Kapıda kollarını kavuşturmuş hâlde bizi izleyen kadın kenara çekilerek Kevin'ın geçmesine izin verince, bende aynı anda onlara doğru bir adım attım.
Kevin, merdivenlerden inerken gerçekten de beni karşısında gördüğüne inanamamış gibi bakıyordu yüzüme. Az önce Samantha teyzemle konuştuklarına kulak misafiri olmasaydım, buna gerçekten inanabilirdim.
Gerçeği söylemek gerekirse, ben de onu gördüğüme şaşırmıştım. Şaşırmaktan çok şoka girdim diyebilirim. Kevin o kadar çok...değişmişti ki, sokakta yanımdan geçse eminim tanıyamazdım. Hoş, beni gördüğünde o da tanıyamazdı büyük ihtimalle ama ben yine de ona dönüp bir daha bakardım sanırım.
Henüz ergenliğinin başlarında bir oğlan çocuğuyken bile uzun olmasına rağmen, şimdi daha da uzamıştı. Boyu neredeyse 1.90'a yakın olmalıydı. Üstelik o zamanlar çelimsiz ve zayıf olan kolları, kaslarla kaplanarak güçlenmiş, dar olan omuzları bir hayli genişlemişti. Üzerindeki beyaz sporcu atletinden ve altındaki dar kot pantolondan gördüğüm kadarıyla, vücudunda kas olmayan tek bir parçası bile kalmamıştı. Sol omzunu kolunun yarısına kadar kaplayan dövmesinin ne olduğunu çözememiştim. Büyük bir kısmı atletinin altında kalıyordu, ancak bir hayvanı andıran tüyleri ve kanatları olduğundan onu bir kuşa benzettim.
Yüzündeki çocuksu ifade yerini erkeksi köşeli hatlara ve çekici bir yakışıklılığa bırakırken, en son gördüğümde bıyıkları dahi yokken, şimdi kirli ve seksi bir sakala sahipti. Saçları daha da gürleşmiş ve o asi ve beni karıştır diyen dağınık tutamlar geniş alnına serserice dökülmüşlerdi. Eskiden bunu çok sık yapardım. Küçükken saçlarınla oynamam hoşuna giderdi. Acaba yeniden yapmama izin verir miydi?
Onu incelerken, uzaklara daldığımı fark ettim ve ancak, o konuştuğunda, iç çekerek kendime gelebildim. Omuzlarımdan tutarak beni incelemeye başladı. Kafası karışmış gibiydi.
"Seni burada görmeyi beklemiyordum? Tanrım, sen...çok...değişmişsin Ash?"
Şunu diyene de bakın. Bende buraya gelmeye hevesli değildim ne yazık ki, ama buradaydım işte. Samantha'nın oyununa gelmiştim resmen ve bir anda çocukluk aşkım olan üvey kuzenimin evinde bulmuştum kendimi.
"Seni rahatsız ettiğim için özür dilerim fakat, Sam gelmemde çok ısrar etti." diyerek, kendimi savunma ihtiyacı hissettim birden.
Tanrım, kendimi öğretmeninin önünde ödevini yapamadığı için hesap veren ve bahanelerin arkasına sığınmaya çalışan küçük bir çocuk gibi hissetmeye başlamıştım. Bu çok berbat bir durumdu ve bu duruma düştüğüme gerçekten inanamıyordum.
"Önemli değil," diyen Kevin geri çekilerek benden bir adım uzaklaştı ve soğuk bir sesle "Hoş geldin." dedi.
Iyyy. Sıcak ellerinden sonra tenim buz kesmişti resmen. Bu soğuk karşılamanın ardından, cehennemin dibine git deyip, tam ters istikamete doğru koşmam gerekiyordu ancak bunun yerine daha samimi görünmek için gülümseyip, hiç öyle olmadığı hâlde "Hoş buldum." dedim.
Kevin, “İçeri gel." diyerek arkamda bıraktığım çantalarımı sanki içlerinde hiç bir ağırlık yokmuş gibi tek eliyle kaldırınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutmak üzereydim. Bütün gün boyunca oradan oraya sürüklediğim valizim, saatlerdir taşıdığım için mi bana ağır gelmişti, yoksa gerçekten hafif miydi?
Kevin, sırtıma boşta kalan eliyle destek vererek, yürümem için teşvik ettikten sonra önüme geçti ve bende peşi sıra yürümeye başladım.
Kapı girişinde hâlâ dikilmekte ve bizi izlemekte olan kadının yanından geçerken duraksayan Kevin,
"Bu Kate," diyerek beni kadınla tanıştırma gereği duydu.
"Selam.” dedi, Kate aynı soğuklukta. New York yerine buzullara falan mı gelmiştim ben?
"Ve bu da kuzenim Ashley." diye kibar bir erkek gibi beni tanıttı Kevin. Kadın kollarını çözerek bana yarım bir gülümseme gönderdi. Ben ise ona bir şey söyleme fırsatı vermeden,
"Üvey kuzeni." diyerek lafı yapıştırdım. Kevin omzunun üstünden dönüp bana, çattığı kaşlarının altından ters ters bakınca da masumca gülümsedim. Ne var yani? Gerçek bu değil miydi? Üstelik Kevin bunun dile getirilmesinden asla rahatsızlık duymazdı ki. Ayrıca neden bilmiyorum, bu kadının bu küçük bilgiyi öğrenmesi gerektiğini düşündüm.
Ancak, Kevin bundan gerçekten rahatsız olmuş gibiydi. Başka bir şey söylemeden ben hemen arkasında olmak üzere hep birlikte içeri girdik.
Dar ve karanlık bir koridordan geçtikten sonra büyük ve aydınlık bir salonda buldum kendimi. Şaşırdığım şey, dışarıdan üç katlı görünen evin, ilk iki katının birleşerek tek bir tavan oluşturduğu dev salon değildi. İki duvar dibinden yukarı helezon şeklinde tırmanan demir merdivenler yukarıda bir asma köprüyle birleşiyor ve oradan sağlı sollu iki odaya uzanıyordu. Tıpkı stüdyo daire tipindeydi ancak daha çok, fabrikadan bozma bir yapı görüntüsü veriyordu insana. Sanki, salon bir çalışma atölyesi, asma katta ise ofisler olsaydı daha uygun olurdu.
Beni şaşırtan, dışarıdan göründüğünden daha büyük olan evinin büyük olması ve sabit renklerle dizayn edilmiş olması değildi. Evet, duvar dibinde büyükçe bir Amerikan tezgahıyla salona birleştirilen mutfak da dahil olmak üzere neredeyse tüm ev soğuk çelik rengindeydi. Tıpkı gözleri gibi dedi iç sesim ve ona hemen susmasını söyledim.
Siyah koltukların ve dev televizyon ünitesinin olduğu köşe tamamen camdan yapılmış bir duvara sahipti. Ve salona ilk girdiğiniz andan itibaren South Street Seaport limanı ve Hudosn Nehri tüm güzelliğiyle karşınıza çıkıyordu.
Şaşkınlığım; üvey kuzenimin zevksiz mobilyaları, yada bana göre soğuk döşenmiş salonu değildi. Beni asıl şaşırtan, yumuşak deri koltukta ayaklarını önündeki kağıtlarla kaplı ahşap sehpaya uzatmış rahat bir şekilde televizyon kanallarını zaplayan adamdı.
Ben, evde yalnız olduklarını sanıyordum ama gördüğüm kadarıyla biri daha vardı.
Kevin eşyalarımı yukarıya çıkan merdivenlerden birinin dibine sertçe bırakınca, tüm ilgisini televizyona vermiş olan adam bize baktı ve neşeli bir sesle, "Hey! Selam.” dedi.
Bu sıcak karşılama bana biraz olsun iyi gelmişti doğrusu. Elimden olmadan bende aynı neşeyle, "Selam." dedim.
Adam ayaklarını sehpadan indirip, tek kolunu, yaslanma yerine uzatarak koltukta zıplayıp daha dik oturdu ve dikkatlice beni incelemeye başladı.
Yüzüne düşen karışık, kıvırcık ve ensesini kapatacak kadar uzun saçlarından ve iki günlük sakalından gözlerini görmekte zorlanıyordum ancak, yüzünde hayran olunası bir gülümseme vardı. Gözleri, sanırım sıcak çikolata rengindeydi ve teni de Kevin'a göre daha esmerdi.
"Bu Matthew,” dedi, Kevin aramızda durarak. "Kate ve benim ortağım. "Bu da Ashley. Kuzenim. Ryan Amca'mın kızı."
"Üvey kuzeni.” diyerek onu düzelttim. Neden bilmiyordum ama Kevin'ın bu durumdan rahatsız olması hoşuma gitmeye başlamıştı. Demek, bu sevimli adam ve arkamdaki suratsız kadın Kevin'ın iş ortağıydı. Yani ikisi de polisti. Matthew, Kevin ile aynı yaşta görünüyordu ancak, Kate denen kadının yüz çizgilerinden tahmin ettiğim kadarıyla onlardan bir iki yaş büyük olmalıydı.
Matthew, yerinden kalkarak, seri bir şekilde yanımıza geldi. Sergilediği uyuşuk görüntüsünün aksine oldukça çevikti doğrusu. Ve boyu da, kesinlikle Kevin kadar uzundu.
Giydiği kapüşonlu sweatşörtünün altında belirgin olan geniş omuzlarına bakılırsa, Kevin'ın iş ortağı dışında spor arkadaşı da olmalıydı.
"Bana Matt de lütfen." diyerek elini uzattı. Elimi hiç tereddüt etmeden avucuna bırakarak gülümsedim. Avuç içleri sıcak mıydı, yoksa gerginlikten benim mi vücut ısım yükselmişti bilemiyordum ancak, bir ev sahibi olarak, Kevin'dan daha sıcakkanlı olduğu kesindi. Yüzündeki gülümseme daha da genişleyen Matthew'e,
"Sen de polis misin?" diyerek, aptalca bir soru sordum. Cevabını bilmeme rağmen, sanırım o an sohbet başlatmanın başka bir yolunu bulamamıştım. Tek kulağındaki, sevimli zirkon taşlı minik küpesi de dikkatimi dağıtmıştı sanırım.
"Evet." derken bile gülümseyen adamı sevmeye başlamıştım. "Biz de, son işimizle ilgili bazı raporların üzerinden geçiyorduk. Geldiğin iyi oldu. Sayende bir mola verebileceğiz artık."
Matthew'un sıcak sohbeti bana yabancılığımı unutturmuştu. Ona minnetle gülümserken bana, "Aç mısın?" diye soran Kevin'a döndüm. Aslında açtım. Seyyar satıcından aldığım mis gibi sosislimi, Samantha teyzem sayesinde iştahım kaçarak bir sokak köpeğine vermiştim ve heyecandan uçakta da hiç bir şey yiyememiştim. Yine de, karnımın guruldamasına rağmen,
"Pek sayılmaz.” diye cevap verdim.
Matthew," Bu iyi işte.” dedi birden.” Biz de az önce midemize oturan bir makarna yedik. Aç olmamana sevindim.” diyerek adının Kate, olduğunu öğrendiğim kadına sevimli şekilde gülümsedi. Sonra da kulağıma eğilip,
"Tişörtünü makarna sosuna buladığı anı görmeliydin." diyerek yüksek sesle fısıldadı.
Şoförüm Leonardo gibi hiç tam anlamıyla güldüğünü düşünmediğim Kate, Matthew'a yüzünü ekşitip orta parmağını gösterince, genç adam kıkırdamaya başladı.
Kevin'ın sessizlik içinde ve ciddiyetle bizi izlediğini gördüğümde yüzümdeki gülümseme yavaşça söndü. Neyi vardı bunun böyle? Matthew'a öldürecekmiş gibi bakıyordu sanki. Sonunda kafama dank etti. Kate ile Kevin arasında bir şeyler olmalıydı. Belki sevgili yada daha yakınlardı bilemiyordum. Jet-lag(uzun uçak seyahati sonrasında vücudun yeni saat dilimine alışmakta zorlanması) etkisinden yada sabahtan beri yaşadığım onca şey yüzündendi belki de, bunu fark edememiştim. Üzerinde gördüğüm erkek gömleğini tekrar inceledim. Kevin'ın olmalıydı. İkisinin baş başa olmadığını anladığım anda bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Ama belli ki, ciddi bir şey vardı aralarında ve Kevin, Matthew'un bu küçük düşürücü davranışından hiç hoşlanmamıştı. İçimde bastırmaya çalıştığım sıkıntı tekrar su yüzüne çıktı.
"İçecek bir şey ister misin? Kahve? Su? Yada soğuk bir şeyler?"
Kevin'ın yüzüne baktım ve kafamı olur anlamında salladım. Cidden boğazım kurumuştu ancak bunun sıcakla hiç bir ilgisi yoktu.
"Su olabilir."
"Hadi ama Ashley, sudan daha sert bir şeye ihtiyacın varmış gibi görünüyorsun?" diyen Matthew, beni kolumdan çekerek koltuklara doğru sürüklerken şaşkınlıkla değişen yüzümü inceliyordu.
"Belki de alkol, Ashley için iyi bir fikir değildir dostum." diye yüksek sesle söylenen Kevin, Kate ile birlikte tezgahın arkasına geçerek bir bardak su doldurmaya gitti. Ona arkasından kötü kötü baktım. Bana küçük bir çocukmuşum gibi davranması canımı sıkmıştı.
Kate, buzdolabından üç şişe bira çıkartırken, Matthew beni geniş kanepeye oturttu ve hemen yanıma rahatça yerleşip, eski pozisyonunu aldı.
"Koruyucu abi tavırlarına girme lütfen. Gördüğüm kadarıyla Ashley'in yaşı bira için gayet uygun." diyen Matthew, gittikçe gözüme biraz saha sevimli gelmeye başlıyordu. Bu çocuğa cidden ısınmıştım. Koruyucu abi sözü dışında.
"Aslında bira daha iyi olur.” diyerek onu onayladım ve bana odanın diğer ucundaki mutfaktan ters bakışlar atan Kevin'ı görmezden gelerek dikkatimi, Matthew'un izlediği televizyon programına vermeye çalıştım.
"Ve lütfen sen de bana Ash, de."
"Tamamdır." diyerek, göz kırparak gülümsedi Matthew. Ardından da,
"Bu güzel hanıma da, bir bira getir dostum.” diyerek mutfaktakilere seslendi.
Kendi aralarında fısıldaştıklarını duysam da, mutfaktaki ikilinin ne söylediklerini kesinlikle duyamıyordum ve bu da sinirlerimi daha çok germekten başka bir işe yaramıyordu. Büyük ihtimalle Kate, Kevin'ı yatıştıracak bir şeyler söylüyordu, çünkü cidden sinirlenmiş görünüyordu.
Kanallar arsında gezinen Matthew, sonunda birinde karar kılmıştı nihayet ve benim ilgi alanım dahilinde olan programa anında odaklandım. Bir iki saniye izledikten sonra, oturduğum rahat koltukta gevşemeye başladım ve Matthew'a dönüp,
"Bu, Chinooksların, geçen hafta Dallas'ta Coyoteler ile yaptığı maçın tekrarı değil mi?" diye sordum.
İlgisini bir anda tekrar bana yönelten Matthew, şaşırmış gibi görünüyordu. Bana, omzumun üzerinden bir başım daha çıkmış gibi bakmasına gülmek geldi içimden.
"Buz hokeyiyle ilgileniyor musun cidden?"
"Elbette," diyerek hafifçe omuz silktim. "Bu maçta gerçekten berbatlardı. Hakem, Lucky'i saha dışına çıkarmadan önce savunma oyuncusuna sıkı bir tekme geçirmişti ve sanırım maç 4-3 bitmişti." dediğimde, Matthew'un şaşkınlığı yavaş yavaş yerini hayranlığa bırakmaya başladı.
"Buz hokeyiyle ilgilenen ve bu kadar bilgi sahibi olan bir kızla daha önce hiç tanışmamıştım.” diyerek gülümsedi birden.” Küçükken okulda bir kız arkadaşım beysbol oyuncularının kartlarını biriktirirdi. Onunla sırf o kartlara sahip olabilmek için çıktığımı hatırlıyorum." diyerek güldü. "Hangi takımı tutuyorsun peki?" diye sorunca ona gururla,
"Bakersfield Condors." dedim. "Jack'in çalımları ve hayvansı güdüleriyle maça olan saldırgan oyunculuğuna cidden hayranım."
"Ve şimdi de bana, sana hayran olmak için bir sebep daha veriyorsun tatlım.” diyen Matthew'un sözleri, Kevin ve Kate'in yanımıza gelmesiyle bölündü.
"Benim oyuncu kartlarım yok ama."
"Emin ol buna ihtiyacın da yok,” diyerek kaşlarını oynatınca, gülmeden edemedim.
Kevin bana isteksizce bir bira şişesi uzatırken ona teşekkür ettim. Kate'den uzak bir koltuğa oturması nedense hoşuma gitti. Ama ondan önce, sehpanın üzerindeki dağınıklığı toplamaya çalıştı. Göz ucuyla baktığımda FBI'ın antetli kağıtlarını gördüm. Bir kaç tane de değişik yaşlarda vesikalık erkek resimleri vardı. Tam görememiştim ancak, hemen hemen hepsi de tipsizlikten en az altı ay yerdi.
Kevin, görmemem için kağıtları televizyonun altındaki küçük çekmeceye tıktı. Hemen çaprazındaki duvarda bir gitarın yalnızlığına terk edildiği dikkatimden kaçmamıştı. Kevin'ın müzikle ilgilendiğini bilmiyordum. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyorsun, dedi iç sesim ve ona hak verdim.
Sol ayak bileğini sağ dizine atarak rahat bir pozisyonda oturduktan sonra birasını yudumlamaya başlayan Kevin'ın keskin bakışları ikimizin üzerindeydi.
"Siz ikiniz ne kaynatıyordunuz?” dedi sonunda.
"Dostum inanamayacaksın ama, Ash'in hokey ile ilgili yorumları mükemmel." dedi Matthew heyecanla.
Kevin bana duygusuz bir şekilde bakarken, Kate gülümsedi. Nihayet. Ama bu pek bir şey ifade etmiyordu benim için. Yine sevimli gelmiyordu gözüme. Uzun bacaklarını üst üste atarak oturduğunda altında minicik bir kot şort olduğunu fark ettim. Neredeyse yok denecek kadar küçüktü ve erkelere tam bir göz ziyafeti sunuyordu.
"Bu çok ilginç işte.” dedi Kate. Ah, sesini duymak ne büyük nimet.
"Neymiş ilginç olan?" diye sordum anında.
"Buz hokeyi kaba ve erkeksi bir spordur. Genellikle küfür ve ağır şiddet içerir. Küçük bir kıza göre olduğunu hiç sanmıyorum."
Sanırım dişlerimi o kadar çok sıktım ki, gıcırtısı Matthew'un bana bakmasına sebep oldu. Ona rahatlayarak bir sorun yok bakışı attım ve anında Kate'in merakını gidermeye çalıştım.
"Buz hokeyi, bir denge, koordinasyon ve ekip becerisi gerektiren, aslında güç kontrolünün elinde olması oldukça zor bir spordur. Buzun üstünde dengeni korurken zihninde aynı anda birden çok şeye odaklanmak kolay bir iş değildir. Bunu biliyorum çünkü bende fırsat buldukça ara sıra patenlerimle bunu deniyorum. Ayrıca onları izlerken, bana güçlü erkeklerin hırsla ve öfkeyle bir topun peşinde koşarken ki görüntülerinin yanında, tam aksine şık bir balo salonunda tatlı bir kadınla vals yapan centilmenleri anımsatıyor." dediğimde Matthew'un ağzı bir karış açık kalmıştı. Kate'in ise gülüşü kahkahaya dönüştü.
"Valsm mi? Tanrım, işte bu gerçekten inanılmaz." diyerek gülen Kate'i umursamadan biramı kafama diktim ve boğazımdan aşağıya buz gibi inen biranın yarısının, öfkeden kaynayan bedenime iyi gelmesini diledim.
"Hey, hey hey. Yavaş ol.” diyen Kevin'a hak veren Matthew bileğimi tutarak beni durdurdu.
"Sadece çok susamışım." diyerek yalandan gülümsedim.
Konuşma, genelde ben ve Matthew arasında geçerken, sohbet buz hokeyi dışında müzik gibi başka ilgi alanlarıma da kaymaya başlayınca Kevin dayanamayıp,
"New York'a hangi sebeple geldin Ash?" diye bir soru sordu. Genelde biz sohbet ederken sessiz kalmayı tercih etmesi beni gerginleştirmişti, fakat şimdi ilgili görünmesi hoşuma gitti.
"Buraya Canton dans okulunun seçmelerini kazanarak geldim.” dedim gururla. "Yaz için dev bir organizasyon düzenliyorlar ve sanırım üç ayın sonunda büyük bir ödülün olacağı uluslararası bir yarışma düzenlenecek."
Matthew, "Sen dans da mı edebiliyorsun?" diye sevimli bir şekilde sorarken, Kevin'ın, "Üç ay mı?" demesi zoruma gitmişti. Başına üç aylık bir bela aldığını düşünmesi onu huzursuz ediyordu anlaşan ki, yerinde rahatsızca kıpırdanmaya başladı.
Matthew'u, "Sadece amatör olarak.” diye geçiştirdikten sonra, Kevin'a,
"Endişelenmene gerek yok. Burada geçici bir süreliğine kalmak zorundayım.” dedim sertçe. “Sam ısrar ettiği için." Şu an, hemen çekip gitmek için her şeyi yapabilirdim. Babamı arayıp bana yardımcı olmasını bile isteyebilirdim, ama bunu yapmayacaktım. "Okulda bir karışıklık oldu ve düzelir düzelmez, lojmanlardan birinde kalmak için gideceğim.” dedim onun yerine.
Kevin, ona meydan okumama karşı bakışlarını içki şişesinin ağzına çevirdi ve, beni şaşırtarak,
"Onu demek istememiştim." dedi."Yani, sorun değil. Burada istediğin kadar kalabilirsin." derken sesindeki bir tını tüylerimi ürpertti.
Sahi mi? Nedense bu sözlerin içtenliğine hiç inanasım gelmiyordu. Beni karşılama şekli ve öncesindeki telefon konuşmasını biliyordum ve samimiyetine inanmakta zorlanıyordum. Ona öfkelenmem gerekiyordu belki de ama nedense hüzünlenen gözleri içime dokunmuştu.
"Teşekkürler. Yine de umarım fazla uzun sürmez." diyerek ona gerçekten ihtiyacım olmadığını bilmesini istedim. Neyimiz vardı bizim böyle? İki yabancı gibi birbirimize uzak ve soğuktuk. Sanki araya giren bunca zaman çocukluğumuzun güzel anılarını da kazıyarak silip süpürmüş gibiydi ki, Matthew'u yeni tanımama rağmen onunla bile daha sıcak ve rahat sohbet edebiliyor olmam canımı acıtıyordu. Gözlerim tek bir noktaya dalınca Matthew koluma hafifçe dokundu.
"Yorgun olmalısın Ash. Biz kalkalım en iyisi.” diyerek Kate'e bir bakış attı.
"İyi olur, benim de yapacak işlerim var zaten. Giderken beni eve bırakabilir misin Matt?" diyen Kate, birasını sehpaya bırakıp ayağa kalktı.
Matthew'un da kalkmasıyla, bende kendimi birden onları yolcu etmek zorunda hissettim.
Kate'i onaylayan Matthew bana dönüp, "Seninle tanışmak güzeldi.” dedi ve sonra da eğilip yanağımdan öptü. Kendimi garip ve sersemlemiş hissetmiştim. Daha önce karşı cinsten biri onayımı almadan beni öpmemişti. Yanaklarım renk değiştirmiş olacak ki, Matthew'un gülüşü daha da genişledi.
"Sonra görüşürüz dostum.” diyerek Kate'in önündeki sehpadan anahtarlarını kaparken Kate,
"Gömleğini temizletip getiririm." dedi.
"Sorun değil. Yolu biliyorsunuz.” diye soğuk bir sesle uğurladı onları Kevin. Yerinden bile kalkmaması tuhafıma gitmişti doğrusu. Bunu sık yapıyor olmalıydılar. Sonunda ben de elini sıkıp, Matthew'a veda ettikten sonra, birbirinden tuhaf ikili çıkıp gitti ve beni Kevin ile baş başa bıraktı.
Kevin'ın arkamda hareketlendiğini anladığımda bana yaklaşmakta olduğunu fark ettim. Ensemdeki tüyler dikilirken, kalp atışlarım hızlanmaya başlamıştı.
Anında arkamı döndüğümde göz göze geldik ve ben o çelik grisi gözlerde ne gördüğümü düşünürken buldum kendimi. Mutluluk mu? Şaşkınlık mı? Özlem mi? Yoksa öfke mi?
Aşk dışında bunların hepsi de olabilirdi. Yine de beni tedirgin eden bir şeyler vardı bakışlarında. Dudakları. Bir şeyler söylemek için aralanmıştı sanki. Sonra vazgeçerek kapattı ve bana,
"Sana kalacağın odayı göstereyim." dedi duygusuzca.
Önümden geçerek çantalarımı aldı ve merdivenleri hızlı adımlarla tırmanmaya başladı. Derin bir iç çekerek omuzlarımı düşürdüm ve ayaklarımı sürüyerek arkasından gittim.
Burada ne kadar kalacağımı bilmiyordum ancak geçen süre boyunca ikimize de işkence gibi geleceğine emin olmuştum artık.