Matthew'un ateş kırmızısı bir Aston Martin GT8'i vardı. Ancak kibar bir adam olarak bu sabah beni dans okuluna bırakmayı teklif ettiğinde hiç tereddütsüz kabul etmemin tek sebebi, Kevin'a hâlâ kızgın olmamdı.
Matthew samimi ve eğlenceli bir adamdı ve epsrileriyle beni sürekli güldürmeyi başarabilen nadir insanlardandı. Şüphesiz onunla gitmek, Kate ve Kevin'ın da içinde olduğu bir arabayla gitmekten çok daha iyi olacaktı.
Deve tüyü renginde rahat deri koltukları, harika bir iç-dış tasarımı ve kaliteli ses sistemi olan arabasının aynasında gri bir hayvan bacağı asılıydı ki, onun tavşan bacağı olduğuna dair gizli şüphelerim vardı.
Matthew, ona yakışan entellektüel gülüşüyle, karşısındaki kişide de sürekli aynı etkileri yaratıyordu. Her sabah yataktan bir ucube gibi kalkan biri olarak, güne böylesi neşeyle başlayan insanlara hayrandım doğrusu.
Radyonun sesini sonuna kadar açıp, Yourself'in Soundrack'ına, otuz iki diş birden sırıtarak, kafasını ritimle uyumlu halde sallamaya başlıyınca, ruh halime aykırı olsa da, kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum. Adam, aynalı güneş gözlükleri ve kıvırcık saçlarıyla tıpkı bir sabah şekeri gibi görünüyordu gözüme.
Bu sabah yatağımdan güneş ışıklarıyla yıkanarak çıktıktan sonra, duyduğum tek şey ipodumda çalan geceden kalma içler acısı romantik bir şarkıydı. Yorganı tepeleyerek atarken üzerimde melankolik bir hâl vardı ve aklım karışmıştı. Yerde olması gereken yorganımın, yastığımla birlikte gece bir şekilde benimle yatakta buluşmaları garipti. Bu nasıl olmuştu peki?
Gözüm anında odanın kapısına kaydı ve kalkıp kontrol etme isteğime karşı koyamadım. Kapı kilitliydi.
Kafa karışıklığıyla saç diplerimi kaşıyarak yatağıma geri dönmüştüm. Kevin, gece üstümü örtmek için, bir şekilde içeri girmediyse, uyku sersemi bu işi kendim halletmiş olmalıydım.
Zavallı Superman oyuncağımın benimle yastık arasında ezilerek uyumak zorunda kaldığını görünce, onu alıp itinayla dolabın içine kaldırmış, sonra da dağıttığım odayı toplayıp, bugün giyeceğim kıyafetleri de hazırlayarak doğruca banyoya koşmuştum. Sinir krizi sonrasında eşyaları etrafa savurmanın rahatlatıcı olduğu bir gerçekti ancak en berbat olanı, onları tekrar sizin toplayacak olmanızdı.
Banyo kapısının kulbuna elimi attığım sırada, kapı aynı anda içerden açılmış ve Kevin ile burun buruna gelmiştik. Aynı banyoyu kullanmak zorunda olmamız çok sinir bozucuydu. Gövdesine çarpmamak için anında bir adım geriledim fakat o, bir heykel gibi karşımda dikilmeye devam etti.
Uzun boyuyla görüş açıma girdiğinde ilk dikkatimi çeken beline sardığı havlu dışında tamamen çıplak olduğuydu. Antik Roma heykellerini anımsatan görüntüsü yüzünden anında göz bebeklerim yuvalarında kocaman açılmıştı. Bir tepki vermeden sessizce kenara çekilmek istedim fakat bakışlarımı vücudundan çekemiyordum bir türlü. Geniş omuzlarının muhteşem ölçüleri, karın kaslarının sıkılığı ve sert pürüzsüz göğsü beni büyülemişti adeta.
Daha önce de yarı çıplak erkek görmüştüm elbette. Aile üyelerimin dışında, tatillerde ve bir iki havuz partisinde yaşıtım gençleri mayosuyla ve daha fazlasıyla görmeye fırsatım olmuştu. Ancak, Kevin'ın vücuduyla yanyana geldiklerinde, asla kıyaslanamazlardı bile. Ağır antrenmanlar sonrası yetişkin bir erkekte oluşmuş doğal kaslardı bunlar. Bir kayaya oyulmuş gibi duran adonislerine bakarken ağzımın kuruduğunu hissettim. Ağır ağır nefes alırken şişen göğsünün hemen altında altı adet baklavaya benzeyen şeylerin gerçek olup olmadığını anlamak için dokunma dürtüme zar zor engel olabildim. Gözlerim biraz daha aşağıya, V şeklinde oyulmuş kasık kaslarına indiğinde fazlasıyla tahrik olmuş ve uyarılmıştım. Kevin'dan geldiğini anladığım yalancı bir öksürükle irkildikten sonra gözlerimi hızla kırpıştırmak zorunda kaldım. Tanrım...
Kafamı kaldırıp onun alaycı sırtışıyla karşı karşıya kalınca yanaklarımın anında ısınmaya başladığını hissettim. Sanırım o sıra soluklarım sıklaşmış ve terlemeye başlamıştım.
Kevin, "Günaydın." diyerek dışarı çıkarken, ben de karşılık olarak soğuk bir, "Günaydın." dedim ancak tenim, sesimden daha sıcaktı muhtemelen. Çünkü yanaklarıma bakıp gevrek gevrek sırıttı.
O çıktıktan sonra banyoya girip kapıyı arkamdan sıkıca kapattım. Sırtımı kapıya yasladığımda kalp atışlarımın sesinin kulak zarlarımdaki sert baskısını duyabiliyordum. Kendimden nefret ediyordum. Ona trip atmak yerine resmen yiyecek gibi bakmıştım ve suratının ortasına bir yumruk atmaktansa, daha çok vücudundan süzülen damlaları yalamaya hevesliydim. Kafamı iki yana sallayarak kendime gelmeye çalışmış, sonra da soğuk bir duş alarak akıl sağlığımı koruma altına almıştım. Kızışmak yerine kızgın olmam gerekiyordu ama bunu nasıl yapacağımı bilemiyordum bir türlü. Yüzünde asılı duran çarpık gülüşü hatırlamak beni serseme çeviriyordu.
Hazırlanıp alt kata indiğimde Matthew'un geldiğini ve Kevin'ın hazırladığı iki kişilik kahvaltıya iştahla yumulduğunu görünce hafifçe gülümsedim.
Konuşma çabasına girmeyen Kevin'ın aksine Matthew oldukça gürültücü bir adamdı. Benim masaya oturmadığımı görünce, 'kahvaltı etmeyecek misin?'diye soran Kevin'a, Matthew'un portakal suyundan minik bir yudum aldıktan sonrs kısaca 'hayır' cevabını vermiştim. Kevin'ın kaşlarının hızla çatıldığının farkındaydım fakat onu umursamadığımı bilmeliydi. En azından giyinikken.
Acelem olduğunu söyleyerek, daha fazla vakit kaybetmeden yanlarından ayrıldım.
Kevin, "Ashley, bekle!"diye arkamdan seslenip beni durdurduğunda oldukça sakindim. Sanırım banyo kapısında karşılaşmamız ve sabah duşu sinirlerime iyi gelmişti. Ona kızgın değildim. Gerçekten.
Ancak," Kate gelmek üzere. Seni geçerken bırakabiliriz."dediğinde katıksız öfkemi yeniden hatırlayıp omzumun üzerinden ona ters ters bakmış ve sertçe,"Gerek yok, kendi başımın çaresine bakabilirim." demiştim. Başka bir şey söylemesine fırsat vermeden de, sırt çantamın sapına asılarak kendimi hızla kapıdan dışarı attım.
Ben çıkarken Matthew'la hararetle bir şeyler tartıştıklarının farkındaydım fakat ne konuştuklarını duyamamıştım. Sonunda Matthew'un peşimden gelip, 'seni ben bırakırım güzellik' dediğinde de ona karşı koyamadım.
"Kahvaltı atlanmaması gereken bir öğündür Ash." diyen Matthew'a göz ucuyla baktım. Mavi bir kot ve bol bir tshirtle bile direksiyon başında oldukça havalı görünüyordu.
"Tıpkı annem gibi konuştun."
Masumca omuz silkti. "Aç olmadığına emin misin? Eğer istersen yol üstünde harika çörekler satan bir yer biliyorum."
Açık cam yüzünden uçuşan saçlarımı kulağımın arkasına iterek, teklifini geri çevirdim."Sağ ol, ama canım bir şey yemek istemiyor."
"Sanırım birileri bugün tersinden kalkmış?"
Matthew, bu soruyu sorana kadar somurttuğumun farkında değildim. Aklım hâlâ dün akşam ve bu sabah yaşananlardayken boş bakışlarla yolu izliyordum. Yerimde dikleşerek bıkkınlıkla,
"Sen bana bakma,"dedim."Sabahları herkes senin kadar neşeli uyanamıyor maalesef."
Matthew yola bakmaya devam ederken,
"Sorun Kevin mı?" diye sorunca ona bakmadan, "Güzel araba." diye yanıt verdim. Başını iki yana sallayarak gülümsedi.
"Sanırım seni kızdıracak bir şey yaptı? Ona aldırma. Bu günlerde canı biraz sıkkın."
"Sahi mi?" dedim sahte bir merakla. Samantha teyzemle yaptığı telefon görüşmesini hatırladım. Büyük ihtimalle sebep ben olmalıydım.
"Evet. Yeni bir dava almak üzereyiz ve Mengene.." ona anlamını çözmeye çalışırmış gibi kaşlarımı çatarak baktım, çünkü gerçekten anlamamıştım. "...yani bizim şef Sawyer," diye beni aydınlattı."...davayı başka bir ekibe vermek istiyor. Ama Kevin, fazla ısrarcı ve bu davayı almakta sonuna kadar kararlı."
Anlattıklarını düşünürken, bunun Kevin'ın bana söyledikleriyle hiç bir ilgisi olmadığını bildiğimden surat asmaya devam ettim. Ne derdi olursa olsun, o sözleri hak etmemiştim. Canı cehenneme dedim içimden.
Matthew, "Sana ne yaptı?" diye üsteleyince derin bir iç çektim ve sadece,
"Kırmızı güzel seçim."dedim.
Tekrar güldü.
"Mesaj alındı güzellik. Kevin hakkında daha fazla konuşmak istemiyorsun...ve evet kırmızıyı severim."
Anlayışına karşılık olarak ona minnetle gülümsedim.
"Heyecanlı mısın?"
"Okul için mi? Evet bu benim için önemli bir gün."
"Anlıyorum. Eğlenceli olmalı?" dediğinde kavşaktan ana yola dönmek üzereydik. Benden okulun adresini istedikten sonra soru sormaya devam etti. "Yani dans etmek?"
"Beni dinlendirdiği ve kafamı dağıttığı doğru. Ve evet katılıyorum, çok eğlenceli."
"Aslında ben de bir kaç ilginç figür biliyorum." derken oturduğu yerde kalçalarını kıvırmaya başlayınca sırıttım. "Bir ara sana gösteririm." dedikten sonra kaşlarını hızla oynatmaya başlayınca da dayanamayıp kıkırdamaya başladım. Gözlerini göremesemde gözlüklerinin altından bana göz kırptığını tahmin edebiliyordum.
"Görmek için sabırsızlanıyorum." dedim, elimle ağzımı kapatmaya çalışarak. Hâlâ gülüyordum. Tanrım, Matthew ile konuşurken somurtup oturmak imkansızdı.
"Yeniden güldüğünü görmek güzel."
"Teşekkür ederim. Seninle konuşmak da öyle."
Matthew anlayışla başını salladı ve kalabalık mesai trafiğine karışmadan önce içimi ısıtıcak şekilde gülümsedi.
"Ailen Manhatten'da mı yaşıyor?" diye bir soru sorarak konuyu ona çevirmeye çalıştım. Kendimden ve Kevin'dan bahsetmek istemiyordum artık.
"Annem ve babam biz küçükken ayrıldılar."
"Ah, buna üzüldüm işte." dedim başımı hafifçe öne eğerek. Gerçekten hem şaşırmış hem de üzülmüştüm. Matthew gibi bir adamın sıcak ve samimi bir ailede yetiştiğini düşünmüştüm. Ebeveynlerinin ayrı olması korkunç bir şeydi. Ben, anne ve babamın ayrılmasına asla dayanamazdım.
"Üzülme. Uzun zaman önceydi, çoktan alıştım." diyerek beni teselli etmeye çalıştı. Ama sesinde, kırgın bir ton yakalamıştım.
"Annem San Francisco'da bir sanat galerisi işletiyor. Bu iş, zamanının çoğunu aldığı için, önemli günler haricinde pek sık bir araya gelemiyoruz. Babam ise, bir arkeoloji uzmanı. Seyahat etmediği nadir zamanlarda, Arizona'daki malikanesinde yaşıyor. Ayrı dünyaların insanlarıydılar deyimi onlara tıpatıp uyuyor." bunda şüpheliydim işte. İkisi de sanatla meşgul olmayı sevmelerine rağmen nasıl anlaşamazlardı ki? Aklım almıyordu.
"Sanırım, ayrılarak en doğru olanı yaptılar. Kavga gürültü içinde yaşamaktansa böylesi daha iyi."
Başımı sallayıp onu sessizce onayladım. Ama şaşkınlığım, o konuştukça artmaya devam ediyordu. Matthew'un ailesi işlerinde başarılı, dolayısıyla oldukçe zengin ve varlıklı insanlardı. Bunu altındaki arabadan anlamak mümkündü. Peki, neden onun gibi bir adam sıradan bir polis olmayı tercih etmişti ki?
"Anlattıklarına bakılırsa, polisliğin aileden gelen bir meslek olmadığını anlıyorum?"Bu aslında hem bir tespti hem de bir soruydu.
Matthew, parmaklarıyla direksiyonda ritim tutarken düşüncelerimi onayladı. "Evet. Özellikle annem başta karşı çıktı ama, babam adrenaline düşkün olduğumu bildiği için sessiz kalmayı tercih etti. Onlara, eğer polis olamazsam, ralli yarışlarına katılacağımı söyleyince, ortada itiraz falan da kalmadı."
Haklı olarak tekrar güldüm. Bu adam gerçek bir baş belasıydı.
"Biz dedin?" yeni bir soru sorunca Matthew gülüşünü dizginledi.
"Ah, evet. Bir kız kardeşim var." dediğinde ses tonundan gözlerini devirdiğini hissettim. "Adı Stella, ama ben ona Ella derim. Tam bir moda düşkünüdür. Şu an Milano'da son stajını tamamlıyor. Onunla diğerlerinden daha sık görüşürüz. Çok sevimli bir kızdır. Tanısan eminim sen de çok seversin."
Bu cümleyi iki ayrı adamdan, iki ayrı kadın için duymak tuhaf gelse de Matthew'un haklı çıkma ihtimali Kevin'dan çok daha yüksekti.
"Seveceğime eminim. Yani, daha çok sana benziyorsa tabi?" dediğimde Matthew sesli bir kahkaha attı.
"Kesinlikle bana benziyor. Hatta benden daha çılgındır. Belki, önümüzdeki haftalarda buraya beni ziyarete gelir. O zaman sizi muhakkak tanıştırırım."
"Bu harika."dedim neşeyle. Tarif ettiğim sokağa girdiğimizde artık gergin olmadığımı fark etmiştim. Matthew ile konuşmak kesinlikle bana iyi geliyordu.
"İşte geldik."dedi arabasını kaldırım kenarına park ederken.
"Getirdiğin için teşekkürler Matt."dedim ve kapıdan çıkmadan önce yanağına küçük bir öpücük kondurdum.
"Vay canına," dedi, yanağını sahte bir şaşkınlıkla tutarak. "Bu öpücük için seni her gün millerce öteye taşıyabilirim güzellik." diyince omzuna sert bir yumruk attım. Elim acımıştı. Ama o sırıtıyordu.
"Kapa çeneni." dedim gülerek.
Arabadan çıktım ve tam kapıyı kapatmak üzereyken adımı söyleyince eğilip açık camdan içeri baktım. Matthew gözlüklerini burnuna kadar indirmiş, üstünden bana bakıyordu.
"Evet?"
"Biz erkeklerin kafası bazen araba kaportasından bile daha kalın olabiliyor Ash."dediğinde önce ne dediğini anlayamadım. Ama sonra," Fazla kafana takma olur mu?" dediğinde Kevin'dan bahsettiğini anladım.
Zorlama bir gülüşle, "Olur." dedim ve bir adım geri çekildim. Kırmızı arabanın egzozunun gürültüsü trafikte duyulmayacak hâle gelinceye kadar da arkasından bakmaya devam ettim. Matthew iyi bir arkadaştı ve onunla iyi anlaşacağımızı daha ilk günden anlamıştım.
Hızlı adımlarla dev kapılardan girdiğimde, artık tek hissedebildiğim heyecandı. Miranda adındaki sekreter kadın girişte, her zamanki yerinde oturuyordu. Beni görünce yerinde dikleşip suratını ekşitti. Ona geçen sefer ne kadar kötü davrandığım düşünülürse, bu tepkiyi vermekte sonuna kadar haklıydı.
Yanına gülümseyerek yaklaşıp, sanki son görüşmemizde hiç bir şey yaşanmamış gibi ona neşeli bir, "Selam." dedim
Kadın selamıma karşılık vermedi ve somurtarak önündeki çekmeceden bir şeyler aramaya başladı. Omuz silkerek, ağzımı yamulttum ve ondan başka her yere bakmaya başladım. Kimsenin tribini çekecek havamda değildim.
"Bu öğrenci giriş kartınız, Bayan Ashley Miller." Ah, güzel. Beni unutmamıştı. "İlk dersiniz, dördüncü kat, salon on dokuzda."
Miranda sert sesiyle bana kimlik kartımı uzatınca hemen elinden aldım ancak verdiği bilgiler için teşekkür edip etmemekte kararsızdım. Kadın tekrar işine dönünce böyle bir beklentide olmadığını anlayıp sadece, "Görüşürüz." dedim ve asansörler yerine tarihi gibi görünen sarmal merdivenlere yöneldim. Böylece, bir kaç katı yürüyerek çıkarken bu eşsiz yapıyı biraz daha inceleme fırsatım olacaktı.
Tüm merdivenler kemik renginde pürüzsüz mermerden yapılmış, her bir basamağa kaymaması için kırmızı halı monte edilmişti. İstediğim kata çıkana kadar, yol boyunca duvarlarda yağlı boya tablolar, bazı sanat galerilerinin renkli afişleri, duyuru panoları ve dansın tarihiyle ilgili çeşitli bilgilerin asıldığı çerçeveler bana eşlik etmişti. Yanımdan geçip giden insalara bakınca kendimi biraz tuhaf hissediyodum doğrusu.
Çoğu, bir partiye gidercesine şık giyinmişti. Kadınlar; topuklu ayakkabılar, sıkı topuzlar ve sade elbiselerle ortalıkta zarafetle salınırken, erkekler çoğunlukla kumaş yada dar pantolon ve gömlekle dolaşıyordu. Hepsi de baston yutmuş gibiydi.
Benim üzerimde ise; siyah bir tayt, göbeğimi açıkta bırakan bir tshirt ve kısa kot bir ceket vardı. Basit deri takılar takmış ve spor ayakkabılarımı giymiştim. Saçlarım ise yeni banyo yaptığım hâlde, araba camından içeri giren rüzgar yüzünden dağılmıştı.
Bir ayna bulup üzerime çeki düzen verdikten sonra, kalbim boğazımda atar bir hâlde, beni bekleyen salondan içeri kapıyı vurarak girdim.
İçerisi beni en az binanın gördüğüm diğer yerleri kadar şaşırtmıştı. Bir spor salonu kadar büyük olan salonda iki duvar boydan boya aynayla kaplıydı. Bir köşede, tribünü andıran merdivenlerden bir oturma platformu, diğer köşede ise yarım metre yüksekliğinde bir sahne kurulmuştu.
Açıp kapattığım kapı sessizlikte yankılanınca, akustiğinin de oldukça iyi olduğunu fark ettim. Sahnede konuşma yapan kadın ben içeri girince susmuş ve tribünde oturan on çift kadar göz aynı anda beni bulmuştu.
Tüm bakışlar üzerimdeyken nasıl rahat olabilirdim ki? Gerginlikle, sessizce yürümeye çalıştım. Oturmak için kendime öğrencilerin arasında bir yer ararken, hemen hemen hepsinin de benimle aynı kılıkta olduğunu görünce içim biraz olsun rahatlamıştı. Daha fazla dikkat çekmeden ön sıralarda bir yere bulup yerleştim.
Konuşmalarından ve siyah gözlüklerinden eğitmen olduğunu anladığım kadın, annem yaşlarındaydı ve oldukça şık bir lacivert etek-ceket takım giymişti. Saçları turuncuya çalan bir kızıldı ve çok ince bir fiziği vardı. Boynunda bir kart asılıydı ve büyük ihtimalle orada ismi yazılıydı ancak bu uzaklıktan onu okuyabilmem imkansızdı.
Kadın, dansın tarihi ve günümüzdeki yeriyle ilgili uzun bir konuşma yaptıktan sonra, nihayet bizimle ilgili konuya gelmişti.
"...hepiniz buraya, iyi bir eğitimden geçmek ve harika birer dansçı olabilmek için büyük bir elemeden geçerek geldiniz. Her birinizin yetenekli gençler olduğunuza eminim. Ve, Canton dans okulu olarak size istediğinizi cömertçe vermek için buradayız."
"Bunu nasıl yapacaksınız? Konuşarak mı?" diye alaycı bir erkek sesi yükseldi arkamdan ve anında sessiz kıkırdaşmalar başladı. Gülmemek için kendimi zorladım ancak yapamadım. Konuşmacı kadın oldukça sert bakınca da hızla kendimi toparladım.
"Elbette konuşarak değil, delikanlı. Sabırsızlandığınızın farkındayım ancak burası özel bir okul ve bazı şeylere başlamadan önce ne kadar ciddiyetle ve prensiplerle çalıştığımızı öğrenmeniz gerekiyor. Buna eğitmenlerinize saygılı olmak da dahil." dediğinde tüm sınıf sessizliğe büründü. Kadın oldukça sakin bir şekilde, projektörü çalıştırdı ve dansın çeşitleri ve figürleriyle ilgili yazılı görsel bir slayt başlattı.
"Off bu ne şimdi. Buraya öğrencilikten bunaldığımız için rahatlamaya geldik, şu işe bak."diye fısıldadı yakınımda bir ses.
Hemen yanımda oturan kıza dikkatle baktığımda, ilk olarak çikolata rengi teni ve kömür karası saçları dikkatimi çekti. Saçındaki yüzlerce örgünün her birinin uçlarında kırmızı boyalar vardı. Üzerindeki kıyafetler ise benden bile berbattı. Onu ilgiyle izlediğimi fark edince bana döndü ve kocaman kahve rengi gözlerle bana baktı. Gerçekten çok sevimli bir suratı vardı.
"Ne? Sende benim gibi düşünmüyor musun? Buraya dans etmek için geldik ama şu hale bak. Popomuzu ahşaptan kurtaramadık yine."
Gülümseyerek aynı fikirde olduğumu anlamasını sağladım. "Belki de bu ilk gün için geçerlidir."dedim büyük bir iyimserlikle. Ancak, içimden bir ses kızın haklı olduğunu söylüyordu.
"Ah, hiç sanmıyorum canım. Bu okul hiç tahmim ettiğim gibi bir yer çıkmadı. Sosyeteye tanıtılmak için gerekli olan danslar var sadece. Bizim özgür ruhumuza aykırı."
"Ne yani? Sence burada ne yapacağız?"
"Ne yapacağımızı bilmem ama, sana ne yapmayacağımızı söyleyebilirim. Hiç ama hiç eğlenemeyeceğiz."
Bunu söylediğinde benim de içime bir kurt düşmüştü. Gelirken kurduğum hayaller kesinlikle bunlar değildi. Oturup ders dinlemekten bıkmış gençler olarak eğlence için gelmiştik hepimiz. Başımı tekrar sahneye çevirdim ve eğitmenin sessizlikle önündeki dosyaları incelediğini gördüm. Burası bir okuldan çok daha fazlası olmalıydı.
"Adım Deb, bu arada. Bu da arkadaşım Collin."
Diğer yanında oturan sarışın kız, öne doğru eğilip bana sevimli bir şekilde gülümseyip el sallayınca, ben de aynı şekilde karşılık verdim.
"Ashley." diye kendimi tanıtırken el sıkıştık.
"Tanıştığımıza memnun oldum Ashley. Sanırım sen de benimle aynı fikirdesin?" diyince çenemi hafifçe oynatıp Deb'i onayladım.
Dersin bittiğini anladığımızda, kadının eşyaları toplamasını izledik ancak sessizlik anında bozulmuş her kes bir ağızdan tartışmaya başlamıştı. Uğultu koca salonda giderek yükseliyordu.
Deb yerinden hızla kalkıp,"Daha fazla bu saçmalığa dayanamayacağım." dediğinde, kız arkadaşı sertçe koluna yapıştı.
"Biraz sakin olur musun? Daha yeni başladık. Üstelik burası için uzun bir yoldan geldik."
Deb, Collin'in konuşmasından sonra biraz sakinleşmiş gibiydi. Yerimden doğrularak, "Eee. Şimdi ne olacak?" dedim Deb'e bakarak.
"İnan bana hiç bir fikrim yok tatlım ama bu saçmalık bir ders daha devam ederse, kimse beni burada bir dakika daha tutamaz."
İkinci derse kadar geçen boşlukta annemi arayıp ona okulla ilgili bazı bilgiler vermiş ve her şeyin yolunda olduğunu söylemiştim. Aslında işin gerçeği bu değildi. Benim de bu okul hakkındaki fikirlerim en az Deb'inkiler gibi değişmeye başlamıştı. Hayal kırıklığımı mümkün olduğunca gizlemeye çalıştım ve telefonu kapatmadan önce onu sevdiğimi söyledim.
Diğer ders salona daha genç bir erkek ve kadından oluşan eğitmen bir çift girdi. Figürleri bize eski salon danslarını anımsatan bir gösteri sundular. Dansa eşlik eden şarkı içimi baymıştı, ki herkes benimle aynı düşünceyi paylaşıyormuş gibi salonda yeni homurdanmalar yükselmeye başladı. Bunların çoğu Deb ve Collin arasında geçen itiraz ve ikna sesleriydi. Deb inatla gitmek istediğini söylerken, Collin onu sabırla durdurmaya çalışıyordu. En sonunda dayanamayıp ayağa kalktım ve sahneye doğru yürümeye başladım. Öğrencilerin hepsi sessizleşti ve dans eden çift ilk kelimemi duyduğu anda durakladı.
"Afedersiniz," dedim kendimden emin bir sesle. Sesim duvarlara çarpıp bana geri döndüğünde de konuşmaya devam ettim.
"Gerçekten güzel dans ediyorsunuz. Bu konudaki başarınız için sizi tebrik ederim. Ama bizim aradığımız bu değil." dedim elimle arkamdaki öğrencileri işaret ederek. Anında alkış ve ıslık sesleri yükseldi salonda. Deb,
"İşte bu be. Hakla onları kızım." diye arkamdan tezahürat yaparken gülmemeye çalıştım. Bir erkek sesi, "Göster onlara bebek." diye bağırdı. Bu ilk dersteki eğitmene sataşan çocuktu. Sesinden tanımıştım.
"Ne demek oluyor bu?" eğitmen kadın bana doğru bir adım atarak öne çıktı.
"Şu demek oluyor." dedim, ellerimi belime atmış ve resmen öğretmenim olacak kadına meydan okuyordum şu anda, ancak Deb haklıydı. Her ne kadar ilk günden sivrilmek istemesem de buraya kesinlikle bunun için gelmemiştim ben.
"Kendi adıma söylemem gerekirse, öğrettiğiniz dansla ilgilenmiyorum. Bu tarihi, adı her neyse şey için değil, modern dans öğrenmek için buradayım ben."
"Modern danstan kastın hip-hop mı genç bayan." dedi erkek olan öğretmen. "Eğer öyleyse yanlış yerdesin ufaklık." diyerek diğer eğitmenin yanında yer alan adama öfkeyle baktım. Ufaklık kelimesi bardağı taşıran son damla olmuştu benim için.
"Break Dans, Locking, Uprocking, Popping yada Hip-hop. Farketmez. Biz bu danslar için buradayız. Ruhumuzu özgür bırakmak için. Size gönderdiğimiz başvuru videolarında her şey açıkça ortadaydı." dediğimde arkamdan duvarları çınlatan bir alkış koptu ve kalabalık grup yerinden fırlayıp yanıma koşarak arkama yığıldı.
"Ashley haklı." dedi Deb, bir futbol holiganı gibi bağırmaya başlayarak. Artık Collin tarafından öfkesinin dizginlenemeyeceği belli olmuştu. "Bu dans değil. Bu bizim sizden istediğimiz şey değil. O videoyu çekip buraya katılmak için ne zorluklar yaşadığımızı bilmiyorsunuz. Hiç birimiz dünyanın bir ucundan bu saçmalıkları öğrenmek için gelmedik." dediğinde kalabalık tekrar coştu. Eğitmenlerin yüzünde ise tam bir dehşet ifadesi vardı. Kadın dansçı sertçe önce bana sonra da adama baktı ve tek kelime etmeden salondan dışarı çıktı.
Adam ise ellerini beline atmış, bana bakarak başını iki yana sallıyordu. Sıkıntıyla alt dudağımı ısırdım. Sanırım, aileme karşı sözümü tutamamış ve ilk belayı başıma sarmıştım.