İki yüz yirmi beş ton ağırlığında ve doksan üç metre yüksekliğindeki Özgürlük Anıtı'nı gördüğümde, o ana dek yaşadığım heyecan tamı tamına ikiye katlanmıştı. Amerika'nın evrensel simgesi olan bu muhteşem heykel, hayalini kurduğum tüm özgürlüklere bir adım daha yaklaştığımın işaretiydi bana. Yaklaşık beş buçuk saatlik uçak ve kara yolculuğunun ardından, nihayet New York'taydım. Tanrım, hâlâ inanmakta zorlanıyordum.
Hava alanından bindiğim taksinin camından, izlediğimiz yol boyunca, gördüğüm her şeyi en ufak ayrıntısına kadar hafızama kazımak istiyordum. Adını yalnızca televizyon ve dergilerden duyduğum, daha önce hiç gelmediğim ve bilmediğim bir şehirdi burası. Bu zamana kadar ailemle geçirdiğim yaz ve kış tatilleri, mevsimine göre ya Bahamalar'daki evimizde veya Avrupa Ülkelerinden birinde geçirmiştim. Ancak kendi ülkemde ve yine kendi kendimle tatil yapmak gibisi yoktu.
Büyük bir köprüden geçerek sokaklara saptığımızdan bu yana hareketli insan kalabalığı, araçlar, bisikletliler, yeşil park alanlarında evcil hayvanlarını gezdirenler, öpüşen turistler ve siyah-beyaz tenli insanların arasında buldum kendimi. İnanılmaz güzel ve farklı bir şehirdi ve yarım bina boyutlarında irili ufaklı ışıklı billboardlarla süslü caddeleriyle kelimenin tam anlamıyla efsaneydi.
İnsanı kendine hayran bırakan mimarileri ve görmeye değer en güzel yerleri bir bir aklımda sıraya koymaya çalıştım. İlk fırsatta, elimde büyükçe bir harita, boynumda fotoğraf makinesi ve aldığım bazı notlarla büyük bir şehir ziyafeti yapacaktım kendime. Central Park, Times Meydanı, Brodway ve Metropolitan Sanat Müzesi gezmek istediğim yerlerin başında geliyordu.
Yeşilin bol olduğu parklardan birinde, çimenlere uzanıp dinlenmeye ve parlak güneşin altında nehrin güzelliğini izlemeye alışkın biri olsam da, burada olmak ve bu havayı solumak bambaşka bir şeydi. Bu şehir büyülüydü, ve bunu kesinlikle geldiğim ilk dakikadan itibaren, her bir hücremle hissedebiliyordum.
Masmavi gökyüzünde tek bir bulut bile yoktu ve öğlen güneşi, sanki bana hoş geldin dercesine göz kırpıyordu. İçimdeki sevincin tarifi yoktu. Uçaktan indikten sonra bile hâlâ yüzümdeki aptal sırıtışa engel olamıyordum.
Ailemden ayrı ilk defa uzak bir şehirde tatil yapacak, üstelik üç ay boyunca en sevdiğim şeyle, yani dansla uğraşacaktım. Sesli düşündüğümde kulağa inanılmaz güzel geliyordu. Bu koskoca şehirde yapayalnız olduğum gerçeğini de unutmamam gerekirdi tabi. Kendime ne kadar güvenirsem güveneyim, tedirgin olmadığımı söylersem yalan olurdu. Sonuçta, ürkütücü bir yanı da vardı New York'un. Suç ve günah şehriydi. Tanrım, başıma gelebilecek en kötü şeyleri şu anda düşünmek bile istemiyordum. Ne olursa olsun, aileme bir söz vermiştim ve mutlaka beladan uzak duracaktım.
Siyahi taksi şoförü bana, nereye gitmek istediğimi sormuş bende ona Canton dans okulunun adresini vermiştim. Gelen mektupta yazana göre Manhatten'ın göbeğinde 7th Ave diye bir yerdeydi. Taksici adresi bildiğini söyleyerek beni geniş caddelerin kesiştiği bir dört yol ağzına getirdi.
Taksiden indim ve bana yabancı gelen şehir havasını sesli şekilde ciğerlerime çektim. Etrafımdaki yüksek katlı binalar ve cıvıl cıvıl dükkanlara hayran hayran bakınırken, taksici bagajdan sırt çantamı ve tekerlekli valizimi indirdi. Ona teşekkür edip gülümseyerek ücretini ödediğim adamın tepkisi de sıcak bir gülümseme oldu. Parasını aldıktan sonra da hızla caddedeki diğer araçların arasına karışarak akıcı trafikte kayboldu.
Çevremde göz gezdirirken, öne doğru bir adım atmıştım ki, kaykaylı bir çocuk tam önümden rüzgar gibi geçip gitti. Neyse ki, son anda düşmeden dengemi sağlayabildim. Beni sersemleten görüntünün arkasından şaşkınlıkla bakarken ucuz atlattığımı düşündüm. Sokaklar; bir arı kovanından farksız kalabalık ve hareketli olduğu halde, birbirine çarpmadan dolaşabilmeyi başaran insanlarla doluydu ve bende onlardan biriydim artık.
Kafamı caddenin karşısına çevirdim ve devasa çelik rengindeki binalardan birinin, birinci katındaki dev kapının üzerinde, büyük bir tabelada yazan Canton Dans School yazısını gördüm. Derin bir nefes alarak gülümsedim.
"Sonunda buldum seni!" diyerek keyifle mırıldandım. Sonra da, kimsenin beni duyup duymadığını önemsemeden trafik ışıklarından karşıya geçtim.
Kaldırıma çıkarken valizimin tekerlekleri takılınca çıkmakta biraz zorlandım fakat, yüzünü görmediğim bir yabancı bana yardım etti ve eşyalarımla birlikte beton zemine kadar ulaşabildim. Tanımadığım kişiye teşekkür edecektim ki, arkamı döndüğümde onun da gitmiş olduğunu fark ettim. Burada insanlar çok garipti. Omuz silkerek omuz çantamı düzelttim. Kot pantolonum ve askılı tişörtüm terden üzerime yapışmıştı. Kalbim heyecandan mideme inmişti sanki. Sıcaktan nemlenen saçlarımı geriye attım ve omuzlarımı dikleştirerek içeriye girdim.
Eşyalarımla dönen kapıdan zorlukla geçmeyi başarıp, kendimi geniş ve bol ışıklı bir lobide bulduğumda şaşkınlıktan ağzım bir karış açık kalmıştı. Vay canına. Burası bir tapınak kadar büyük ve lükstü. Üstelik tarihi yapıyı çağrıştıran giriş tam yirmi metre yüksekliğindeydi ve etrafında dönen merdivenler yukarı doğru sarmal şeklinde tırmanıyordu. Derinlerden gelen hoş ve tatlı bir müzik sesi kulağıma mitolojik bir enstrüman gibi gelmeye başlamıştı. Bir anda çağ atlamış ve tarihte modern bir yere gelmiş olabilirdim.
Duvarlar açık renkteydi ve mermer zemini koruyan halı kan kırmızısıydı. Kendimi, ünlülerin geçit törenlerinin yapıldığı gala gecelerine ev sahipliği yapan yerlerden birinde gibi hissettim. Bu okulun sahibi her kimse, burası için bir servet harcamış olmalıydı.
Gözlerimle çevreyi incelerken, minik adımlarla ilerlediğimi fark edemedim ve bankodaki uzun boylu esmer kadınla yüz yüze gelene kadar da bana seslendiğini duymadım.
"Canton Dans Okuluna hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?"
Sesi kadar incecik fiziğiyle göze çarpan zarif ve hoş bir kadındı. Şaşkınlığımı anlayışla karşılamış olacak ki, sersemlemiş halimden etkilenmemiş bir halde gülümsüyordu. Yüzünde takındığı kayıtsız ifadeden anladığım kadarıyla belli ki, Canton okulu; buraya yeni gelen her insandan aynı doğal tepkiyi yaratıyordu.
Sütunların arasında kalan duvarlarda, birbirine sarılıp dans eden ateşli kadın-erkek figürlü yağlı boya resimlere bakmayı bırakıp, sonunda görevli kadına odaklandım ve sırt çantamı valizimin yanına indirdikten sonra,
"Merhaba." dedim." Iımm. Adım Ashley Miller ve ben bu okulda bir burs kazandım ve buraya, yani 'Yaz için özgürce dans' projesi için Manhatten'a davet edildim."
Sandığım kadar etkili bir giriş yapamamıştım ama yine de nefesim kesilmişti. Ellerimin titrediğini fark etmemesi için, kadının önünde duran C şeklindeki masaya yaslayarak, merakla vereceği cevabı bekledim. Şu an heyecandan ölebilirdim.
"Kimliğiniz?" diye sorunca, "Ah!" diye bir tepki verdim ve boynumda asılı olan kol çantamdan cüzdanımı çıkarıp, kimlik kartımı genç kadına uzattım.
Kadın sessizce, önündeki bilgisayardan bana ait olan bilgileri eşleştirmeye çalışırken bende, parmaklarımı masada tıngırdatarak hareketli bedenimi kontrol altına almaya çalışıyordum.
Çevreme bakınmaya devam ettim. Yaş farkı tanımaksızın, her nesilden insanın girip çıktığı çok da sakin olmayan merdivenleri izledim. İki yandan sağlı sollu ayrılan dolambaçlı merdivenlerin ortasında büyük bir asansör kabini duruyordu. Sıklıkla açılan kapılardan girip çıkan insanlara bakılırsa, burası da kalabalıkta, alışveriş merkezlerini aratmıyordu.
"Üzgünüm," dediği anda birden irkilerek dikkatimi ona verdim. "Sizin adınıza her hangi bir kayıt göremiyorum."
"Kayıt göremiyorum da ne demek?" Kaşlarım çatılmış halde kadına sözlerini iade ettim. İsterik bir şekilde gülmemek için ciddi bir çaba sarf ediyordum şu anda, çünkü dünya başıma yıkılmış gibiydi. Çantamı karıştırarak, sinirli sinirli gönderdikleri mektubu aradım ve buluncaya kadar,
"Lütfen tekrar bakın, bir yanlışlık olmalı." dedim. Sesimin öfkeyle karışık çaresizce çıktığının farkındaydım, ancak yüzlerce kilometre kat ettikten sonra yaşadığım hayal kırıklığını tarif etmek imkansızdı.
Kadın, biraz duraksadıktan sonra dediğimi yaparak tekrar ekrana baktı ve bir kaç tuşa daha basmaya başladı. Bu arada mektubu bulup çıkardım ve kırış kırış olmuş zarfı, kadının burnun dibine doğru uzattım.
"İşte," dedim gurur ve heyecanla. "Gönderdiğiniz mektup burada. Başvurum kabul edilmiş ve seçilmişim. Size yanıldığınızı söylemiştim."
Kadın elimdeki zarfı alırken bana kalem kadar ince kaşlarının altından dik dik bakmaya devam etti. Sonra da mektubu okuyup inceledikten sonra, bilgisayar ekranına tekrar gömüldü. Bana bir yıl gibi gelen sürenin ardından yüzüme bakıp otoriter bir sesle,
"Üzgünüm Bayan Miller ama, bu mektubu alır almaz bize başvurmanız ve kaydınızı onaylatmanız gerekiyordu. Binlerce aday arasından seçilmeniz cidden büyük bir şans. Ancak çok geç kalmışsınız. Dolayısıyla da hakkınız yedek bir adaya devredilmiş." dedi.
Yüzümün kireç gibi bembeyaz kesildiğine emindim. Karşımdaki kadının gözleri bir anda acımayla karışık büyümeye başlamıştı. Dizlerimin beni taşıması için tutunduğum masadan güç aldım. Tam bir, panik-atak krizinin eşiğinde gibi hissediyordum kendimi çünkü nefesimin kesildiğini fark ettim. Gözlerimi kapatarak beş saniye geçtikten sonra tekrar nefes almayı denedim. Sonra da, kadının ifadesiz tutmaya çalıştığı yüzüne öfkeyle patladım.
"Bu tam bir saçmalık. Bu kadar büyük bir okulun bunu bana haber vermeden yapması ve kaydımı silmesi saçmalık. Siz benim kim..." dedikten sonra derin bir nefes alıp tekrar sakinleşmeye çalıştım. Hayır, Miller soy isminin ne demek olduğunu ve isterse bu binayı da içindekilerle birlikte satın alabilecek güce sahip olduğunu bu insanlara açıklamayacaktım. Ben böyle biri değildim. Buraya, yalnızca ve yalnızca Ashley olarak gelmiştim ve sorunumu da tipik bir Los Angeleslı olarak çözecektim.
"Bakın." dedim tekrar sakince." Buraya kilometrelerce uzaklıkta bir yoldan, tamı tamına altı saatte geldim," Kadına anlama özürlüymüş gibi tane tane konuşmam tuhaf gelmiş olacak ki, kıvırcık saçlarını geriye atarak yüzüme terslenerek bakmaya başladı.
"ve bu saçmalıkları dinleyip, aynı yolu elim boş bir hâlde geri dönmeye de hiç niyetim yok."
Karşılık olarak tam da benim ona yaptığım gibi sakinlikle ve tane tane bana aynı şeyleri tekrar söylemeye başladığında, kulaklarımın uğuldadığını ve başımın ağrıdığını fark ettim. Tanrım, hep Ryley denen piç kurusu hergelenin yüzündendi bütün bunlar. Bana mektubu daha erken vermiş olsaydı, başıma bunlar gelmeyecek ve bu saçmalıkları dinlemek zorunda kalmayacaktım. Şakaklarımı ovuştururken sabrımın hızla tükendiğini düşündüm. Görevli kadın beni başından savmaya ve işine geri dönmeye çalışıyordu belli ki, ancak buna asla izin vermeye niyetim yoktu.
"Yetkili kişiyle görüşmek istiyorum." Lafı bölünen esmer kadın, ani çıkışım yüzünden bana çıldırmışım gibi baktı.
"Şu anda yetkili kişi sadece benim bayan."
Artık sinirlenmeye başlıyordum, kanımın damarlarımda hızla dolanması ve parmak uçlarımın karıncalanması, her an kadının boğazına yapışabileceğim gerçeğini söylüyordu bana.
Elimi sertçe masaya vurdum ve," Beni yetkili kişi yada buradan sorumlu her kimse ona götür hemen." dedim.
Sesimi yükselttiğim için kadın yerinde irkildi ve kömür karası gözlerini yeniden büyüttü. Böyle bir tepki beklemiyordu tabi. Eh, bende beklemiyordum.
"Bakın Bayan-"
"Ashley," dedim sertçe." Benim bir adım var seni lanet olası. Ash-ley.
Kadın bana karşılık vermek üzereydi ki, arkamızdan, kibar ve orta yaşlı bir erkek sesi tartışmamızı böldü ve ikimiz de dönüp ona baktık.
"Bir sorun mu var Miranda?"
Uzun boylu ve üzerinde üç parça takım elbisesi olan adam, gözümü alacak kadar parlak rugan ayakkabılarının sessiz adımlarıyla bize doğru yaklaştı. Gelirken yarı saydam güneş gözlüklerinin arkasından beni dikkatle incelediğini görebiliyordum.
Dağınık siyah saçları uykudan yeni kalkmış gibiydi ve keçi sakalı çenesine doğru karizmatik bir tarzda kesilmişti. Kulağındaki kulaklıktan anladığım kadarıyla cep telefonuyla sık görüşme yapıyordu. Otuzlarının sonlarında olduğunu varsayıyordum ancak, taktığı gümüş kol saati yüzük ve bilekliğe bakılırsa kesinlikle daha genç gösteriyordu. Ve uzun boyuna uygun giydiği lacivert takım, muhtemelen terzi elinden çıkmaydı.
Adam bulunduğumuz yere, kendinden emin bir kaç büyük adımda ulaşınca, pahalı parfümümün kokusu hoş bir şekilde burun deliklerime doldu. Tek dirseğini yüksek masaya dayayarak, adının Miranda olduğunu öğrendiğim kadından cevap bekledi.
"Şey, Bay Canton. Bu bayan, bu yaz burs vereceğimiz katılımcıların arasında yer aldığını iddia ediyor. Elinde bize ait bir davetiye var ancak buraya geleceğini bildirmek için çok geç kalmış, bu yüzden de ona ait olan lojman ve burs bir başkasına devredilmiş."
Az önce dinlediğim zırvaları tekrar tekrar duymak, sadece kalbimin biraz daha sıkışmasına ve sinirlerimin daha da tepeme çıkmasına sebep oluyordu. Ancak, ona Bay Canton dediği gözümden kaçmamıştı. Bu adam, buranın sahiplerinden Bay Canton olabilir miydi acaba?
Adamın kaşları merakla havaya kalktı ve kadının yanına geçerek bilgileri teyit etmek için bilgisayar ekranına baktı. Bunu yaparken, güneş gözlüklerini çıkarmamış ve bana da bakmamıştı.
"Bakın Bayım," dedim, sesimi az önceki öfkeli halinden daha yumuşak bir tona çevirerek."...mektup elime bir posta hatası yüzünden tam bir hafta sonra ulaştığı için gerçekten çok üzgünüm. Keşke bunun için yapabileceğim bir şey olsaydı." Yalan sayılmazdı, üstelik bu karışıklığa sebep olduğu için birilerini döndüğümde, bir kolinin içerisine tıkıp geri dönüşümsüz olarak Alaska'ya postalamayı planlıyordum.
"Bu bursu gerçekten istiyorum ve şansımın elimden alınması büyük haksızlık. Lütfen!" derken sonlara doğru sesim çatlamaya başlamıştı. Lanet olsun.
Adamın bakışlarından ne düşündüğünü anlayamamıştım ama bana biraz daha dikkatli baktıktan sonra, yüzünde yarım bir gülümseme belirdi.
"Seni tanıyor muyum?" diye sorunca, şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Sanırım bana söylemişti bunu.
"Hayır. Sanmıyorum. Ben."
Adam yanıma yaklaşıp, sempatik bir şekilde gülümseyerek elini uzattı.
"Adım, Michael Jr. Canton, güzellik." dedi yaşından daha sevimli ve genç bir şekilde. Diğer eliyle göz temasını kesmeden bana çevresini işaret etti. "Bu güzel ve modern dans okulunun sahibi ve yöneticisiyim."
"Ben. Ben de Ashley. Ashley Miller." diyebildim sessizce.
Bay Michael, söylediğim ismi kafasının içindeki rehberden hızla tarıyormuş gibi bir kaç saniye bekledi. Sonra da garip bir şekilde gülümsedi.
"Hayır. Seni tanımıyorum. Ama bu yüzü daha önce gördüğüme yemin edebilirim."
Zarif bir şekilde reverans yapıp elimin üstünü öpünce ne diyeceğimi bilemeyerek ona bakakaldım. Daha önce kimse elimi öpmemişti. Kendimi on dördüncü yüzyılda falan gibi hissetmeye başladım.
Bay Michael, "Belki de rüyalarımda." diyerek bana gözlüğünün altından göz kırpıncaya dek, ona aptal gibi gözlerimi kırpıştırdığımı fark etmemiştim. Harika. Adam bana, kendi çöplüğünde, kendi elemanının önünde resmen kibarca kur yapıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek, tedirginlikle etrafıma bakındıktan sonra, doğal bir şekilde elini sıkmakla yetindim. Yüzüme yerleşen şaşkın ifade adamı güldürmüşe benziyordu ki, dudaklarında eğlenen bir ifade belirdi. Ya benimle dalga geçiyordu yada adamın doğal hâli böyleydi. Kestiremiyordum. Marka gözlük camlarının arkasından bana gözlerini kısıp bakınca tekrar tedirgin oldum.
"Buraya nereden geliyorsun Ashley?"
"Ben. Şey. Los Angeles." diye geveledim.
"Bu harika. Ben de Los Angeleslıyım. Ancak sana burada hemşeri kıyağı yapamayacak kadar profesyonelim ne yazık ki. Yine de Miranda ile neler yapabileceğimize bir bakalım." Kadına döndü ve anında esas duruşa geçen kadın ona, "Elbette efendim." diye karşılık verdikten sonra yine bana çevirdi bakışlarını.
"Sanırım bursun için bir şeyler yapabilirim. Ancak, lojman için yeniden ayarlamalar yapmaları gerekecek. Bu ne kadar sürede olur bilemiyorum. Kesin bir söz veremem. Tüm planlarımız önceden hazırlanmıştı. Senin gelişinle düzeltilebilir olması için talimat vereceğim. Bu zamana kadar kendine kalacak bir yer ayarlaman gerekecek?"
Adamın yüzüne bir süre baktım ve kafamda söylediklerini tartarken soru sorduğunu ancak tek kaşını havaya kaldırdığında fark edebildim. Tereddütle,
"Yani kalıyor muyum?" dedim inanamayarak.
Ellerini iki yana açtı ve sevimli bir şekilde omuz silkti. "Evet. İstediğin bu değil mi?"
Ah. "Evet. Tabi." diyerek ellerimi ağzıma götürdüm. Tanrım, şu an sevinçten neredeyse ağlamak üzereydim. Karşımda bana gülümseyen adam birden gözüme daha sevimli ve çekici gelmeye başlamıştı ve utanmasam boynuna sarılıp onu şu an öpebilirdim.
"Eee."dedi kayıtsızca." Ne diyorsun?"
Bir anda son sorusu aklıma geldi ve anında, "Elbette," dedim. "Kalacak yer sorun değil. Ben, bunu halledebilirim." Sanırım. Sonra da bunu söylerken neye dayandığımı düşündüm. Hiç bir fikrim yoktu ama bu sorunu kendim çözecektim. Şimdilik bunu bilmelerine gerek yoktu. Kaydım silinmeyecekti ve önemli olan da buydu.
"Çok teşekkür ederim Bay Canton. Bunun benim için ne demek olduğunu asla bilemezsiniz."
Michael elini omzuma dostça vurdu ve, "Sorun değil tatlım." dedikten sonra da hızla yanımdan uzaklaştı.
Adamın karizmasından gerçekten etkilenmiştim. Hoş ve ilginç bir adamdı ve bana yaptığı iyiliği asla ama asla unutmayacaktım.
Miranda bana gerekli bir kaç evrak imzalattıktan ve hafta başında gelmemi söyledikten sonra, orada işim bitmişti. Sonunda kendimi tekrar sokaklarda buldum ve kara kara nerede kalacağımı düşünmeye başladım.
Caddeden bilmediğim bir yöne doğru yürürken annem aradı ve ona her şeyin yolunda olduğunu söyleyerek yarım ağız bilgi verdim. Uçaktan indikten sonra da aramıştı ve sanırım bir süre daha sık sık aramaya devam edecekti. Okulla ilgili bir sıkıntı olmadığını söylerken azıcık yalan söylemiş olabilirdim ancak, henüz başımı belaya sokmadığım için bazı bilgileri kendimi saklamamda bir sakınca görmedim.
Taksi durağı bulma ümidiyle yürürken Samantha teyze aradı ve coşkulu sesi bir an içinde bulunduğum zor durumu bana unutturdu.
"Nasıl gidiyor Ash, her şey yolunda mı tatlım? New York nasıl? Okulun nasıl?"
Ardı ardına sorduğu sorular karnımı acıktırmıştı. Bir köşeye çekilerek, cebimdeki bozukluklarla seyyar büfeden bir sosisli aldım. Sırt çantam ve valizimle bu oldukça zor olmuştu. Salça soslu sandiviçimden bir ısırık alarak çiğnedim. Tanrım, tadı nefisti.
"Ah, üzgünüm Sam. Karnımı doyurmakla meşguldüm. Evet, tabi her şey yolunda. Okul muhteşem. New York harika bir şehir. Hiç bir...sorun yok."
"Sana söylemiştim tatlım. Orası olağanüstü bir yerdir. Senin adına çok sevindim. Kaydını yaptırdın mı?"
"Hı hı." dedim lokmalarımın arasında yutkunarak.
"Buna çok sevindim. Annen ve baban bu konuda oldukça endişeliydi ancak ben sana güveniyorum. Harika bir yaz geçireceksin. Kaldığın yerin adresini verirsen sana bir hediye göndermek istiyorum. Büyük bir şey."
Ah, hayır. İşte bu olamazdı. Birden lokmalar boğazıma dizildi sanki. Zorlukla yutkunabildim. Samantha teyzemin beni sürekli şımartmak için hediyeler aldığı gerçeği şimdi bir faciaya dönüşmek üzereydi.
"Buna hiç gerek yok Sam. Cidden." dedim panikle.
"Tabi ki var. Samantha teyzene karşı mı geliyorsun bakalım?"
Bu kadın çok tatlıydı, gerçekten. Ancak şimdi ona verecek bir cevabım olmadığını öğrendiğinde tam bir anne moduna girecek ve benim için endişelenecekti. Okulun adresini versem nasıl olurdu acaba? Ama bu olmazdı. Miranda bana lojmanların buradan bir kaç mahalle uzakta olduğunu söylemişti. Dolayısıyla şahsi postalarımı bana asla ulaştırmayacaklardı. Kahretsin. Telefonda sessizliğim uzayınca Samantha şüphelendi ve bana,
"Ashley, her şey yolunda mı tatlım?" diye sordu.
Derin bir nefes alırken sosislimin kalanını yanımdaki çöp bidonunun önünde yatan uyuşuk bir sokak köpeğine attım. Köpek, artığımı afiyetle midesine indirirken başını okşadım. Benim iştahım tamamen kaçmıştı nasılsa. Şimdi ne söyleyecektim peki? Samantha teyzem şüphelendiği bir konunun asla peşini bırakmazdı.
"Aslında pek sayılmaz." diye ağzımda bir şeyler geveledim.
Samantha bana ne olduğunu anlatmamda ısrar edince, bende dayanamadım ve olan biten her şeyi ona anlattım. Samantha teyzem çılgın bir kadın olabilirdi. Anneme de en az kocasına olduğu kadar sadık bir arkadaş olabilirdi, ancak söz konusu ben olduğumda çok yufka yürekli ve sevecendi.
"Bu kötü olmuş canım." dedi üzülerek. "Peki, şimdi ne yapacaksın? Eğer, annenle yada Ryan'la konuşmamı istersen sana orada kalman için bir ev ayarlayabileceklerinden eminim."
"Hayır." diye çıkıştım aniden. Samantha teyzem, bu tepkime sessiz kalınca da sesimi yumuşatarak devam ettim.
"Üzgünüm Sam, ama bu benim sorunum. Kendim halletmeliyim. Gerçekten. Buraya gelirken tüm sorumluluğu üstlendim, unuttun mu? Üstelik bu geçici bir süreç ve kısa süre içinde bana yeni bir yer ayarlanacağından eminim. Belki o zamana kadar bir otelde yada pansiyonda falan kalırım. Lütfen anlattıklarımız aramızda kalsın."
Son kelimelerimin yalvarır gibi çıkmasını sağladım. Ailemim benim için endişelenmesini istediğim son şeydi. Buraya gelmek için onların karşısına en ufak bir sorunda yardım istemek için çıkmamıştım. Samantha teyzem, karşı taraftan anlayışlı bir iç çekti.
"Pekâlâ. Madem geçici bir süre için. Şimdilik bu sırrını güvende bil. Ancak tek bir şartım var Ashley. O şehirde asla tek başına bir otelde kalmana izin veremem."
"Sana söyledim ev falan kiralamayacağım, üstelik o kadar param da yok. Buraya her şeyi göze alarak, kredi kartlarımı zorda kalmadıkça kullanmamak ve bana ayrılan fona sadık kalarak geldim."
"Evet tatlım. Kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışan ergen çabanı takdirle karşılıyorum ancak ben de senin bir annen sayılırım ve en azından sırrını sakladığım süre içinde kendimi iyi hissetmem adına bana en azından bu kadarını borçlusun."
İtiraz etmemin bir faydası yoktu. Samantha teyzem kim ne derse desin aklına koyduğunu muhakkak yapardı.
"Tamam, kabul." dedim neyi kabul ettiğimi bile bilmeden. Karşıdan neşeli bir ses yükseldi ve ben istemeden gülümsedim. Bu kadının enerjisine hayrandım.
"Harikasın tatlım. Şimdi hemen sana mesaj olarak atacağım adrese gitmeni istiyorum. Şehrin liman bölgesinde. Orada daha güvende olacağını bilirsem, içim rahat sırrını saklayabilirim."
"Anlaşıldı." diyerek iç çektim.
Bana ufaktan şantaj yaptığına yemin edebilirdim ancak bunu yapma şekli kulağa pek kötü gelmiyordu. Sonraki söylediği şeyden sonra ise yüzümdeki gülümseme anında kaybolmuştu.
"Kevin'ı arayıp, ona geleceğini haber vereyim. Doğru karar verdin tatlım. Seni seviyorum." diyerek ben daha itiraz bile edemeden telefonu suratıma kapattı ve bende elimdeki alete ağzım açık bakakaldım.
Kevin. Beni gönderdiği ev Kevin'ın eviydi. Tanrım. Bunu tahmin etmeliydim. Tüm vücudum anında buz kesmişti. Ne hisedeceğimi ve ne yapacağımı düşünemiyordum. Buraya gelirken, Kevin'ın da burada yaşadığını ve elbette bir gün karşılaşacağımızı düşünmüştüm ancak daha ilk günden onun evinde kalmaya başlamak... Bunu nasıl yapacaktım? Ya Kevin? Bunca yıl sonra beni gördüğüne sevinecek miydi?
Sorular beynimde sırayla dönmeye devam ederken titreyen elimde tuttuğum telefona bir kısa mesaj geldi. Açmama gerek bile yoktu. Garip bir şekilde telefonu göğsüme bastırdım. Diğer elimle valizimi çekerek yol kenarına doğru yürüdüm, sonra da yoldan bir taksi çevirdim.
Kevin'ın evi, gerçekten de liman şeridinde, gemilere yükleme yapılan ofislerin gerisinde bir kaç büyük koyu renkli binalardan birindeydi. Yol boyunca onu gördüğümde ne tepki vereceğimi düşündüm. Çocukluğumun birlikte geçtiği ve ona çocukça bir aşk beslediğim insanı karşımda yetişkin olarak görmek bana ne hissettirecekti? Duygularımı ölçmeye bile fırsatım olamadan kendimi onun evinin önünde bulmuştum.
Taksiciye parasını ödedikten sonra, üç katlı binanın giriş merdivenlerine doğru tereddütle yürüdüm. Çocukluk aşkım bu kapının ardındaydı ve ya sıcaktan yada bunu bildiğimden yüzüm alev alev yanıyordu.
Kalp atışlarımla aynı tempoda yürümeye devam ettim ve çantalarımı geride bırakarak bir kaç basamak çıkıp uzun süre bekledim. Etrafıma bakındığımda buranın tenha bir mahalle olduğunu fark ettim. Şehrin gürültüsünden uzak, yeşil alanlara biraz daha yakın, göğsünü okyanusa vermiş bir tepedeydi.
Zili çalmak için elimi kaldırarak bekledim. Buraya kadar gelmiştim değil mi? Şimdi yüzleşme vaktiydi. Kapı açılmadan önce saniyeler geçmek bilmedi. Yüzüme sevimli bir tebessüm oturturken, kafamdan ona ne söyleyeceğimi geçirdim.
Selam Kevin, davetsiz bir misafire ne dersin?
Hey, Kevin. Selam. Kısa bir süreliğine sende kala bilir miyim?
Uzun zamandır görüşmediğin kuzenin için kalacak bir yerin var mı?
Ah. Kimi kandırıyordum ki. Bizim aramızdaki yakınlık, bu kelimelerin çok uzağındaydı artık. Ona sadece selam demeliydim belki de. Yada hiç bir şey.
Ben bu düşüncelerde kaybolmuşken birden kapı açıldı ve yüzümdeki sahte tebessüm gördüğüm kişiyle yavaş yavaş solmaya başladı.
Atletik vücuduna rağmen yuvarlak hatları olan, beyaz tenli, kısa siyah saçlı bir kadın kapıda dikilmiş bana bakıyordu. Üzerinde yalnızca bir...erkek gömleği vardı ve çıplak bacakları neredeyse benim boyum kadardı. Gömleğin yakasından açıkta kalan göğsü hoş ve dolgundu. Gözüne gelen saç tutamından birini kulağının arkasına atarak bana,
"Kime bakmıştınız?" diye sordu.
Beynim donmuştu sanki ve kelimelerim dağarcığımdan çıkmakta zorlanır oldu. Aklıma o an hiç bir şey gelmiyordu. Kadın beni dikkatle tepeden tırnağa inceledi. Bağcıklı ayakkabılarımdan yırtık kotuma, terden kırışmış askılı bluzumdan dağınık saçlarıma. Küpelerime, deri bilekliklerime kadar hiç bir detayı atlamamıştı. Huzursuzca yerimde kıpırdanıp, ağırlığımı bir ayağımdan diğerine verdim ve,
"Şey, ben-" diyerek kendimi tanıtacakken içeriden gür bir erkek sesi yükseldi.
"Tanrım, buna inanamıyorum Sam. Bunu bana nasıl yaparsın? Bunca işimin gücümün arasında küçücük bir çocukla uğraşabileceğimi sana düşündüren nedir? Sesimi yükseltmiyorum. Kahretsin. Özür dilerim. Kuzenim için kötü bir şey söylemedim. Elbette Ryan ve Jennifer'a bu kadarını borçluyum. Pekala. Tamam. Hallederim merak etme. Kimseyi üzeceğim filan yok benim. Bende seni seviyorum."
Tüm telefon konuşmasına kadının gözlerinin içine bakarak şahit olmuştum. Yüzündeki yarım gülümsemeden anında nefret ettim. İçimden bir ses orayı terk etmemi söylüyordu. Hemen. Ben de bunu yapmak üzere bir adım geri çekildim, "Üzgünüm." derken sesim titriyordu. "Sanırım yanlış geldim."
Genç kadın hiç bir şey söylemedi. İçeriden gelen ayak sesleri ise kaçmak için çok geç kaldığımı söylüyordu bana. Tam arkamı dönmüştüm ki adımı duymamla olduğum yerde donup kaldım.
"Ashley?"
Bir zombi yavaşlığıyla arkamı dönmeden önce göz yaşlarımı kirpiklerimle geriye ittim ve yüzüme sahte bir tebessüm yerleştirdim. Kendimi hiç bu kadar kötü ve istenmemiş hissetmemiştim.
"Selam!" dedim elimin parmaklarını havada yavaşça oynatarak.
Kapıda bana bakan adamı, ilk başta tanımakta zorlansam da o gözlerin kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Bana afallamış ve şaşkınlıktan açılmış gibi bakan, duman grisi gözleri anında tanımıştım. Kevin, ne diyeceğini bilemez halde karşımda dikiliyordu. Açıkçası, ben de tam olarak ne diyeceğimi bilemiyordum.