6.BÖLÜM

3213 Words
Ertesi sabah yataktan bitkin olarak uyandım, çünkü bütün gece kıpır kıpır yatmaktan bir türlü gözüme uyku girmemişti. Kevin'ın odamın diğer ucundaki başka bir yatakta uyuduğunu bilmek ve onun evinde, misafir odasında uyumak da bana hiç yardımcı olmuyordu tabi. Sabaha kadar, zavallı bedenimi tek kişilik yatağın içinde döndürüp durmuştum sürekli. Akşam yemeğinden sonra, Kevin'la biraz daha sohbet etmiş ve televizyonda bir talk şov programını izledikten sonra da yorgun olduğumu bahane ederek erkenden yatmıştım. Bunun sebebi gerçekten yorgun olduğumdu, ancak odama girdikten sonra ne yaparsam yapayım uykuya dalmayı hiç bir şekilde başaramamıştım. Sohbetin konusu genelde ailemiz üzerineydi ve çoğunlukla konuşan taraf ben olmuştum. Kevin ise beni tüm dikkatiyle dinlemiş ve arada anlattığım Ryley ve ikizlerle yaşadığım maceralara da içtenlikle gülmüştü. Ben bu konularda gülen değil somurtan taraf olmayı tercih ediyordum genelde. Ancak Kevin'ın gülüşü bulaşıcıydı sanırım. Onu gülerken izlemek ise harikaydı. Daha fazla izleyebilmek için elimdeki tüm malzemeyi kullanmak zorunda kalmıştım. O, üç baş belasının beni çileden çıkarmak için hiç bir fırsatı kaçırmadığını söyledim ona. Hatta bir keresinde ben banyodayken yatağımın içine kertenkele koyduklarını ve beni bornozumla yarı çıplak hâlde çığlık atarak evin içinde nasıl koşmak zorunda bıraktıklarını anlattım. Gerçi daha sonra onların en sevdikleri yemek olan rostonun içine, Samantha teyzemin mutfağındaki Tabasco sosundan katarak, onları acı acı bağırtıp intikamımı almış, üstüne bir de evdeki tüm su şişelerini saklayıp, vanaları da kapattıktan sonra karşılarına geçip bir güzel soğuk suyumu yudumlamıştım. Kevin anlattığım bu hikayeden sonra karnını tutarak gülmek zorunda kalmıştı. O kendinden geçercesine gülerken, o an onunla sohbet etmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim. İçimde, onun için hissettiğim duygular ne kadar romantik olursa olsun, Kevin her şeyden önce benim en iyi arkadaşımdı. Ve sanırım benden uzak durması en çok bu yüzden canımı acıtmıştı. Özellikle ikizlerden ve Samantha'dan bahsettiğimde gözlerinin nasıl da özlemle parladığına şahit olmuştum. Bunu her ne kadar dile getirmekten çekinse de, Samantha ve ailesi onun için çok değerliydi. Yine de neden onlardan - ve benden bu kadar uzak durmaya çalıştığını hiç bir şekilde anlayamıyordum. Bana, bunu da söylememişti ama, bir şeyler olduğunu hissedebiliyordum. Kate, konusunda rahatsız olduğumu anlamış olacak ki, ondan fazla söz etmemişti. Aslında birbirlerine ne kadar yakın olduklarını deli gibi merak ediyordum. İyi birer iş ortağı olduklarını söylemişti sadece, fakat kadının Kevin'a olan bakışları bundan daha fazlası olduğunu söylüyordu bana. Üstelik kapıda beni, üzerinde Kevin'a ait olan bir gömlekle karşılamıştı. Bunun sebebinin üzerine sıçrayan makarna sosu olduğunu öğrenmiştim ama yine de bu beni pek tatmin etmemişti. Sanki bahane üretmiş gibi bir his vardı içimde. Çok mu fesat düşünüyordum gerçekten? Aralarında neler döndüğünü öğrenmek için bir şeyler yapmayı planlıyordum ve belki, bu konuda Matthew bana yardımcı olabilirdi. Matthew'dan hoşlandığımı Kevin'a söylediğimde, rahatsız olduğunu belli etmemek için yüzünü belirsiz bir ifadede tutmaya zorluyormuş gibi gelmişti bana. Arkadaşını sevdiğini bildiğim halde, ondan bahsederken sesi düzdü ve sanki onunla ilgili şeyleri özellikle üstü kapalı geçiştirmişti. Yada aptal bilinçaltım bana bir oyun oynamıştı. Yataktan gerinerek kalktım ve bir iki esneme hareketi yaparak vücudumu rahatlatmaya çalıştım. Yorganım yerdeydi ve yastığımın da zorlu bir kavgadan çıkmış gibi yer yanı yamulmuştu. Her ne kadar yatak yumuşak ve konforlu olsa da ben geniş yatakta yayıla yayıla yatmaya alışkın bir kızdım ve annemin söylediğine göre çok deli uyurdum. Bu yüzden de burası bana birazcık küçük gelmiş olabilirdi. Camdan içeriye süzülen gün ışığı öylesine parlak ve ışıltılıydı ki, muhteşem liman manzarasına bakabilmek için, elimi kaşlarıma götürüp gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Tanrım, New York aşık olunası bir şehirdi ve ben, gittikçe ona biraz daha fazla kapılıyordum. Belki de eğitimimin son yılına burada devam etmeliydim. Bu fikrimi duyduklarında anne ve babamın vereceği tepki geldi gözümün önüne ve hızla yüzümü buruşturdum. Hâlâ gençtim ve yaşamak için bir dolu sebebim vardı. Odamdan sessizce çıkarken dışarıya bakındım ve her hangi bir ses duymayınca da banyoya doğru yol aldım. Bu sefer akıllılık edip, giyeceğim kıyafetleri de yanımda getirmiştim. Bir daha Kevin'a yarı çıplak yakalanmak istemiyordum. Belki de istiyorsun dedi iç sesim ve ona derin bir iç çekerek karşılık verdim. İskeleden yürüdüm ve Kevin'ın uyuyabileceğini düşünerek sessizce banyo kapısına aralayarak içeri daldım. Sabah duşumu alarak, üzerime bir yoga pantolonu ve askılı bir tişört geçirdim. Saçlarımı tarayıp kuruttuktan sonra ince bir örgüyle omzuma yatırdım. Alt kata indiğimde ortalık hâlâ sessizdi. Kevin ya evde yoktu, yada henüz kalkmamıştı. Önce salondaki akşam dağınıklığını topladım ve kirli bulaşıkları yıkayarak makineye tıktım. Ardından mutfağı temizledim. Musluktan doldurduğum koca bir bardak suyu mideme indirerek, kuruyan boğazımı serinlettikten sonra, buzdolabını açarak içini kontrol ettim. Vay canına. Dolap neredeyse ağzına kadar tıka basa doluydu. Kevin ya benim doymak bilmeyen bir su aygırı olduğumu düşünüyordu ya da altı aylık alışverişini tek seferde yapıyordu. Akşam yemeğini Kevin hazırladığı için, ona kahvaltı hazırlamamın güzel bir jest olacağını düşündüm ve dolaptan domuz pastırmasını, yumurtaları, portakal suyunu, Aberdeen Crowdie marka İtalyan peynirini ve vişne reçelini çıkardım. Ekmekleri kızartma makinesine koyduktan sonra, bir tava bulup pastırmaları kızartmaya koyuldum. Mis gibi kokular burnuma dolmaya başlayınca karnımın acıktığına daha çok kanaat getirmeye başlamıştım. Mutfakta küçük bir İp od vardı. İçini biraz kurcalayınca hoşuma gidebilecek, hareketli bir müzik buldum ve sesini açtım. İş yaparken müzik dinlemek kadar keyifli bir şey yoktu benim için. Çoğunlukla kimseyi rahatsız etmeden kulaklıklarımla yüksek volümde dinlerdim. Ancak şimdi sadece kendim duyabilecek kadar açmıştım sesini. Ritmi yakalayınca, kalçalarım yavaşça kendiliğinden hareket etmeye başladı ve içimi yine o bilindik kıpırtı kapladı. Dolaplardan iki kişilik servis çıkarırken artık şarkıya ağzımla da eşlik ediyordum. Peynirlerin yanına çeri domatesleri çıkardım ve onları güzelce doğradım. Bazı pazarlar aileme kahvaltıyı ben hazırlardım ve bunu büyük bir keyifle yapardım. Şimdi de aynı ruh halindeydim ve daha dün yabancı gibi hissettiğim eve garip şekilde çabucak uyum sağlamıştım. Ağzıma bir peynir parçası atarak çiğnemeye başladım. Damağımda bıraktığı nefis tat ve Ruleta şarkısı yüzünden yerimde duramıyordum bir türlü. Arada yılan gibi kıvrılarak yaptığım figürlerle kendimi müziğe öyle bir kaptırmıştım ki, arkamı döndüğümde Kevin ile göz göze gelince birden irkilerek durmak zorunda kaldım. Kalbim son sürat giden bir arabanın aniden frene basması gibi sarsıldı. Kevin'ın hafif derinden ve sık nefes alışverişleri benimkilerle aynı ritimdeydi. Üzerindeki ter içinde kalmış atlete ve altındaki basketbol şortuna bakılırsa uzun bir koşu maratonundan yeni dönmüştü sanki. "Hey.” dedi bir ufak baş hareketiyle beni selamlayarak. "Hey." dedim bende aynı şekilde yaparken ellerimi belime koyarak. Onun duruşunu taklit ettiğim için dudağının kenarı muhteşem bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı. "Burada ne yapıyorsun?" "Sence?" dedim elimdeki ıspatulayla sofrayı işaret ederek. Beğeni dolu bir bakış attı eserime ve bende hemen işime geri döndüm. Ona bakmaya dayanamıyordum çünkü. Nemli saçları alnına yapışmıştı ve tüm kaslı bedeni ter içindeydi. Bir insanın ter içinde kaldığı ender zamanlar vardı ve elbette spor bunlardan biriydi. Ama benim aklımda farklı şeyler türüyordu nedense. Seks yapmak gibi. Zihnimde aniden beliren ikimizin ıslak görüntülerini kafamı silkeleyerek hemen geri gönderdim. "Koşuya mı gittin?" "Evet." Tahmin etmiştim. "Bunu sık yapar mısın?" Peki ya seks? "Genelde evde olduğum Zamanlar.” diyerek duraksadı. Ardından, "Bunu yapmak zorunda değildin." dedi. Arkamı döndüğümde kahvaltı masasından bahsettiğini sandım ama o salona bakıyordu. "Biliyorum." ona sevimli şekilde güldüm. "Ama yapmak istedim. Burada yaşadığım sürede her işi senin yapmanı bekleyemem. Hem, kimse bana istemediğim bir şeyi yaptıramaz unuttun mu?" diyerek tek kaşımı imayla kaldırdım. Kevin bir şey söylemedi ama ne demek istediğimi anladığını gülümsemesinden anlamıştım. Her zaman inatçı ve dik başlı bir çocuk olmuştum ve bunun en büyük sebebi dört erkek çocuğunun içinde büyümüş olmamdı. Onlara karşı kendimi savunabilmemin tek yolu, meydan okumak ve her isteklerine boyun eğmemekti. Diğer üçünden yaşça büyük olsam bile, bana istemediğim hiç bir şeyi yaptırmalarına izin veremezdim. Buna ev ödevlerini yapmak, ders notlarını gizlemek ve okuldan kaçtıklarında arka çıkmak da dahildi. Ben pastırmaları çevirirken, Kevin tezgahın etrafından dolanıp arkamda durdu ve boynumun kenarından ocağa doğru uzanarak, derin bir nefes aldı. "Mmm. Nefis kokuyor." dedi fısıltıyla ve anında ensemdeki tüyler diken diken oldu. Nefesi boynumu okşuyordu sanki ve dizlerime beni ayakta tutmaları için yalvarmam gerekmişti. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Tanrım, pastırmaları mı yoksa beni mi kastediyordu? Sorular beynimi işkal ederken, ben de onun çok güzel koktuğunu düşündüm ama bunu ona söyleyemedim. Terli olduğunu biliyordum ama kesinlikle kötü kokmuyordu ve sıcak bedeni hissedeceğim kadar yakınımdayken kokusunu çaktırmadan içime çekmeye çalışıyordum. Boğazımı temizleyerek pişirme işine devam ettim ve, "Birazdan hazır olur. Bu arada sende duşunu alsan iyi edersin." dedim. Tipik bir anne gibi konuştuğumu fark ederek zihnimde yüzümü ekşittim. Daha güzeli belki bir eş olabilirdi. İşte bu fikir beni gülümsetti. Kevin kolunu tavaya uzatarak sıcak bir dilimi kapıp ağzına attı. Sıcak olduğunu bildiğim hâlde ağzının yanmamış olmasına inanamamıştım. Ona şaşkın şaşkın bakmadan önce ocağın altını söndürdüm. "Ne yapıyorsun? Yanacaksın." "Boşver."dedi göz kırparak." Bana bir şey olmaz. "diyerek iki parmağını sırayla yaladı ve," Beş dakikaya inerim."dedikten sonra hızla mutfaktan çıktı. Gidişini. merdivenler ve asma köprü boyunca izlerken aklımda parmaklarını yaladığı görüntü dolanıp duruyordu. Tanrım, ben onunla ne yapacaktım? Kevin, dediği gibi beş dakika geçmeden sofrada olmuştu. Onun bu kadar kısa sürede hazırlanması beni hayrete düşürmüştü doğrusu. Süperman bile o kadar kısa sürede duş alıp üstünü değiştiremezdi. Aklıma Kevin'ın bana doğduğum gün hediye ettiği oyuncağı geldi. O zamanlar bunun bilincinde olamayacak kadar küçüktüm ama anladığım yaşa geldiğimde o oyuncak benim vazgeçilmezim olmuştu. Kevin'ın o yaşta sahip olduğu tek oyuncağı benim kundağımın içine bırakması çok cömertçe bir davranıştı doğrusu ve sanırım aramızdaki ilk bağ, taa o zamanlar kurulmuştu. Kızarmış ekmeğini yerken onu izledim. Gerçekten acıkmış görünüyordu. Gülümsedim ve ben de ekmeğime reçel sürüp bir ısırık aldım. "Bugün ne yapmak istersin?" diye beklemediğim bir soru sorduğunda, yumurtamı kesmekle meşguldüm. "Bilmiyorum." diyerek omuz silktim. "Sen söyle? Eminim, Manhatten'da bir dolu yapacak şey vardır." Kevin düşünürken kahvaltısına devam etti ve bir süre sonra da çatalını bıçağını tabağına bırakarak yüzüme baktı. "Sanırım sana küçük bir şehir turu attırabilirim." dediğinde sevinçten neredeyse yerimde zıplamak üzereydim. "Sahi mi? Bunu yapar mısın gerçekten?" dedim gözlerimi kocaman açarak. Kevin başını sallamakla yetindi ama ben ona karşılığında kocaman bir gülümseme sundum. "Bu harika. Teşekkür ederim. Ne zaman gideriz?" diye çabucak bir soru sordum. Heyecandan içim kıpır kıpırdı. Hayatta en merak ettiğim şehri, yanımda en sevdiğim adamla gezecek olma fikri kanımı kaynatmıştı birden. "Kahvaltını bitirip hazırlandığın an, çıkabiliriz." dediğinde hızla tabağımdakileri ağzıma tıkıştırmaya başladım. İşte şimdi tam bir su aygırı gibi görünüyor olmalıydım. "Hey, yavaş ol. Boğulacaksın." Ağzım dolu halde ona, boşver bana bir şey olmaz demeye çalışmıştım ama sesim daha çok, "Boşvor. Bono boşoy olmoz." şeklinde çıkmıştı. Kevin güldü ve ben de yanaklarım şiş, ağzım kapalı halde ona karşılık vermeye çalıştım. Işık hızıyla yaptığım kahvaltımdan sonra, sofrayı toplamak için hareketlenirken, Kevin bileğimden tutarak beni durdurdu. Şaşkınlıkla önce bileğimdeki ele ardından da yüzüne baktım. "Sen git hazırlan. Gerisini ben hallederim." Ona minnetle gülümsedikten sonra tam dönüp gideceğim sırada, "Unutmadan Ashley." dedi ve masada bir anahtarı bana doğru sürükledi. "Bu nedir?" diye sordum anahtara dik dik bakarak. "Artık burada yaşayacağına göre, ihtiyacın olacağını düşündüm." Kevin, bunu söylerken yüzüme bakmıyordu. Bu yüzden de yedek anahtarını bana vermek için pek hevesli olmadığını anlayarak küçük bir iç çektim. "Bunu yapmana gerek yoktu." dedim ona sözlerini iade ederek. Bakışlarını kaldırıp bana baktığında, yüzünde suç işlemiş bir çocuğun utangaç ve pişmanlık dolu masum ifadesi vardı. "Biliyorum. Ama yapmak istedim. Senin burada olma fikrine alışmamız için, ikimiz için de gerekli diye düşündüm. Lütfen Ashley. İnat etme. Buna ihtiyacın olacak." deyince, daha fazla itiraz edemedim. "Pekala." diyerek, anahtarı avucumun içinde sıktım ve merdivenlere yöneldim. Kevin'ın benim varlığımdan rahatsız olduğunu ilk andan beri hissediyordum ancak, şimdi kendiyle olan mücadelesine yenik düşmüş gibi görünüyordu. Bunun için sevinmeli miydim? Yoksa üzülmeli mi? Bilemiyordum. Sadece onu huzursuz etmeyi istemiyordum ve buna sebep olduğum için ne yapmış olabileceğimi düşünüyordum. Geçmişte bir yerlerde ben farkında olmadan bir çatlak oluşmuş olmalıydı ve ben onun ne olduğunu bulmalıydım. Ama şimdi bunu düşünmeyecek ve bu güzel günün tadını çıkaracaktım. Saatler sonra, öğlen yemeği için mola verdiğimizde, Mighty Quinn's'de dışarıdaki masalardan birinde çok orjinal bir barbekü yiyorduk. Carolinas ve Texas'takileri aratmayacak şekilde gerçek odun kullanarak geleneksel tütsüleme tekniğiyle hazırladıkları sulu etlerdeki lezzetler gerçek olamaz denecek kadar mükemmeldi. Hoş dekoru olan mekanda deliler gibi saldırdığımız yemeği hayatım boyunca unutamayacaktım. Genellikle metro ve taksiyle yaptığımız yolculuğumuzun ilk durağı, Jackson Bulvarı'ndaki Modern Art Müzesi' olmuştu. Tren garının büyüklüğünü ve muhteşem yapısını gördükten sonra daha iyisini göremeyeceğimi sanmıştım ama her zamanki gibi Kevin yine beni yanıltmıştı. Gezdiğimiz her yerin yeni yetme bir turist gibi resimlerini çekerken, bir kaç kez de farkında olmadan Kevin'ın resmini çekmiştim. Gördüğüm her güzel şeyin, onun yanında daha büyük bir anlamı olduğunu bildiğim için bu gezi benim için çok önemliydi. Ve Kevin, kesinlikle şahit olduğum şehir manzaralarından daha güzeldi. Öğleden sonra iyice yorulmuş ve dinlenmek için Central Park'ı seçmiştik. Güneşli bir pazar gününü en iyi şekilde değerlendiren amerikalı vatandaşlarımızla park boyunca gezdik, ördekleri izledik ve ayakkabılarımızı çıkartıp çimlerde yalınayak yürüdük. Her şey o kadar güzeldi ki, bir rüyada olmadığımı kanıtlamak için birinin beni çimdiklemesine ihtiyacım vardı. Akşam güneşi tepemizdeki gökyüzünü şeftali rengine boyarken, lacivert rengi bulutların yavaş yavaş batıya doğru kayışını izledim. Yeşilliklere uzanmıştık. Başımın altındaki taze çimenlerin ve çeşit çeşit çiçeklerin kokusu burnuma doluyordu. Gözlerimi kapattığımda, kendimi tekrar çocuk gibi hissettim. Sanki hiç büyümemişiz ve Kevin Riverside'dan hiç ayrılmamış gibi. Onunla oynadığımız oyunları ve nehirde birbirimizi ıslattığımız günleri anımsayınca burnumun karıncalandığını hissettim. Her şey çocukken o kadar...kolaydı ki. "Sen iyi misin?" diyen Kevin'ın sesiyle özlem duyduğum anılarımdan kopup bugüne geri döndüm. Gözlerimi açmak istemiyordum. Eğer açarsam, kirpiklerimin zorla tutmaya çalıştığı bir damla yaş her an göz kapaklarımdan dışarıya firar edebilirdi. "Evet." dedim sesimin düzgün çıkmasını umut ederek. "Ashley? Bana bak." diye ısrar ettiğinde, zorlayarak gözlerimi araladım. Kevin üzerime doğru eğilmiş, endişeyle yüzümü inceliyordu. Görüntüsü gök yüzü manzaramı ve olan ışığımı kapatıyordu. Ancak kalbim aynı huzuru yaşıyordu yine de. Çünkü şu an ona yakın olmanın tarifsiz duyguları geziniyordu bedenimde. İşte o anda, korktuğum olmuş, küçük bir damla yaş kulağıma doğru yavaşça süzülmeye başlamıştı. "Ne oldu? Neden ağlıyorsun?" Kevin giderek endişeleniyordu. Bunu ses tonunun değişmesinden anlayabiliyordum. "Hiç bir şey." derken gülümseyerek onu ikna etmeye çalıştım. "Sanırım rüzgardan gözüm yaşardı." Kevin'ın çatılan kaşları ikna olmadığını gösteriyordu ve bana bu kadar yakın durması nefesimi kesiyordu. Neredeyse burunlarımız birbirine değmek üzereydi. Elini yavaşça kaldırdı ve baş parmağıyla akan göz yaşımı yumuşak bir hareketle sildi. Gözleri araştırır gibi yüzümde dolaşıyordu. "Yanlış bir şey mi yaptım? Söyle bana." dediğinde başımı hızla sağa sola salladım. "Hayır. Yanlış bir şey yok. Ben sadece...birden geçmişi hatırladım. Çocukken seninle nehir kenarında geçirdiğimiz güzel günler geldi aklıma." dediğimde Kevin'ın gri gözleri bulutlandı ama hiç bir şey söylemedi. Yerimden doğrularak oturur vaziyette ona baktım. O da geriye çekilerek, kollarıyla dizlerini sararken parkı izlemeye koyuldu. Sonunda cesaretimi toplayarak ona en merak ettiğim şeyi sordum. "Bize ne oldu Kevin?" Kevin, sorduğum soruyla irkildi ama bir küfür mırıldanarak karşıya bakmaya devam etti. "Ne demek istiyorsun?" derken çıkan sesi buz gibiydi. Bende bakışlarımı kayıtsızlıkla, köpeklerini gezdirmeye çıkarmış yaşlı bir çifte çevirdim. "Eskiden seninle biz, çok...yakındık." kelimeler boğazımdan tahriş edercesine acıtarak çıkıyordu sanki. Soğuk sesi yüzünden bedenimi de bir buz kalıbı kaplamış gibiydi. "Birlikte çok şey paylaştık. Buraya gelirken aramızda eğer varsa, bazı problemleri de çözeceğimizi düşünmüştüm. Bizden uzaklaşmana anlam veremiyorum bir türlü. Biz diyorum, çünkü Samantha'nın da benimle aynı fikirde olduğuna eminim. Onları da, beni aradığın kadar az arıyormuşsun. Aile yemeklerine katılmıyor, özel günlerde bile yanımızda olmuyorsun. Doğum günümü bile hatırlamadın." derken sesim gitgide azalmıştı. "Sana yazdığım e-postalara bile cevap vermeyecek kadar ne oldu merak ediyorum. Akademiye başladıktan sonra hızla değişmeye başladın ve gittikçe bizden uzaklaştın." deyince Kevin hızla başını bana çevirdi. "Bunu da nereden çıkardın? Benim değiştiğim falan yok." İnatla diktiğim gözlerimle ona baktım. "Aksini söylüyorsun ama ben, gizlediğin bir şeyler olduğunu hissediyorum." omzuna şefkatle dokundum ve parmaklarımın altında gerilen kaslarının sertliğini hissettim. Tüm vücudu kaskatı olmuştu. "Eskiden benimle daha çok şey paylaşırdın ve birbirimizin hayatı hakkında her şeyi bilirdik. Sık sık sohbet eder, gelecekten bahsederdik. Benim için sen..." Kevin, sözümü keserken, omzundaki elimden kurtulmak için hızla ayağa kalktığında boşta kalan elime bakakaldım. "Benim eskisi gibi olmadığımı söylerken neyi ima ettiğini anlamıyorum Ashley. Herkes gibi benim de bir hayatım var. Alilem bunu biliyor. Ne kadar yoğun bir tempoda, gece gündüz çalışarak bu noktaya geldiğimi herkes biliyor. Bunu sen de aklına soksan iyi edersin. Doğum günün için üzgünüm fakat, çocuktuk ve büyüdük bunun nesini kabul edemiyorsun?" diye parladı birden. "Önemli bir işim, kendi kurduğum bir yaşantım ve sorumluluklarım var benim, anlıyor musun? Buraya gelirken senin de bir parçacık olsun büyüdüğünü kabullenerek bir şeylere adım attığını düşünmüştüm ancak görüyorum ki, hâlâ küçük bir kız gibi mızmızlanmaya devam ediyorsun." Ağzım bir karış açık hâlde ona bakarken, Kevin beni yaralayan sözlerine devam etti. "Sırf sana daha fazla vakit ayırmıyorum diye değiştiğimi düşünüyorsan, dilediğini düşünmekte serbestsin. Ben, senin aklına her estiğinde dedikodu yapabileceğin yada her istediğin zaman yanına çağırabileceğin bir kız arkadaş değilim, bunu anla ve büyü artık." Bağcıklı ayakkabılarımı elime aldım ve yavaşça ayağa kalktım. Gözlerimi, bana bakan fırtınalı gözlerinin içine incinmiş halde dikerek tam karşısında dikildim. Sözleri bana çok ağır gelmişti ama ufacık özrünün bile hiç bir değeri yoktu şu an gözümde. Ona söylediklerini yedirmekte kararlıydım. "Senin sorunun ne biliyor musun?" dedim öfkeyle sıktığı çenesine bir yumruk geçirme isteğimi engelleyerek. "Büyüdüğünde bir bok olduğunu sanıyorsun ama aslında hiç bir şey olduğun falan yok." derken sesimin yükselmesine engel olamadım. "Evet başarılı bir polis olabilirsin. Kendi paranı kazanıyor ve ihtiyaçlarını görüyor olabilirsin. Ama gerçekte nasıl bir halta dönüştüğünü ben söyleyeyim sana. Şu an tam bir göt gibi davranıyorsun. Eski tanıdığım Kevin'dan eser kalmadığını üzülerek görüyorum. Ve evet, eğer büyümek beni senin gibi biri yapacaksa, küçük bir kız çocuğu olarak kalmayı tercih ederim. Şimdi ,eğer söyleyeceklerin bittiyse gitmek istiyorum." diye soludum arka arkaya. Kevin'ın öfkeyle kararan gözleri bir an incinmişlikle yer değiştirdi ve anında görmemem için bakışlarını çevirdi. "Nasıl bir pislik olduğumu bana hatırlattığın için teşekkür ederim Ashley." dediğinde sanki suratına tokat atmışım gibi irkildim. Ne yapmaya çalışıyordu bu böyle? Tanrım, şu anda öfkeden olduğum yerde tepinmek, elime geçeni kafasına geçirmek istiyordum. Bunun yerine eğilip ayakkabılarımı giydim ve hızla yürümeye başladım. Arkamdan yetişmeye çalışırken bana seslendi ama onu umursamadım. Eğer bana yetişemezse bir taksiye atlayıp eve gidebilir anahtarımla kapıyı açıp içeri girebilirdim nasılsa. "Ashley, bekle!" diye bağırmaya devam etti ama ben hızımı arttırdım. Yol kenarına geldiğimde bana yetişmek üzereydi. Elimle bir taksi çevirip içine atladığımda, son anda peşimden arabaya bindi. Yol boyunca sessizliğimi korumaya devam ettim. Kevin'ın sürekli olarak bana baktığının farkındaydım ama o sanki yanımda yokmuş gibi davranmaya ve camdan dışarı bakmaya devam ettim. Sorduğum soruya bu kadar ağır bir tepki vereceğini hiç düşünmemişti. Belki, işlerim yoğundu diyecekti yada başka bir bahaneyle özür dileyecekti. Beklediğim kesinlikle böyle sert bir çıkış değildi. Altından kesin daha büyük bir şey çıkacaktı ama şu an daha çok bana söylediği lafları hazmetmekle ilgileniyordum. Bana büyümemi söylemişti. Hâlâ küçük bir kız gibi mızmızlanmamamı söylemişti. Lanet olsun, ondan nefret ediyorum. Eve geldiğimizde Kevin taksi parasını öderken ben hızla arabadan indim ve kapıyı açarak içeri girdim. Adımı seslendi ama ondan uzaklaşmaya ihtiyacım vardı şu anda. Merdivenlerden tırmanırcasına çıktım ve kendimi odama kilitledim. Yatağıma uzandığımda nefes nefeseydim. Adrenalin, öfkemle birleştiğinde tehlikeli bir karışım oluşturuyordu. Yatağıma sığamadım ve hırsımı yorganımdan, yastığımdan ve eşyalarımdan çıkarırcasına etrafa fırlatmaya başladım. İşim bittiğinde, odanın içi savaş alanı gibiydi. Valizimin kenarında duran Süpermen oyuncağı gözüme çarptığında eğilip onu aldım ve duvara fırlatma dürtüme engel olmaya çalıştım. Onu senelerdir korumuş ve asla zarar görmesine izin vermemiştim. Şimdi fırlatırsam paramparça olacaktı. Tıpkı kalbim gibi. Evet, kalbim acıyordu. Hem de çok. Kapım tıklatıldığında yenisi akan göz yaşlarımı elimle silmekle meşguldüm. Kevin adımı seslendi ve benimle konuşmak istediğini söyledi. Cevap vermedim. Şu an yüzünü görmek istemiyordum. Kevin'dan geriye kalan tek güzel şey olan kırılgan oyuncağıma sarılıp tek kişilik yatağımda der top oldum ve Kevin kapımdan gidene kadar sessizce bekledim. Çok uzun sürmemişti. Bir süre sonra aşağıdan bir gürültü geldi. Bir şeylerin kırılma sesiydi bu. Anladığım kadarıyla Kevin, benim yapmaya cesaret edemediğim şeyi yapmıştı. Bir süre sonra sesler kesildi ve ardından dış kapının sertçe kapandığını duydum. Kevin gitmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD