek gömlek ve dar siyah etek giymişti. Siyah çerçeveli gözlükleriyle oldukça feminen bir havası vardı. Yine de kendimi dokuzuncu sınıf öğrencisi gibi hissetmekten alıkoyamıyordum. "Seni gayet iyi anlıyorum Ashley. Burada aradığını bulamamanın düş kırıklığını yaşıyorsun, ancak prosedürler bize bu yarışmaya belli şartlarda hazırlanmayı öngörüyor. İstediğin, sokak dansı, yanılıyor muyum?" diye sorunca kaşlarımı kaldırdım. "Evet. Bu doğru. Kalabalık ve asi bir grupla belli bir standarda tabi tutulmadan özgürce dans etmek istiyorum. Bunun nesi yanlış? İnternet sitenizdeki katılım şartlarında bunun olamayacağına dair her hangi bir bilgi yoktu." Seksi bulduğum gözlüklerini çıkartıp bana samimiyetle gülümsedi. "Doğru. Ama olduğuna dair bir bilgi de yoktu. Bu da, buraya gelirken bizim şartlarımızı kabul ettiğiniz anlamına geliyordu. Aradığın şey, yani sokak dansı için gerekli eğitmenlerimiz maalesef ki yok. Buna hiç gerek duymamıştık. Dolayısıyla elimizdeki imkanlarla yetinmek ve bu yarışmaya en iyi şekilde katılabilecek finalistler yetiştirmek zorundayız." Oturduğum koltuk rahat olmasına rağmen, rahatsız olmuş gibi kıpırdanıp, kaşlarımı çatarak öne doğru eğildim. "Peki o zaman sizin farkınız nasıl ortaya çıkacak?" dediğimde kadının yüzündeki afallamış ifadeye neredeyse gülecektim. "Bakın. Saygısızlık etmek istemem ama, bu binanın etkileyici bir tasarımı olduğu kadar, güçlü bir alt yapısı olduğuna da eminim. Bunu görmemek için kör olmak gerekir. Fakat buraya hayallerini sırtlanıp gelen insanları iyi anlayamadığınızı ve yarı yolda bıraktığınızı düşünüyorum. Düzenlenecek yarışma dünya çapında ve dans konusunda geniş bir yelpazeye sahip. Sizin verdiğiniz bu..."doğru kelimeyi bulmak için biraz düşündüm."...sınırlı eğitimle o yarışmayı kazanmamız imkansız. Bize daha çılgın bir ekip ve iyi bir kareografik tasarımcı lazım. Yani diğerlerini gördüm. Dışarıda potansiyeli yüksek harika gençler var. Neden onlara hedefler koyup yükselmelerini sağlamak yerine körleştiriyorsunuz ki?" "Gerçekten böyle mi düşünüyorsun Ashley?"dedi hayretle gözlerini açarak." Yani bizim eğitimimiz körleştrici mi sence?" Bıkkınlıkla bir iç geçirip arkama yaslandım. "Dedim ya, henüz programın tamamını görmedim. Ancak gördüğüm kadarıyla, sıkıcı ve iç karartıcıydı diyebilirim. Bir oda dolusu kanı dans etmek için kaynayan insanı saatlerce abuk bir slayt izleterek yada eski moda dans figürleri öğreterek yetiştiremezsiniz. Bir çoğumuz eğitimsiz ve dans etmeyi kendi başımıza öğrenmiş olabiliriz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da içimizde bu potansiyelin olduğuna dair kendimize güvenimiz." Bayan Spencer beni yüzünde tek bir mimik dahi oynatmadan dinlemeye devam ederken, bir an botoks falan yaptırmış olabileceğini ve bu yüzden, ifadesiz yüzünden ne hissettiğini fark edemediğimi düşündüm. "Bize bir fırsat verirseniz ve istediğimiz düzeni sağlayabilirseniz o yarışmayı kasıp kavuracağımıza eminim." dedim inatla. "Kendine güvenine hayran oldum doğrusu Ashley. Bu bursu kaybetme ihtimaline karşı bu kadar açık yürekli olman hoşuma gitti." Dediklerine inanamamış gibi gözlerim kocaman açıldı ve konuşurken sesim titredi. "Bu__bursu kaybetmek mi?"başıyla beni onayladı. "Eğitmenlerine karşı gelmen bile bu bursu iptal etmemize yeterli bir sebep. Kaldı ki, karşımda fikirlerini hararetle savunurken sergilediğin hırçın tutum da cabası." Gözlerimi bir iki kere kırpıştırıp sertçe yutkundum. Tamam. Önemli değil. Yani bu okuldaki şansımı kaybetmem, ideallerime ulaşamamamdan daha önemli değildi. Ah. Kimi kandırıyordum ki, eğer okuldan atılırsam mahvolmuştum ben. İdama giden bir mahkum gibi başım önüme düşmeden önce, Bayan Spencer'ın dudağının kenarında hafif bir kıvrılma gördüğümü sandım. Ama uzayan sessizlikten anladığım kadarıyla yanılmıştım. Beni geren uzun sürenin sonunda, "Bunu düşünmem için bana biraz zaman tanı Ashley." dedi ve anında kafamı hızla kaldırıp yüzünü araştırdım. "Ne? Yani, bu ne demek şimdi?" Ten rengi oje sürülmüş manikürlü ellerini, maun masanın üzerinde birleştirip öne doğru eğilerek, beyaz dekore edilmiş şık odasında yalnız olmamıza rağmen fısıldar gibi konuştu. "Bu şu demek. Size uygun bir eğitim sistemi kurabilmemiz imkansız, hatta şartları zorlasak bile bunun için bir süre beklemeniz gerekecek. Diğer arkadaşlarının ifadesi de seninle hemen hemen aynı yönde. Bu eğitimi ret ediyorsunuz. "dediğinde ona inanamaz gözlerle baktım. Kendinden emin bir şekilde deri koltuğunda arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı. "Eh, Canton dans okulu olarak, hayallerinizi gerçeğe dönüştürmek için buradayız, öyle değil mi? Madem ki, gerçekten istediğiniz bu değil. Elimizden gelen ne varsa, denemeliyiz."Bana göz kırptı. Yerimden bir ok gibi fırlayıp heyecanla olduğum yerde zıplamaya başladım. "Yani kalıyor muyum şimdi? Kovulmadım m?" derken küçük bir çığlık attım, fakat anında elimle ağzımı kapattım. Sevincimin çoğu okuldan atılmamış olmamdan, diğer yarısı da fikrimi kabul ettirmiş olmamdan kaynaklanıyordu. Babam görse, bu iş bitirici kimliğime kesinlikle hayran kalırdı. Bayan Spencer da sonunda dayanamayıp benimle birlikte gülümsedi. Sonra da elini kaldırıp sevinç gösterimi yarıda kesti. "Acele etme Ashley! Sana bu konuda söz vermeden önce, kurul toplantısı yapmam gerekiyor. Bu konuda tüm sorumluğu tek başıma alamam. Canton Dans okulu komite üyeleri ve tabi ki, sahibi Bay Canton ile görüşmem gerek. Ayrıca, itiraz eden grubunla birlikte dans konusunda ne kadar yetenekli olduğunuzu bize ıspatlamanız lazım. Eğer gerçekten savunduğunuz kadar iyiyseniz, bir çözüm yolu bulmak için neler yapacağımıza bakarız." Ah, şu anda bu kadını öpmek istiyordum. Yemin ederim oturduğu yerden boynuna sarılabilir ve gergin yanaklarından defalarca öpebilirdim. Fikrimizin komite tarafından kabul edilememe ihtimali olmasına rağmen, bizi destekleyecek olduğu için bile, o kadar mutluydum ki, kapının vurulduğunu bile duyamamıştım. Bayan Spencer, kaybetmediği otoriter sesiyle girin komutu verdi ve ikimiz de gelenin Deb olduğunu gördük. "Şey. Afedersiniz Bayan Spencer. Ben sadece Ashley çığlık atınca bir sorun var mı diye bakmak istemiştim?" Deb'in zenci teninde parlayan çikolata kahvesi gözleri kocaman açılmış, merakla Bayan Spencer ile aramda gidip geliyordu. "Sorun yok Bayan Hawkins, Bayan Miller ile konuşmamız bitmişti zaten." Bayan Spencer'a elimi uzatıp teşekkür ettim ve hızla eşyalarımı alıp odasından çıktım. Collin ve bir kaç öğrenci daha kapının önünde benim çıkmamı bekliyordu. "Eee? Ne Konuştunuz Ash, söylesene?" dedi Collin merakla. Moralim bozukmuş gibi yaptım, ama gülünce bu konuda pek başarılı olamamıştım. Bana kuşkuyla bakan gençlik sabırsızca benden bir cevap bekliyordu. "Sanırım bize bir şans vermeyi kabul ettiler. Yani istediğimiz şekilde eğitim alabilmemiz için." dediğimde gruptan bir çığlık koptu. "Bu harika bir haber." dedi Deb ve anında boynuma sarıldı. Daha yeni tanışmamıza rağmen ona ve Collin'e hemen ısınmıştım. İkisi de cana yakın ve samimi kızlardı. "Henüz sevinmek için erken sayılır. Ama yine de umut var." dediğimde yüzlerinde eski neşelerinden bir şey kaybetmemişlerdi. "Olsun." dedi Collin sevinçle. "Yine de bunu kutlamalıyız." "Burada neler oluyor? Neyi kutluyorsunuz?" Tanıdık sesle, irkilip arkamı döndüğümde Kevin'ın kalabalığı yararak yanımıza gelmeye çalıştığını gördüm. Onun burada ve bu yakışıklılıkla ne işi vardı şimdi? Basit bir gri tshirt ve eskimiş bir kotla bile GQ dergisinden fırlamış gibi görünmesi bence haksızlıktı. Deb ve Collin aynı anda sesli bir iç çekti, ama onları duymazdan geldim. Yataktan yeni çıkmış gibi görünen saçlarıyla, insana parmak ısırtan kahrolası bir çekiciliği vardı adamın. "Kevin? Burada ne arıyorsun?" dedim merakla. Sesimin titrememesine özellikle dikkat etmiştim. Şu an kalbimin çarpıntısı içinse yapacak hiç bir şeyim yoktu. Kevin'ın yüzü de vücudu kadar gergin görünüyordu. Bana cevap vermeden önce, kaş çatarak çevremdeki kalablığı süzdü. "Buraya seni almaya gelmiştim, ancak danışmadan ilk günden olay çıkardığını ve müdürün odasına çağırıldığını öğrendim. Tekrar soruyorum burada neler oluyor?" Deb, "Bu yakışıklı kovboy da kim?" diye kulağıma fısıldadı, ancak öyle sesli fısıldamıştı ki, herkes duymuş ve gülmeye başlamıştı. "Kuzeniyim."diye sertçe cevapladı onu Kevin. Ben de hemen," Üvey kuzenim."diyerek bastırdım. Kevin, gözlerini devirmemek için kendini zor tutuyordu. "Bir sorun yok. Yani vardı ama çözüldü sayılır. Önemli değil."diyerek onu geçiştirmeye çalıştım. Kevin'ın, polis gözleri bana inanmamış gibi bakıyordu ki, beni tepeden tırnağa şüpheyle süzdü. Yine de, "Buna sevindim."dedi." İlk günden sorun yaşamana şaşırdım diyemem aslında. Belayı başına sarmakta her zaman başarılı olmuşsundur. Yine de her hangi bir sorun olursa diye telefonumu sekreterliğe bıraktım. Şimdi, hazırsan seni eve götürmeye geldim." dediğinde sinirim bir anda tepeme çıktı. Öyle ki, şu an gözlerimden alev fışkırıyordu resmen. Sakinliğimi korumaya çalışıp, içimden üçe kadar saydım. Faydası olmuştu. "Ama biz," dedim kızlara doğru dönüp bakarak. "küçük bir kutlama yemeğine çıkmak üzereydik. Keşke gelmeden önce haber verseydin, böylece benim de kendime ait planlarım olduğunu öğrenebilirdin." diyerek omuz çantamı sırtlandım ve Kevin'a ters bir bakış atarak havalı bir çıkış yaptım. "Gidelim kızlar." Deb ve Collin bana çıldırmışım gibi bakarken bir iki saniye verdiğim komutu algılayamamışlardı. Kalabalık yavaş yavaş dağılsa da bizim yaşlarımızda iki genç çocuk olanları izlemeye devam ediyordu. Kevin'ın burun deliklerinden bir boğayı andıran solukların çıktığını duydum, anında koluma yapıştı. Kolumdaki baskıcı eli, canımı yakmadan beni olduğum yere sabitlemişti. "Yemeğe başka zaman çıkarsınız. Şimdi benimle geliyorsun Ashley. Konuşmamız gerekiyor." dedi sıktığı dişlerinin arasından. Gözü kararmış gibi bir hâli vardı. Gri gözler her an patlamaya hazır fırtınanın habercileri gibiydi. Arkadaşlarımın önünde olay çıksın istemiyordum. Ona aynı sertlikle dik dik baktıktan sonra, kimsenin duyamayacağı bir sesle, "Canın cehenneme." diye fısıldadım. Kolumu elinden hılza kurtarıp yanından geçip giderken, donup kalmıştı. Tek kelime edemedi. Duvara yaslanmış yüzlerinden eğlendikleri belli olan gençlere, "Neden siz de bize katılmıyorsunuz beyler?" diye laf attım. Şimdi şaşırma sırası onlara geçmişti. Teni, Deb'le aynı renk olan siyahi çocuk bembeyaz dişleri görününceye kadar sırıttı ve yanındaki kumralın omzuna vurmadan öce, "Neden olmasın fıstık. Hadi gidelim Brad." dedi. "Harika." diye neşeyle şakıdım ve önden yürümeye başladım. Geveze olduğunu tahmin ettiğim siyahi, ders salonunda ben konuşurken arkamdan tezahürat yapan çocuktu. İsminin Ethan olduğunu ve buraya Arjantin'den geldiğini daha köşeyi dönmeden öğrenmiştim. Brad, New York'luymuş ve burada tanışmışlar. Kevin'ın arkamızdan gelip gelmediğine bakmak için deli olsam da bunu yapmadım. Küçük bir çocukmuşum gibi peşimde dolanmasına, bana dadılık yapmasına da ihtiyacım yoktu. Üstelik geldiğim ilk andan beri, beni tam bir baş belası gibi görmesine de dayanamıyordum. Eğer bana böyle davranmaya devam ederse, kesinlikle karşılığını alacaktı. Beş kişilik grubumuzla Soho adında küçük ama hoş bir kafeye gittik ve orada kendimize birer Milkshake ile yanında bol şekerli ve yağlı Donutlar ısmarladık. Full kalori deposu olduğunu hepimiz biliyorduk ancak, nasılsa bolca dans ederek bu kalorileri de kolayca yakabileceğimizi düşünüyorduk. Grubun en çok konuşanı şüphesiz, Deb ve Ethan'dı. Birbirlerine sataşmadan bir dakika duramıyorlardı. Ethan yirmi üç yaşındaydı ve üniversiteden sonra barmenlik yapmaya başlamıştı. Dans, onun yaşam biçimiydi ve yakın olabildiği her etkinliğe balıklama atlayan biriydi. Hafif kaslı bir vücuda sempatik bir gülümsemeye sahipti. Bol eşorfman altı ve sıfır kollu bir tshirt giymişti. Başında ters şekilde taktığı şu sporcu şapkalarından vardı. Daha az konuşan Brad de fena çocuk sayılmazdı. Ethan'dan daha uzun ve ince bir yapıya sahipti. Uzun ve zayıf yüzüne yakışan sıcak gülümsemesi ve kaşında şık bir piercingi vardı. Ethan'dan bir yaş büyüktü ve bir oto kuaföründe çalışıyordu. Belinden düşecekmiş gibi duran bol bir kot ve yarım kollu bir swit giymişti. Saçları ensesinde toplanacak kadar uzundu. Ethan, arka arkaya üç donut yediği hâlde, hâlâ aç olduğunu söyleyince hepimiz gülmeye başladık. Bu adamın zayıf bedenine göre iştahı inanılmazdı. "Peki sence Bayan Spencer, sözünü tutacak mı?" diye sordu birden Brad. Benimle konuşurken bile gözleri sürekli Collin'in üzerindeydi. Saçları platin sarısı olan Collin de Deb gibi kısa bir short ve dar bir askılı bluz giymişti. Sanırım, henüz Brad'in ilgisinin farkında değildi. "Öyle olmasını umuyorum. Yani sandığım kadar sert bir idareci değildi. Söylediklerimin hepsini dikkatle dinledi ve bize hak verdi." "Böyle müdürler keşke bizim okuduğumuz okullarda da olsaydı." diye sızlandı Collin. Hepimiz ona hak verdik. "Şimdi önemli olan, onlara kendimizi ıspatlamak."dedi Deb. "Açıkçası ben hepinizin nasıl dans ettiğini çok merak ediyorum? Ve aramızdaki uyum da çok önemli tabi." "Deb doğru söylüyor." diye araya girdi Collin. "Vücudunuz da çeneniz kadar iyi çalışıyor mu görmek lazım beyler." Ethan, bir kahkaha koparttı. "Merak etme fıstık, vücudumuzun her köşesi en iyi şekilde çalışır bizim. Sana garanti veririm." Bunu söylerken Deb'e bakıp kaşlarını oynatması, arkadaşımın işaret parmağını boğazına sokarak kusar gibi yapmasına sebep olmuştu. Ayırt etmeksizin hepimize fıstık diyen Ethan'a kahkahalarla gülmeye başladık. "O zaman şuna ne dersiniz?" dedi Brad. "Bu akşam, bizim takıldığımız dans kulübüne gidelim ve kim nasıl yeteneklere sahip görelim." "Bu harika bir fikir." diye yerinde zıpladı Collin. Bu ufak tefek kızın genelde hiç bir fikre itirazı olacağını sanmıyordum zaten. O kadar...pozitif biriydi ki. "Sen ne dersin Ash?" Önce soruyu soran Deb'e ardından da diğerlerine baktım. Sanırım bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Kim, nasıl dans ediyor gerçekten ben de görmek için sabırsızlanıyordum. Üstelik Kevin'a hâlâ kızgındım ve biraz kafamı dağıtmaya, az da olsa onu düşünmemeye ihtiyacım vardı. Dans her zaman bana bu gücü sağlardı. "Bence iyi fikir."dedim onlara ayak uydurarak."Saati ve yeri söyleyin?" "Saat onda, Hit Club'da. Size konum atarız."diyerek telefonunu çıkardı Brad. Bu da birbirimize numaralarımızı vermek anlamına geliyordu. Sanırım bir grubum olmuştu artık. Bu yüzden bir sakınca görmedim. Herkes birbirini rehberine kaydettikten sonra, "Artık gitmeliyim."diyerek ayağa kalktım." Akşama hazırlanmadan önce biraz ısınmam gerek." "Sahi, sen bizim kaldığımız lojmanlarda kalmıyor musun?" diye bir soru sordu Deb. "Maalesef. Küçük bir yanlış anlaşılma yüzünden geçici olarak bunu yapamıyorum." "Peki nerede kalıyorsun?" Collin'in sorusuna, "Şimdilik, kuzenimin yanında." diye cevap verdim. "Mmmm."diye inleyerek Collin'e göz kırptı Deb. "Şu yakışıklı üvey kuzen ha?" Bu sefer, ilk kez üvey kelimesini kullanmayı unutmuştum yada daha çok işime gelmişti diyelim. Kevin'a olan öfkem yüzünden onunla aramda özel bir bağ kurmalarını istemiyordum. Gerçekte de böyle bir bağ yoktu zaten. En azından karşılıklı. "Evet o."diye bıkkınlıkla nefes verdim, Çantamı karıştırıp, kendi siparişlerimin tutarı kadar para ararken. "Hoş çocuk. Üstelik sana takık galiba." "Ne?" afallamış hâlde Deb'e baktım. Ondan bahsederken bile yanaklarımın ısınmaya başlamasına engel olamıyordum. "Saçmalama." dedi Collin hızla."Ashley ensest ilişkiye girebilecek bir kıza benzemiyor." "Neden ensest olsun ki? Üvey kuzeniymiş. Bence gayet mantıklı." Sahte bir kahkahayla onları geçiştirmeye çalıştım ama tüm bedenim gerginlikten titremeye başlamıştı. Benim Kevin'a olan farklı hislerimi öğrenmelerinden daha kötüsü, şu an onun bana karşı ilgisi olduğunu söylemeleriydi. Yine de bir an ne cevap vereceğimi bilememiştim. Ben sesiz kalıp çantamı, aradığımı bulduğum hâlde amaçsızca karıştırmaya devam ederken, "Bu konuda yanılmış olamam. Adamın Ashley'e bakışlarını gördüm. Onlar kesinlikle aşık bir adamın bakışlarıydı."diye ısrarla ekledi Deb. "Sahi mi? Ben neden fark edemedim peki?" "Senin gözün neyi görür ki zaten." "Daha fazla saçmalamadan bu konuyu kapatabilir miyiz lütfen?" diyerek tartışmaya bir son verdim. "Kevin, benim üvey kuzenim ve evinde sadece geçici olarak kalıyorum. Çocukluğumuz birlikte geçti ve onunla iyi anlaşırdık. Bu doğru. Ama hepsi bu. Şimdilerde pek öyle olduğu söylenemez. Beni bir baş belası olarak görüyor ve geldiğim ilk günden beri tam bir pislik gibi davranıyor." Arkadaşlarım öfkelendiğimi anlayıp anlayışlı olarak sessiz kalmışlardı. Yine de, Deb kendini tutamadı. "Boşversene. Erkekler hoşlandıkları kızlara her zaman birer pislik gibi davranır zaten." "Kalbimi kırıyorsun ama fıstık." diye takıldı ona Ethan. Deb de ona dil çıkardı. Küçük çocuk gibiydiler. Güldüm. "Şimdi de pislik herif seni kaldırımın karşı köşesinde sabırla bekliyor anlaşılan." Brad'in dediklerini duyunca camdan dışarıya baktım ve Kevin'ın siyah spor bir arabanın kaputuna yaslanmış, kollarını kavuşturmuş hâlde dikildiğini gördüm. Sessiz bir küfür savurdum ama hepsi beni duymuştu. Şu an, kıkırdamamak için dudaklarını birbirine sıkıca bastıran Deb ve Collin'e ters bir bakış attım. Daha fazla bir şey söylemedim ve arkadaşlarımla akşam görüşmek üzere vedalaşıp hızla dışarı çıktım. Yolun karşısına geçmeden önce yolu kontrol ederken yumruklarımı sıkmıştım. Şu an, beni takip edip arkadaşlarımın önünde küçük düşürdüğü için ona öyle öfkeliydim ki, her an o yakışıklı yüzünü dağıtabilirdim. Son model, mat siyah bir Dodge Challenger'ın kapısına yaslanırken, koyu renk güneş gözlükleriyle bana kötü çocuk imajı çizmesine hiç gerek yoktu bence. Çünkü artık öyle olduğuna neredeyse emindim. "Burada ne aradığını sorabilir miyim?" diye öfkeyle çıkıştım birden. Elimde değildi. Sesimin titremesine engel olamıyordum bir türlü. Gözümü kamaştıran o muydu, yoksa tepemde parlayan güneş mi emin olamamıştım. Yine de ona rahat bakabilmek için kafamı kaldırırken gözlerimi kıstım. "Seni bekliyordum." dedi sakin bir sesle ve anında öfkem iki katına çıktı. Kollarını göğsünde sabitlediğinde şişen kol kasları bile dikkatımı dağıtamaz, öfkemi söndürmeye yetemezdi. "Adım adım peşimde dolaşmana gerek yok Kevin. Zamanı geldiğinde evin yolunu kendim bulabilirim." Sonunda kollarını çözdü ve şeytani bir tebessümle bu kez de ellerini beline koydu. "Bunu biliyorum. Ne kadar inatçı olduğunu da. Ama beni öylece görmezden gelemezsin küçük hanım. Sana karşı ister istemez bir sorumluk duyuyorum ve seni kollamaya mecburum." Küçük hanım sözcüğü beni çileden çıkarmaya yetmişti. "Bu bir bekçi köpeği gibi etrafımda dolanmadan da yapabilirsin. Ayrıca kendi sorumluluğum bana ait, senin evinde kalıyor olmam, senin kurallarına uyacağım anlamına gelmiyor anladın mı?" "Bunu burada konuşmak istemiyorum. Yol ortasında,"derken omzumun üstünden arkaya baktı."...ve meraklı yeni arkadaşlarının gözlerinin önünde daha fazla tartışmak istemiyorsan, uzatma da bin artık şu arabaya." Umursamazca güneş gözlüğünü saçlarının arasına çekti ve arabanın etrafından dolanıp şoför tarafına geçti. Koltuğa yerleştikten sonra bana eliyle gel işareti yaptığında içimden birden bire çığlık atmak gelmişti. Dönüp arkama baktım ve yeni arkadaşlarımın camlara yapışık hâlde büyük bir merakla bizi izlediğini görünce onlara masumca bir gülücük gönderip numaradan el salladım. Aslında şu an odamda olsam sinirden yastığımı ısırıyor hatta büyük ihtimalle yorganımın kuş tüylerini parçalıyor olurdum. Arabaya binip kapıyı sertçe kapattım. Çıkan ses beni bile yerimden zıplatmıştı ki, hırsımı bu güzelim arabadan çıkardığım için bir an kendimi kötü hissettim. Kevin, bir şey söylemeden arabayı çalıştırdı ve öyle sert bir manevrayla trafiğe karıştı ki, nerdeyse oturduğum taraftaki cama yapışacaktım. Motordan çıkan güçlü ses bir an, içindeki canavardan geliyor sandım. Şu anda onunda bana en az ona olduğum kadar öfkeli olduğunu biliyordum. Yine de öfkesini iyi gizliyordu doğrusu. Bir kaç dakika süren sessizliğin sonunda ilk konuşan Kevin olmuştu. "Bana neden böyle garip davrandığını sorabilir miyim sana? Hem o çocuklar da kimdi?" Bana hesap sorması gereken en son kişi olduğunu ona hatırlatmak istedim, ama yapmadım. Onun yerine, "Ben mi garip davranıyorum?" diye karşı çıktım. "Asıl sen sürekli beni deli edecek şeyler yapıyorsun. Onlar benim arkadaşlarım tamam mı? Ve onların önünde yaptığın şey çok kabaydı." "Kaba ha? Ya sana ne demeli küçük hanım. Seni okulun ilk günü yalnız bırakmamak için almaya geliyorum ve beni başından savıyorsun." "Ah, çok düşüncelisin gerçekten. Gözlerim yaşardı." "Benimle böyle konuşma Ashley." diye sertçe uyardı beni. "Bu koca şehirde başına bir şey gelmemesi için elimden geleni yapmaya çalışıyorum." "Yapma."diye patladım birden. "Ne?" kırmızı ışıkta durmuştuk ve bana dik dik bakıyordu şu an. Bende ona aynı şekilde karşılık verdim. "Beni duydun. Hiç bir şey yapmak zorunda değilsin. Sadece bana karışma yeter." Bir an ne diyeceğini bilmiyormuş gibi baktı, sonra da sesini yumuşatarak, "Seni merak ettiğim için beni suçlayamazsın Ashley. Bunu istesem de yapamam çünkü." dedi. Bakışlarında kayboldum sandım bir an. Bana tekrar eskisi gibi, eski Kevin gibi bakıyordu. İçimin cızladığını ve öfkemin üzerine soğuk suların döküldüğünü hissettim. Ona kızmak için milyonlarca sebebim olsa da, bir anda sakinleşmiştim. Benim üzerimde bu kadar güçlü bir etkiye sahip olduğu için kendime kızıyordum. "Anlıyorum." dedim ben de aynı sakinlikle. "Canını neyin sıktığını biliyorum sanırım." dediğimde yeşil ışık yanmıştı. Gazı köklediği hâlde bana bakmaya devam etti. Söylediğim şeyden tedirgin olmuş gibiydi. "Ne__neyi anlıyorsun?" Geriye yaslanıp yolu izlemeye devam ettim. Işıklı bilboardların önünden geçerken, boş bakışlarla renkli reklam afişlerini inceliyordum. "Sorun, almak üzere olduğun dava değil mi?" dediğimde sanki ben konuşana kadar nefesini tutmuş gibi derin bir soluk verdi. "Bunu sana Matt mi söyledi?" Ona bakmadan konuşmaya devam ettim. "Evet. Almak istediğin dava her neyse onun yüzünden canın sıkkın değil mi? Üstüne bir de benim gelişim yüzünden hayatın alt üst oldu.." "Hayır Ashley." diye sözümü kesti hemen. "Senin gelişinle ilgili bir sıkıntı yaşamıyorum. Tam aksine, geldiğin için memnunum. Böyle şeyler düşünme lütfen. Aramızda anlaştığımız sürece sorun yaşamayacağımıza eminim. Sana karşı korumacı davrandığımı biliyorum ama başka türlüsünü bilmiyorum." Yüzümde hafif bir gülümseme belirdi. Bu konuşan benim Kevin'ımdı işte. Aşık olduğum adamdı. Öyle tatlı konuşuyordu ki, onu bu şekilde saatlerce dinleyebilirdim. "Matthew'a kızma lütfen. Sadece, senin durumunu açıklama gereği duydu sanırım." "Bir siville bu türden konuşmalar yapmaması için onu uyarmak zorundayım. Davayla ilgili en ufak bir hata hayatımıza mâl olabilir. Ayrıca umarım arkadaşlarına benden bahsederken polis olduğumu söylemememişsindir?" deyince gözlerimi kırpıştırdım. "Hayır söylemedim. Ama neden?" "Federal operasyonlarda gizlilik şarttır. Biz yerel polislerin yaptığı gibi davayı açıktan sürmeyiz." "Ajanlık gibi mi?" Bana anlayışla gülümseyip başını salladı ve anında eridim. "Aynen öyle. Bu yüzden kimseye ama hiç kimseye bizden bahsetmeni istemiyorum. Anlaşıldı mı?" Kafamı evet anlamında salladım. Eve yaklaşmak üzere olduğumuzu anlayınca, "Karnın aç mı? Yiyecek bir şeyler ister misin?"diye sordu. "İstersen çin yemeği söyleyebiliriz?" "Hayır, sanırım ikinci donut bile bana fazla geldi. Yatana kadar bir şey yemesem de olur. Hem bu gece dolu mideyle dışarı çıkmak istemiyorum." Kevin, aniden frene basınca irkildim ve şaşkın şaşkın etrafıma bakındım. Henüz eve gelmemiştik peki niye durmuştuk? "Bu gece bir yere mi gidiyorsun?" diye soğuk bir sesle sordu. Kevin'ın yüzü yine katılaşmıştı. Tanrım ne değişken bir adamdı bu böyle. Bir dakikası bir dakikasına uymuyordu resmen. "Evet. Arkadaşlarımla dansa gideceğiz." deyince bakışları daha da koyulaştı. "O züppe heriflerle mi?" Ben de kaşlarımı çattım. "Onların bir adı var. Brad ve Ethan. Hem ne olmuş onlarla gidiyorsam?" "Yeni tanıştığın insanlarla ilk günden dışarı mı çıkacaksın yani? Üstelik gece yarısı?" "Tam da öyle yapacağım." dedim sakince ama içimdeki cadaloz dışarı çıkmak için fırsat kolluyordu. Üzerinden beş dakika geçmeden gerilmiştim yeniden. Kevin arabayı çalıştırdı ve iki blok ileride evinin önünde durdu. Bana dönüp, "Gitmiyorsun Ashley."dedi." En azından onların kimliklerini araştırana kadar buna izin vermemem." deyince alayla gülmeye başladım. O kadar gergindim ki, şu an sinirden kahkaha bile atabilirdim. Kapıyı açıp arabadan dışarı çıktım ve kapatmadan önce arkamı dönüp eğildim. "Gidiyorum ve senden izin falan istemiyorum. Bana artık büyümem gerektiğini söylememiş miydin? Ben de aynen öyle yapıyorum." sinsi gülüşüme karşı öfkeli bakışlar. Hiç etkilenmemiştim doğrusu. Ben eve girerken duymam için arkamdan yüksek sesle bağırdı. "Bunu yapamazsın Ashley.!" "İzle ve gör Kev." diye arkama bakmadan bağırdım. İzle ve gör.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD