5.BÖLÜM

2901 Words
Kalacağım odanın dekorasyonunun da alt kattan eksik kalır yanı yoktu hani. Oldukça rahat gözüken tek kişilik bir yatak, küçük üç çekmeceli bir başucu komodini, iki kapaklı bir gardırop ve ahşap bir masa sandalye takımı vardı içeride. Ve tabi, yine hepsi koyu ve sıkıcı renklerden oluşuyordu. Bir erkek zevkine göre, oldukça iyi kabul edilebilirdi tabi. Evimdekinden fazlaca küçük olan ve kendimi IKEA mağazasında gibi hissettiren odamın tek göz alıcı yanı, muhteşem liman manzarası ve bol gün ışığı almasıydı. Sabahın erken saatlerinde, buradan güneşin doğuşunu izlemek kim bilir nasıl mükemmel bir şey olacaktı? Kevin eşyalarımı yatağın kenarına bırakıp bana döndü. Kol kaslarının her harekette esneyip gevşemesine bakılırsa, çok da hafif sayılmazmış şu benim valiz. "Bu odayı pek sık kullanmam. Arada sırada Matthew geldiğinde kalırdı. Son zamanlarda, salondaki kanepeyi tercih ettiği için uzun zamandır kullanılmadı. Dolapta kışlık kıyafetlerim var sadece. Onları çıkarıp, yerine kendilerininkini asabilirsin." Odaya şöyle bir göz gezdirip tekrar bana döndü. "Eşyalar biraz tozlanmış olabilir ama çarşaflar temizdir." Odanın içine ve dolayısıyla ona doğru bir kaç adım attım. Tıpkı bir otel görevlisinin resmiyetiyle bana saydığı şeylere tek tek baktım. Yüzümü incelediğini bildiğim hâlde ondan başka her yere bakmaya çalışıyordum ve sonunda omuz silkerek. "Bence harika.” dedim." Evini kendin mi temizliyorsun?" Bunu sormamın sebebi etrafta pek fazla toz göremememdi. Yine bir erkeğin(özellikle de bekar) evine göre oldukça temizdi. "Ayda bir temizlik şirketinden birileri gelir. Bazı ekstra işlerimi de Kate halleder.” deyince kanım damarlarımdan hızla geriye doğru çekildi sanki. Göz bebeklerimi tepkiyle büyümemesi için kontrol altına almaya çalıştım ama, bunda ne kadar başarılıydım, tartışılırdı. Kate'in Kevin'ın hayatında sandığımdan daha fazla yeri vardı demek. Sıkıntıyla puflayıp ellerimi belime koydum. Öfkelendiğimi anlamasın diye kızgın bakışlarımı keskin köşeli mobilyalarda gezdirmeye devam ettim. "Fena sayılmaz aslında. Yani burası güzel." "Sahi mi?" Sanki memnuniyetimden pek emin değilmiş gibi çıkmıştı sesi. Asıl rahatsız olduğum şeyin oda olmadığını bilmiyordu tabi. "Elbette." dedim umursamaz bir tavırla. "Geçici bir süre için bundan daha iyisini bulamazdım." Yanıma yaklaşmaya başladıkça, bakışları daha da karardı ve ben kendimi bir adım geri atmamak için zor tuttum. Bana böyle baktığında, gerçekten kalbimin ritmi bozuluyordu. Aramızdaki mesafeyi sıfırlayarak, "Daha önce de dediğim gibi. Burada, istediğin kadar kalabilirsin Ashley. Benim için sorun olmaz.” dedi. Şimdi de inanamayarak ona bakan kişi bendim. Bakışlarının yoğunluğundan tüm vücudum ürpermeye başlamıştı ki, boğazımı hızla temizleyerek, "Hı hı.” diyerek kendime geldim. "Teşekkürler. Kev." Kevin, başka bir şey söylemeden uzunca bir süre gözlerimin içine baktıktan sonra, derin bir nefes vererek yanımdan geçti. Tam çıkacağı sırada, "Banyoyu kullanmam gerekli." dedim son anda. "Tabi. Koridorun sonunda solda. Benim odamın bitişiğindeki kapı." Koridor dediği, Fransız balkonundan bozma şu asma köprü olmalıydı. Banyoyu her kullanmam gerektiğinde, onun odasının dibine kadar, salonun üzerinden bir ip cambazı gibi geçme düşüncesi bana biraz garip geliyordu doğrusu. "Sağ ol." dedim yine de. Tekrar, anlamını çözemediğim bir şekilde bana baktı ve, "Ben alışveriş için dışarı çıksam iyi olacak. Akşam yemeğine, Kate'in yaptığı makarna dışında evde yiyecek pek bir şey yok. Sen de bu arada rahat rahat yerleş. Kendini evindeymiş gibi hisset." dedikten sonra kapıdan çıkmadan son bir kez daha arkasını döndü. "Ve, bu arada Ashley.” dedi yüzünde hiç de masum olmayan bir gülümsemeyle. "Hımm?" "Seni burada gördüğüme gerçekten sevindim." Bu da neydi şimdi? Kapıyı kapatıp gittikten sonra, uzunca bir süre arkasından bakakaldım ve sonunda bir eşya gibi kendimi yeni yatağımın üzerine bıraktım. Gerçekten burada olduğuma sevinmiş miydi, yoksa nezaketen mi demişti? Davranışları gerçekten çok garipti. Oturduğum yerde biraz zıplayarak, yatağın rahatlığını test ettim. Oldukça yumuşaktı doğrusu. Kollarımı geriye atarak uzandım. Bir kaç dakika sonra dış kapının sesini duyunca içimde tuttuğum soluğu sesli şekilde salıverdim. Bütün gün yaşadıklarımı baştan sona kafamdan geçirirken, Manhattan’daki ilk günümün pek de fena geçmediğini düşündüm. Evet, ufak tefek aksilikler çıksa da, ilk günden Kevin'ı görmüş ve onun evine yerleşmiştim. Bunu, istesem bile hayal edemezdim. Kevin, ilk defa az önce kapıdan çıkarken eskisi gibi gülümsemişti bana. Mesafeli ve soğuk davranmasının sebebini ise er yada geç öğrenecektim nasıl olsa. Kate'in, Kevin'ın hayatındaki yerini kafamdan atmaya çalışarak, her şeyin daha da iyiye gideceğine kendimi inandırıp, pozitif düşüncelerle doldurdum zihnimi. Sonra da, sebepsiz yere gülümseyerek hızla yataktan kalktım. Kişisel malzemelerimin olduğu valizi açarak, içinden şampuanımı ve diş fırçamı çıkardım. Odamdan çıktığımda etraf sessizdi. Kevin'ın gittiğinden emin olduğum hâlde, yabancı bir evde olmanın tedirginliği vardı üzerimde. Ayakkabılarımdan, odamın girişinde kurtulup parmak uçlarımda parmaklıklı köprünün diğer ucuna, yani banyoya doğru yürüdüm. Tam karşımdaki kapı, Kevin'ın odası olmalıydı. Ve hemen sol bitişiğinde de bana lazım olan kapı. Ancak, banyo kapısını açmadan önce, elim Kevin'ın oda kapısının kulpuna gitti bilinçsizce. İçeride olmadığını bildiğim hâlde, bir an içim heyecandan kıpır kıpır olmuştu. Sadece şöyle bir bakıp çıkacaktım. Ne vardı bunda? Eskiden de Kevin'ın odasına sık sık girerdim. Kendimi suç işlemek üzere olan bir çocuk gibi hissetmemi gerektirecek bir durum yoktu ki. Yine de, yakalanma korkusuyla omzumun üzerinden geriye baktım ve kimsenin olmadığına emin olduğum anda da içeriye daldım. Tanrım, oda benimkinin neredeyse üç katıydı. Ortada dev bir yatak ve sağda tam karşısında duvardan duvara gömme bir gardırop vardı. Kapının yanındaki çekmeceli şifonyerinin üstü, Kevin'a ait özel eşyalarla doluydu. Bunların çoğunu pahalı parfümler, marka saatler ve bir kaç deri bileklik oluşturuyordu. Hangi parfümü daha çok kullandığını bilmiyordum ama, oda tamamen Kevin'a has erkeksi bir kokuyla doluydu. Bana yaklaştığında hissettiğim o baştan çıkarıcı koku, tüm odayı kaplamıştı resmen. Yatağı derli topluydu ve lacivert bir örtüyle örtülmüştü. Salondaki gitarın bir benzeri de odasında mevcuttu. Yatağın tepesinde, pencere büyüklüğünde kocaman bir yağlı boya resim asılıydı. Dikkatle incelediğimde, flu ve karışık renklerin içinde, bir erkek ve bir kadının çıplak bedenlerinin birbirine dolandığını keşfettim. Tanrım, resim çok erotikti. Fark ettiğimde sertçe yutkunarak, küçük bir iç çektim ve odadan dışarı çıkacağıma kendime engel olamayıp içeriye doğru yürüdüm. Camın önünde bir çalışma masası ve kullanmaktan yıpranmış deri kaplı bir sandalye duruyordu. Masanın üzerinde, küçük bir masa lambası, bir sürü kağıt ıvır zıvırı ve diz üstü bilgisayarı vardı. Şeffaf bir poşetin içinde duran isimsiz bir yığın hap dikkatimi çekti. Kevin'ın ilaç kullandığını bilmiyordum. Eğer öyleyse bile, bunlar neden kutusunda değildi ve ne için gerekliydi? Hapların ne işe yaradığını düşünürken, metal bir çerçevenin içinde; Kevin'ın, Rick, Samantha ve ikizlerle çekilmiş bir fotoğrafı çarptı gözüme. Okul döneminde, kazandığı bir basketbol final maçı sonrası çekilmişti bu resim. Kevin'ın forması terden sırılsıklam olmuş, uzun ıslak saçları ise dağılarak yanaklarına yapışmıştı. Ancak gözlerindeki saf, çocuksu mutluluğu görmemek imkansızdı. Rick amcam tek kolunu, güçlü bir teknik direktör gibi gururla omzuna atmış, birlikte Kevin'ın kazandığı kupayı havaya kaldırıyorlardı. Resmin üzerinde, onun olduğu yerde başparmağımı gezdirerek, ona dokunuyormuşum gibi aptalca bir duyguya kapıldım ve kalbimin ağırlaşmaya başladığını hissettim. Onu ne kadar çok özlediğimi fark edince gözlerimin sulanmasına lanet okuyarak kirpiklerimle gelen yaşları hızla geriye itmeye çalıştım. Şu anda, onun odasında ağlamak gibi aptalca bir şey yapmayacaktım. Çerçeveyi dikkatlice eski yerine koyduktan sonra gardırobunun sürgüsünü açtım ve giysilerini tek tek incelemeye başladım. Sportif kıyafetlerin ağırlıkta olduğunu gördüğümde pek şaşırmamıştım. Kevin da, benim gibi her zaman rahat giyimin savunucularından biri olmuştur. Kotlar, tişörtler, eşofmanlar, sweatler ve daha bir dolu şey özenle askılarında duruyordu. Üzerlerine sinen baş döndürücü kokuyu ciğerlerime çekmemek için büyük bir çaba sarf ettim. Dolabın bir köşesinde, poşetlenmiş ve yalnızlığına terk edilmiş polis üniformasını görünce ise fazlasıyla heyecanlandığımı kabul etmeliyim. Kevin'ı bu kıyafetin içinde tekrar gördüğüm an, herhalde kalp krizinden ölürdüm. Üniformalı erkeklere karşı zaafım olduğunu söylemiş miydim? Ah, evet vardı. Ve bu ilk olarak, Rick amcamların evinde Kevin'ın akademiye ilk başladığı zamanlarda çekilmiş olan bir fotoğrafını görmemle başlamıştı. Koyu lacivert, her iki omzunda altın sarısı apoletleri ve düğmeleri olan bir takım elbisenin, benim gibi bir genç kızın hormonlarını nasıl alt-üst ettiğini bilemezsiniz. Derin bir nefes alarak dolabın kapaklarını yavaşça kapattım ve her şeyin yerli yerinde olduğuna emin olduktan sonra da odadan çıktım. Kalbim, daha fazla onunla dolu bir yerde atmaya dayanamıyordu artık. Kapıyı arkamdan kapattığım anda üşümeye başladığımı fark ettim. Kevin'ın odasında, üstelik o yokken kendimi bu kadar rahat ve sıcak hissetmem saçmalıktı. Başımı iki yana sallayarak, aptalca düşüncelerimden kurtulup hemen banyoya girdim ve ne olur ne olmaz diye kapıyı arkamdan kilitledim. Üzerimdeki ter içinde kalmış kıyafetlerimi çıkararak, orman yağmurlarını anımsatan duş başlığının altındaki küvete girdim. Banyo oldukça geniş ve ferahtı. Taşların açık rengi ve duvarların ortasından geçen dalga motifleri ev ile pek uyumlu olmasa da hoşuma gitmişti. Ilık suyun bedenimden akıp gitmesine izin verdikten sonra mis kokulu şampuanımla duş keyfimin tadını çıkarmaya başladım. Duştan sonra bir süre daha banyoda oyalandım ve saçımı kurutmak için gerekli makineyi temiz havluların olduğu dolapta buldum. İşimi bitirip, saçımı tepemde dağınık şekilde topuz yaptıktan sonra tam banyodan çıkmak üzereyken giysilerimi yanıma almadığımı fark etmemle, kendime okkalı bir küfür savurdum. Kendi evimde kendi banyom vardı ve odama çıplak bile girmeye alışkındım ama burada bu asla olamazdı. Göğsüme sardığım havlunun sıkılığını kontrol ettikten sonra, yavaşça banyonun kapısını araladım ve boynumu uzatarak dışarıdan ses gelip gelmediğini kontrol ettim. Eğer şanslıysam, Kevin henüz eve dönmemiş olurdu. Büyük bir umutla dışarı çıktım ve yine parmak uçlarımda yürürken köprüden rahat bir nefes alarak geçtim. Tam ortasındayken mutfaktan gelen sesleri duymamla olduğum yerde donup kaldım. Kevin, aşağıdaydı ve bir yandan aldıklarını dolaplara yerleştirirken bir yandan da açtığı birasından minik yudumlar alıyordu. Onu, yaptığı işe konsantre olmuş şekilde, kaşları çatılmış ve bir o kadar da otokontrollü görmek harika bir zevkti doğrusu. Üzerini değiştirmiş ve beyaz atlet yerine siyah kolsuz bir tişört giymişti. Kol kaslarının hareketini izlerken büyülendiğimi itiraf etmeliyim. Büyük elleriyle dokunduğu her paketin yerinde olmayı aptalca arzulayarak orada dikilmek çok saçmaydı ama ona bakmaya doyamıyordum. Adam, bak bak bitmiyordu. Sonunda, son parçayı da buzdolabına yerleştirdikten sonra, tezgaha döndü ve önündeki paketleri açmaya koyuldu. "Biftek ve patates püresi sevdiğini düşünmüştüm. Bana yardım etmek istiyorsan, patatesleri soymak için hemen aşağı gelmelisin." Ne dedi? Kendi kendine mi konuşmuştu o? Önce etrafıma, sonra da yanında başka biri var mı diye aşağıya baktım, ama ikimizden başka kimse yoktu. Sanırım beni fark etmişti. Lanet olsun. Avuçlarımla havlumu sıkarken, beynimin içinde soymak kelimesini neden bu kadar erotik şekilde söylediğini düşünüyordum. Aptal hormonlarım. Sessiz kalmanın faydası yoktu. Bu yüzden, "Evet. Severim. Hemen geliyorum." diyerek harekete geçtim ve tam merdivenlerin başındayken, Kevin'ın sesiyle tekrar olduğum yerde donup kaldım. "Önce üzerine bir şeyler giysen iyi olur." dedi. Bana bakmadığı halde sesinden eğlendiği belli oluyordu. Ah. Kahretsin. Merdivenlere hızla arkamı dönerek odamdan içeri koştum ve kapıyı arkamdan sertçe kapattım. Ne yapıyordum ben böyle? Arkamdan kıs kıs güldüğüne kalıbımı basabilirdim. Resmen, Kevin'ı dikizlerken yarı çıplak hâlde yakalanmıştım ve uyarmasa yanına kadar minicik bir havlu parçasıyla inecektim. Şu an yanaklarımdan ateşler fışkırıyordu ve kendimi tam bir şapşal gibi hissediyordum. Bir kaç dakika içinde basit bir kot ve baskılı bir tişörtle aşağıya indim. Kevin, biftekleri marine ederken bir yandan da sosunu hazırlıyordu. Patatesleri bir bıçakla tezgahta önüme dayanarak, "Hadi başla." dedi. Ben patatesleri soyarken, o arkasını dönerek işine devam etti. Yaptığım işe konsantre olmaya denedim. Cidden. Ama Kevin'ın arka kısmı çok fazla dikkat dağıtıcıydı. "Yemek yapmayı bu kadar iyi bildiğini bilmiyordum. Biftek iddialı bir yemektir." diyerek sohbet başlatmayı ve zihnimi başka şeylerle meşgul etmeyi denedim. Patatesler. Patateslere odaklan. "Yemek yapmayı bana Rick öğretmişti." dedi arkasını dönmeden. "Miller erkekleri, her zaman iyi bir aşçıdır derdi hep." "Bu saçmalık.” diyerek ona güldüm.” Babam omlet yapmasını bile bilmez. Buna rağmen annem mutfaktayken onunla olmaya bayılır. Ayrıca Ryley'in de bu konuda pek becerikli olduğunu sanmıyorum." Kevin bana dönüp yarım bir gülümseme sununca, kalbim bir ritmini kaçırdı sanırım. "Beni kandırdı mı diyorsun?" "Yani şey. Babam bir Miller erkeği olarak annemle birlikte mutfakta zaman geçirmekten hoşlanır ama yemek kısmıyla daha çok ilgilenir, demek istedim." Tanrım, neler diyordum ben? Gittikçe daha çok batıyordum şu an. Kevin'ın gülüşü daha da genişledi ama benden gizlemek için, başını sallayarak hızla ocaktaki işine geri döndü. Ben de alı al, moru mor deyiminin görsel bir temsilcisi olarak patatesleri bıçaklamaya devam ettim. Resmen, tutulası çeneme olan hırsımı zavallı patateslerden çıkarıyordum. "Herkes iyi mi?" diye ciddi bir soru sorunca, konunun değişmesine sevinerek rahat bir nefes aldım. "Evet iyiler. Annem yeni bir kitap için kolları sıvadı. Şimdilik araştırma kısmında ama yakında bir taslak oluşturmaya başlayacak. Babamı bilirsin. Toplantılar, yeni projeler, hâlâ sıkı bir tempoda çalışıyor. Hafta sonları bazen, Rick ile çocukları da alıp balığa çıkıyorlar. Biz de onlar yokken kadın kadına sinemaya ya da alış verişe gidiyoruz. Ryley bir iki sene sonra liseden mezun olacak. Üniversite için Vegas'a gitmeyi planlıyor fakat, annem orada birini bulup yıldırım nikahı kıyarak evlenmesinden korktuğu için gitmesini istemiyor." Güldüm. "Her zamanki ebeveynler işte. Şüpheci. Koruyucu ve paranoyak." Patateslerin hepsini bitirdiğimi fark edince bakışlarımı kaldırdım ve Kevin'ın gergin kollarını tezgaha dayayarak beni izlediğini gördüm. Tanrım, resmen dakikalardır ağız ishali olmuş gibi konuşmaya devam ediyordum ve ancak sustuğumda ne kadar çok şey anlattığımı fark edebildim. "Kafanı şişirdim değil mi?" diyerek masumca gülünce, Kevin daldığı düşüncelerinden kafasını tekrar sallayarak kurtulmaya çalışır gibi yaptı. Şu an, aklından geçenleri öğrenmek için her şeyimi verebilirdim. "Hayır. Ben. Sadece bir an Samantha'ya çok benzediğini düşünmüştüm." deyince ne diyeceğimi bilemedim. Sanırım onları özlüyordu ve bunu bana belli etmek istemiyordu. Üzerimdeki gerginlik azalacağına giderek daha da çoğaldı. "Evet. Bazen Samantha teyzemle annemden daha çok benzer yanlarımız olduğunu tartışırdık zaten, unuttun mu? Samantha'nın bir kızı olsaydı, eminim ona benim kadar benzeyemezdi." "Haklısın." diyerek patatesleri yıkamak için önümden çekti ve başka bir şey söylemedi. Hemen yerimden fırladım ve, "Onları ben hallederim.” diyerek hızla elinden aldım. Sadece parmak uçlarımın ona saniyenin onda biri kadar bir süre temas etmesiyle vücuduma ılık bir şeylerin aktığını hissettim. Kevin, dokunuşumdan elektrik çarpmış gibi irkilerek geriye çekildi ve sessizce etleri pişirmeye koyuldu. Yüzündeki ifadeden rahatsız olduğunu anlamıştım ve hayal kırıklığıyla bir iç çektim. Aptal patateslere banyo yaptırarak buhar tenceresine yerleştirdim. On beş dakikalık ısıya ayarladığım patateslerin pişmesini beklerken geçen süre tam bir asır gibi gelmişti bana. Kevin, ocağın başında dikilirken konuşkanlığını kaybetmiş gibiydi ve bu da benim yanında fazlalık gibi hissetmeme neden oluyordu. Ona göz ucuyla bakarken sıkıntıyla granit tezgaha parmaklarımla vurmaya başladım. "Sor hadi?" dedi bir süre sonra birden ve irkilerek ona baktım. "Ne?" "Bir şey sormak istiyorsun değil mi? Bu yüzden gerginsin. Hadi sor ve aklında ne varsa dökül bakalım." Yüzüme bile bakmadan beni bu denli iyi okuması biraz fazla sinir bozucuydu doğrusu. Birlikte büyüdüğümüz için elbette iyi tanıyordu beni. Ancak, aradan bu kadar zaman geçmişti ve hâlâ bu kadar iyi olması tuhaf değil miydi? Ben neden onun beden dilinden ne hissettiğini anlayamıyordum peki? Neden bunca senedir bizden uzaksın? Neden beni bir kere bile aramadın? Kate denen şu kibirli kaltakla aranda ne var? Kafamda dönen bütün bu sorular yerine, "FBI’a ne zaman katıldın?" diye saçma bir soru sormayı seçtim. Hafifçe omuz silkti ve, "Yerel polis olarak görevim masa başıydı ve ben saha görevlerinde daha iyi olduğumu ispatlamak istiyordum. Bu yüzden, son bir iki görevimi suç çetelerini ifşa ederek başarıyla tamamlayınca, üstlerim beni federallere tavsiye etti." dedi. Pişen patatesleri yanında buzu çözülmüş bezelyelerle birlikte bifteklerin olduğu tabaklara alarak, üzerine hazırladığı fesleğenli sostan döktü. Resmen ağzım sulanmıştı. Yarım bira şişesini bir kenara iterek, dolaptan soğutulmuş kırmızı bir şarap şişesi çıkartıp, karşısına oturmamı işaret etti. "Demek içki konusunda büyüdüğümü kabul ettin?" diyerek güldüm. Kaşlarını kaldırarak, "Sadece bu günlük." dedi ve ben gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Tamam. Matt ile FBI 'da mı tanıştınız peki?" "Evet. Üç sene önceki ilk ortağımdan sonra birlikte çalışmaya başladık. O gün bugündür de beraberiz." Etimi kesip ağzıma atarken, "Çok sevimli bir çocuk." dedim. "Onunla çalışmak eğlenceli olmalı." "Öyledir. “derken yüzü ifadesizdi. Etini, uzun parmaklarıyla kullandığı çatal ve bıçakla keserken, göz ucuyla onu izlemeden edemedim. Tıpkı bir sanatçının elleri gibiydi elleri. Usta, becerikli ve güçlü. "Kate, aramıza bir sene önce katıldı. Sonra da üçümüz sıkı bir ekip olduk." "Eminim öyledir.” diyerek somurttum.” Her önemli grup üyelerinde olduğu gibi. Grubun alfası, grubun şakacısı ve tabi en önemlisi grubun suratsızı." Bana kaşlarının altından dik dik baktı. "Kate, genelde o kadar suratsız biri değildir. Sana biraz takılmak istemiştir sadece, hepsi bu. Eminim tanıdıkça onu sende seversin." Şarabımdan bir yudum alıp, lokmamın boğazımdan kaymasını sağladım. Şimdi de bana Kate'i savunması, kesin aralarında bir şeyler döndüğünün kanıtıydı işte. Kahretsin. Ağzımdan onu onaylayan sessiz homurtular çıkardıktan sonra, tabağımdaki bezelyelerle oynamaya başladım. Tüm iştahım anında kaçmıştı. Somurtmamak için kendimi zorlayarak, "Matt'i daha çok sevdim.” dedim gururla. "Beni bilirsin, ilk seferde içimin ısınmadığı birini, sonradan asla sevemem." "Anlıyorum." diyerek yemeğine devam etti. "Kate böyle şeyleri pek umursamaz. İyi anlaşacağınızı bilmek hoşuma giderdi." deyince çatalımı sertçe tabağa bıraktım. Anında bakışları beni buldu. "Sorun ne?" "Bir sorun yok. Sadece doydum. Yemek için teşekkürler." diyerek şarap kadehimi de alıp hızla salona geçtim. Moralim bozulmuştu. Matthew ile oturduğumuz kanepeye yerleşerek televizyonu açtım. O kadından konuşmaya daha fazla devam etmeye hiç niyetim yoktu. Beni uzunca bir süre hiç kıpırdamadan izledikten sonra, masadan kalkıp yanıma geldi. Aramızda mesafe bırakacak şekilde koltuğun diğer ucuna oturup, televizyonu -ara sıra da beni, izledi. "Dans okulunu kazanmana çok sevindim Ashley. Her zaman dans senin için vazgeçilmez bir tutku olmuştu. Hayallerine bir adım daha yaklaştığını görmek beni sevindirdi. Başaracağına hiç kuşkumun olmadığını bilmeni isterim." Kumanda elimde ona baktım. Bakışlarında bana ait bir şeyler bulmaya çalışıyordum. Duman grisi gözlerinde beliren siyah benekler hafifçe kıpırdandı. Benimle gurur duyduğunu biliyordum. Bunu anlamamak için aptal olmam gerekirdi. Ama benim istediğim daha fazlasıydı. "Teşekkür ederim." dedim onu anladığımı bilmesi için. "Ama insan her zaman hayal ettiği tutkularına elini uzattığında sahip olabilecek kadar yakın olmalarına rağmen, sebepsiz yere gezegenler kadar uzak kalabiliyor maalesef." Kevin sertçe yutkundu. Bunu ademelmasının hareketinden anlamıştım. Şarabından sessizce yudum alırken devam ettim. "Şimdilik buradayım. Yapmak istediğim şeyin, yani arzularımın peşinden geldim. Ve emin ol, onlara kavuşuncaya kadar da gitmeye asla niyetli değilim." Kevin bakışlarını benden kaçırmadan yoğun bir şekilde bakmaya devam etti. Ben ise ona diktiğim gözlerimi şarabıma indirdim ve dolu dolu bir yudum daha alıp televizyona boş boş bakmaya devam ettim. Ne demek istediğimi anlamamış gibi görünüyor olabilirdi, ama anladığına emindim. Bu önemli değildi. Çok yakında o ve herkese bunu nasılsa gösterecektim. Kevin benim kaderimdi. Bunu ta içimde bir yerlerde hissediyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD