Riverside...
Anlamı, nehir kıyısı demek. Yada ona benzer bir şey işte. Kalifornia eyaletine bağlı, Los Angeles şehrine yaklaşık yüz kilometre uzaklıkta, sırtını kayın ve sedir ağaçlarıyla çevrili büyük bir ormana vermiş, bol yeşillikli bir zengin kasabası.
Adını alan, Santa Anna Nehri kıyısı boyunca uzanan, tüm günün yorgunluğunu yalnızca akan suya ve yemyeşil bitki örtüsüne bakarak atabileceğiniz sakin bir çevrede, bin dönümlük bir arazinin üzerine kurulmuş, üç katlı ve dört yüz elli metrekarelik şirin mi şirin, mütevazi Miller malikanesinde yaşıyorum.
Yeşilden maviye çalan nehrin ve parlak güneş ışıklarının altında muhteşem doğa manzarasına uyumlu tenha, çift şeritli yolda giderken, dikkatini yola vermiş adama aynadan kısa bir bakış attım.
Şoförüm Leonardo -ki herkes ona kısaca Leo der, asık suratlı herifin tekidir. Konuşmayı pek sevmez. Hani şu, yüzü eyalet hapishanelerindeki gardiyanlara benzeyen, uzaktan bakıldığında sakin fakat belalı görünen tiplerden. Aslında oldukça kibar biridir. Uzun boylu ve kafam kadar pazıları olması onu biraz korkunç yapıyor sadece.
Hemen hemen babamla yaşıt olmasına rağmen, babamın aksine onun kısa kesim saçlarında çok daha fazla kır var. Babam onun, ailesini kaybetmiş eski bir asker emeklisi ve aynı zamanda çok da güvenilir bir adam olduğundan bahsedip duruyor. Ben ise ona suratsız demeyi tercih ediyordum. Ve de gereksiz...
Çünkü, gıcır gıcır beyaz bir Honda S2000 evimizin garajında onu kullanacağım günü sabırsızlıkla beklerken, bu soğuk, siyah makam aracına benzeyen Mercedes bozuntusuyla ve aynı soğukluktaki adamla, her gün okul için kilometrelerce yol gidip gelmek benim için tam bir işkence. Üstelik sevgili arabam henüz sıfır kilometredeyken. Tıpkı benim gibi...
On sekizinci yaş günümde öz amcam Rick tarafından bana hediye edilen o eşsiz parçaya, ne yazık ki ailem tarafından eğitimimi tamamlayana kadar el konulmuş durumda.
Babam, kendi Audi R8'ini, annemde Mini'sini kullanırken, benim ancak üniversiteyi bitirip, mesleğimi elime aldıktan sonra arabama kavuşabileceğim gerçeği, kulağa çok acımasızca geliyor değil mi?
Yirmi yaşındayım ve yaşıtlarım çoktan ikinci son model arabalarını eskitmeye başlamışlardı bile. Genellikle babam beni hiç bir konuda kırmazdı ancak, ne kadar şirinlik yaparsam yapayım, aksi olması için onu bir türlü ikna edememiştim. Böylesi şimdilik çok daha güvenliymiş. Bende, çaresizce peki deyip makus kaderime razı oldum.
Yatırım uzmanlığı üzerine ihtisas yapmam ve gelişmiş şirketlerinden birinde kendisi gibi iyi bir Ceo olmam, onun en büyük ve tek hayaliydi. Bu genelde erkek çocukları için düşünülen bir gelecektir. Ancak, henüz liseye giden kardeşim Ryley, Billy amcamız gibi bir bilgisayar dehası olma yolunda emin adımlarla ilerliyorken, (şimdilik bunu konsol oyunlarıyla yapıyor da olsa) bu görev, ne yazık ki bana düşüyordu... Sanki, ailemizin bir tane daha bilgisayar profesörüne ihtiyacı varmış gibi.
Billy amca, babamın iş ortaklarından ve en yakın aile dostlarımızdan biridir. Adam, kendi alanında tam bir efsane. Onunla ilgili neredeyse yazılan tüm makaleleri okumuştum. Elektronik üzerine tanıdığım gelmiş geçmiş en iyi bilim adamı.
Harika bir karısı var. Melanie... Tıpkı kocası gibi uysal ve sevimli bir uzak doğulu. İki çocukları Mandy ve Jacob ile şehir merkezinin göbeğinde Holding binasına yakın, ultra lüks muhteşem bir çatı katında otruyorlar. Manzara...neredeyse tüm şehir.
Diğer yandan annemin, benim edebiyatla yada sanatın her hangi bir dalıyla ilgilenmemi istediğini söylemeden geçemeyeceğim. Kendisi gibi iyi bir yazar, ya da öğretim görevlisi olmamı isterdi. Veya iki sene önce kalp krizi yüzünden kaybettiğimiz büyük annem Rose Rebecca gibi resim yapabilirdim. Ama ne yazık ki ben, bunların hiç birisiyle ilgilenmiyordum. Benim hayattan aldığım tek zevk, müzik ve danstı. Onlar benim vazgeçemeyeceğim tek tutkumdu.
Ha, bu arada, tutkum demişken, koyu bir Bakersfield Condors fanatiğiyim ve buz hokeyini, en az dans etmek kadar çok severim. Lig maçlarının hiç birini asla kaçırmam ve favori oyuncum Jack Trump'dır.
Yüksek dereceli bir üniversite diploması almayı ve hayatımı kurtarmayı istiyordum elbette. Ailemin servetine güvenip sorumsuz bir insan olarak yaşamayı düşündüğümden değil, ancak günün birinde kendimi parlak sahne ışıkları altında, dans pistinin ortasında, ardımda bir grupla dans ederken görmenin hayalini de kurmadan edemiyordum bir türlü.
Beş yaşında Rio'da katıldığımız bir karnavalda gördüğüm dansçı gruplardan bu yana her beni etkileyen müziği duyduğumda, içimde karşı koyamadığım bir ateş yanıyor sanki ve ayaklarım ve tüm vücudumu ele geçiriyor, kendinden bağımsız halde hareket etmeye başlıyordu.
Aileme o zamanlar eğlenceli gelen bu halimin, zamanla geçici bir heves olmaktan çıktığını anladıklarında endişeleri paniğe dönüşünce, onlara korkulu rüyalar yaşatmamak adına, hareketlerimi kontrol altına almaya karar vermiştim. Annem her seferinde benim dansa olan tutkumun, Samantha teyzemin, doğmadan önce bana hediye ettiği minik bale pabuçlarına bağlı olduğunu söyleyip duruyordu. Güya, bu patikler, ruhuma bu aptal dans aşkını üflemiş ve beni ele geçirmişti. Buna inanmamızı beklemiyordur herhalde? Batıl inançlarım hiç olmadı benim, ama bazen düşünmüyor da değildim. Her neyse...
Üstlerine fazla gitmemek için, sadece katıldığım doğum günü partilerinde ve arkadaşlarımla çok ender takıldığımız gece kulüplerinde eğlence amaçlı dans ediyordum artık. Pek fazla arkadaşım olmadığından, en çok da kendi odamda, kulaklığımla son ses müzik dinlerken kaptırıyordum kendimi. Tabii ki, şimdilik. Ama bir gün profesyonel olarak yapmayı arzuladığım tek iş bu. Bununla ilgili planlarım mı? Var elbette.
Leo, sinir bozucu sessizliğiyle siyah metal yığınını, sonsuzluk gibi görünen virajlı yolda usta manevralarla kullanmaya devam ederken, ben de bir yandan hiç toplmadığım asi saç tutamlarımı parmağıma dolayıp, bir yandan da kulaklığımdan LP 'yi dinleyerek, koyu renk camdan dışarıda, her gün alışık olduğum büyüleyici doğa manzarasını izliyordum.
Üniversite'nin bitmesine bir yıl kalmıştı ve finallerden sonra ise kendimi bombok hisseder olmuştum. Arkadaşlarım çoktan tatil planları yapmaya başlamıştı bile. Ben ise henüz ne yapacağıma karar verememiştim.
Herkesin kendi üniversite hayatı için düşündüğü bazı basit şeyler vardır.
Mesela, yeni bir şehir...
Yeni arkadaşlar...çılgın partiler...bol içki ve yaşıtlarınla dolu dolu eğlence...
Kısacası... Özgürlük
Benim ise böyle bir şansım hiç olmamıştı. Ailemin tek çocuğu değildim ama ilk ve tek kızlarıydım. Ve hatırlatmak gerekirse ebeveynlerim çocuklarına fazlasıyla düşkün insanlardı. Bundan şimdiye kadar hiç şikayetim olmamıştı. Bu yüzden de uzak bir şehirde özgür bir üniversiteli olma hayalime ulaşamamam beni çok fazla üzmedi.
Araba yavaşlayarak, yüksek duvarlı bahçemizin dış kapısının önünde durdu ve manyetik sürgülü kapının açılmasını bekledi. Sensörlü güvenlik sistemi devreye girer girmez demir kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Taşlık yoldan ilerleyip daire şeklindeki süs havuzunun çevresinde dönerek, beyaz mermerden, çift sütunlu kapımızın önünde durdu.
Leo, motoru kapatmadan arabadan çıkarak takım elbisesinin önünü ilikledi ve inmem için arka kapıyı açtı. Kulaklığımı ceketimin cebine tıkıştırdıktan sonra sırt çantamı omuzlayarak aşağıya indim ve benden en az yirmi santim uzun olan Bay Suratsıza kirpiklerimin altından bakıp kısa bir, "Teşekkürler." dedim.
Her zamanki gibi, cevap yoktu. Karşılığı, koyu renk pilot şapkasının ön kısmını tutarak yaptığı soğuk bir selamlama hareketiydi sadece. Gülmüyordu bile. Gözlerimi devirdim. Ne bekliyordum ki?
Hızla kapıya ilerledim ve her zamanki gibi ön kapıda gülümseyerek beni karşılayan anneme koşup sarıldım.
"Selam anne." dedim, onun mis gibi leylak kokusunu içime çekip boynuna sarılırken. Çocukluğumdan beri, bu kokuya bayılıyordum. Kendimi gerçekten de evimde hissettiriyordu.
"Hoş geldin, tatlım." dedi annem de gülümseyerek.
Jennifer Page Miller'ın en belirgin özelliği olan, o muhteşem gamzeli gülümseyişiyle beni sımsıcak selamladı. Birbirimize sarılarak içeriye geçerken annemin yanağına yumuşak bir öpücük kondurdum.
"Hoş bulduk."
"Günün nasıl geçti bakalım?" diye sordu çantamı merdivenlerin dibine attığımda bana kısa bir uyarı bakışı atarak.
"Her zamanki gibi, fena değildi işte." diyerek, onu görmemiş gibi yaptım. Ne vardı yani? Biraz sonra odama çıkarken alacaktım nasılsa.
"Koca bir sene daha bitti işte. "diyerek derin bir nefes verdim. "Bir hafta sonra yaz tatilim resmen başlamış olacak."
Annem, önümden mutfağa doğru yürürken, arkasından ağır adımlarla onu takip ettim. Her zamanki gibi yine çok güzeldi. Kusursuz ince vücudunu saran camel rengi keten bir pantolon ve bej rengi ipek bir bluz giymişti. Altın sarısı uzun saçlarını sıkı bir topuzla tepesinden toplamıştı ve bu haliyle tıpkı bir lise öğretmenine benziyordu. Babama göre hâlâ seksi bir lise öğretmenine.
Annemin sevimliliği yanında her zaman otoriter bir yanı olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Ama babamın, onun bu halinden her zaman hoşlandığını ve en çok da onu utandıracak şeyler söylediğinde yanaklarının kızarmasını sevdiğini söylemesi, bazen bu dominant görüntüsünü yalnızca bize karşı kullanıp kullanmdığından şüphe etmeme sebep oluyordu. Babam gibi rahat bir adamın karısı bu kadar mesafeli bir görünümü ancak aslan terbiye etmekte kullanabilirdi. Yemezler anne aslan.
Ah evet, babam. Ryan Miller. Annemin tam zıttıdır. Görüp görebileceğiniz en harika, en muhteşem, en şeker adamdır. Öyle esprili ve sempatiktir ki, onunla yalnız başınıza yıllarca bir odada tıkılı kalsanız bile asla sıkılmaya fırsat bulamaz ve gülmekten ağzınızı kapatamazsınız. Ellili yaşlarında olmasına rağmen, ela gözleri, yakışıklı yüzü ve olması gerektiğinden fazla fit vücuduyla, kız arkadaşlarımın bile hâlâ dibini düşürmeye devam ediyor. Yüzünde eksik olmayan o yamuk gülüşüne, eminim dünyadaki hiç bir dişi karşı koyamazdı. Birbirine böylesine zıt iki insanın yıllardır süregelen bu tutkulu aşkı bazen onları kıskanmama sebep oluyordu. Çünkü onların aksine aşk, benim limanıma uğramayan vefasız bir dosttu.
Büyük beyaz karolarla kaplı ve sofistike tarzda döşenmiş salonumuzdan geçip mutfağa girdiğimizde akşam yemeği için büyük bir hazırlık olduğunu görmüştüm. Annemin yardımcısı Salina enfes yiyecekler hazırlamıştı yine. Sadece bu sefer çeşit çok daha fazlaydı.
Ada şeklindeki büyük tezgaha dirseklerimi yasladım ve annem paslanmaz çelikten mutfak oyuncaklarını kurcalarken, masadaki atıştırmalıklardan tırtıklamaya başladım.
"Akşama misafirimiz mi var?" dedim ağzıma yeşil bir zeytin tanesi atıp çiğneyerek.
Annem, pembe çiçekli yanmaz eldivenini takarak iştah açıcı kokular gelen fırından büyük bir tepsi lazanyayı çıkarırken,
"Samantha teyzenler..." dedi. "okulunun bitmesini kutlamak için, yemeğe gelmek üzereler."
Hiç şaşırmamıştım. Zaten bize gelmek için her zaman hazır bir bahaneleri vardı. Ama sorun değildi, çünkü Rick amcamı ve Samantha teyzemi çok fazla seviyordum. Hatta Sam ile bazı konularda annemden çok daha iyi anlaştığımız bir gerçekti.
"Bu harika!" dedim, gözüme kestirdiğim çıtır soğan halkalarından birine uzanarak. Ağzımda dağılan kıtır kıtır tadı beni mest etti ve içgüdüsel olarak inledim. "Ama mezun olmama daha bir yıl var. Kutlama için henüz erken değil mi?"
Arkasını dönüp benim ellerimi yıkamadan masadan yemek tırtıkladığımı görünce, annemin güzel tek kaşı, uyarı amaçlı ikinci kez havaya kalkmıştı. Ben de yutkunarak üçüncü büyük hatamı yapmış ve gözlerinin içine baka baka parmaklarımı yalamıştım.
"Samantha teyzeni bilirsin..." dedi, girişte fırlattığım çantamdan sonra bu hareketimi de göz ardı etmeye çalışırken derin bir iç çekerek. Ama ben mesajı almıştım ve kurt gibi acıkmış olsam da önümdeki tabaklara bir daha asla elimi sürmedim.
"...her şeyi abartmakta üstüne yoktur. Belli ki seni çok özlemiş ve biliyorsun ki, bende ona asla hayır diyemem."
Annemin Samantha teyzeme asla hayır diyemeyeceğini elbette biliyordum. Onların dostluğu okul yıllarına kadar uzanıyordu. Tıpkı birisi uysal, diğeri haylaz iki kız kardeş gibiydiler. Ve ne şanslılardı ki, kocaları da kardeşti.
Rick amcam, babamdan sonra sevdiğim ikinci büyük adamdı. Adını dünya çapında duyurmuş, ünlü bir Kalp Cerrahı olması bir yana, inanılmaz sabırlı ve ultra yakışıklıydı. Samantha teyzemle bir tıp balosunda çarpışmışlar ve söylediklerine göre aslında daha o an birbirlerine çarpılmışlar. İlk etapta bu, klasik hikayelerden biri gibi görünse de onların hayatı tam bir karmaşayla geçmiş. Evimize bir kaç kilometre uzaklıkta gösterişli bir villada oturuyorlar ve birbirlerine hâlâ deli gibi aşıklar.
Sam -ki ona Samantha teyze dememden nefret eder, hayatta tanıdığım en deli dolu, en tatlı kadınlardan biridir. Bronz teni, kuzguni siyah saçları ve anneminkinden koyu masmavi gözleriyle tıpkı Latinlerin tanrıçalarına benzetiyorum onu. Hâlâ seksi olduğunu söylememe bile gerek yok sanırım. İkizlerden sonra nasıl böyle muhteşem görünebildiğine şaşıyordum doğrusu.
İkizler... Anthony ve Jóse. Sam ve Rick'in birbirinden deli iki oğulları. Kuzenlerim. Çocuklarından birine ölmüş büyükbabamızın, diğerine ise Samantha teyzemin bir kaza sonucu ölen öz abisinin ismini vermişler. Ryley ile aynı gün doğmalarını da düşünecek olursak, ailedeki tek kız çocuğu bendim ve o üç hergelenin de birbirlerine düşkün olmalarına şaşmamalıydı.
İkizler saçlarını babalarından, gözlerini ise annelerinden almıştı. Anthony, fırlamanın tekidir. Sosyal aktivite ve insanlarla iletişimi mükemmeldi. Jòse ise daha az konuşur ve daha çok yerdi. İkiz olmalarına rağmen öylesine zıt ve öylesine farklılardı ki, tek ortak noktaları, basketboldu. Hele de Ryley ile bir araya geldiklerinde onlara asla tahammül edemiyordum. Sahi, Ryley demişken, o neredeydi?
Önce etrafıma, sonrada boydan boya camla kaplı mutfağın diğer kapısından bahçeye doğru bir göz attım. Görebildiğim kadarıyla havuz kenarında da yoktu.
"Ryley nerede?" diye sordum buzdolabından bir şeyler çıkartan anneme. Sanırım salata yapmak üzereydi.
"Arkadaşlarıyla basket maçı varmış." dedi yeşillikleri yıkamak için lavaboya koyarak. "Yemek vakti burada olur."
Bu iyiydi işte. Küçük baş belasının ortalıkta olmamasına sevinmiştim. Kardeşimi çok severdim ama bazen tam bir pislik gibi davranabiliyordu. Benim sarı saçlarımdan biraz daha koyu renk saçlara ve mavi gözlere sahipti. Ben ise gözlerimi baba tarafımdan almıştım. Çimen yeşili.
"Yemek hazır olana kadar odamdayım." dedim ve tam arkamı döndüğümde babamla burun buruna geldim. Mis gibi parfüm kokusu beni sarmalamıştı ve kafamı kaldırıp baktığımda, sıcacık gülümsemesini gördüm.
"Babaya bir hoşgeldin öpücüğü vermeden mi gidiyorsun prensesim?" dedi kollarını kucaklamak için iki yana açarak. Geldiğini duymamıştım.
Şaşkınlığımı üzerimden atar atmaz, şık takım elbisesinin ütüsünü umursamadan açılmış kollarının arasına girip, ona sıkıca sarıldım.
"Hoş geldin yakışıklım."
"Hoş bulduk bebeğim." dedi yumuşak, içimi ısıtan sesiyle. "Bana böyle seslenmene bayılıyorum."
Babam, başımın üstüne minik bir öpücük kondurduktan sonra saçlarımı kokladı ve bende üzerine oturan ceketinden bile belirgin olan kaslı vücuduna biraz daha sokuldum.
"Günün nasıldı?" diyerek kafamı kaldırıp babamın yüzüne baktığımda, göz altlarındaki çizgilerin derinliğine bakılırsa oldukça yoğun bir gün geçirmişe benziyordu.
"Aynı işler işte tatlım." dedi zorlukla nefes alarak. Galiba onu biraz fazla sıkmıştım.
"Yine Billy ve John amcan kavga etmeden bir anlaşmayı daha imzalamalarını sağlamaya çalıştım..."göz kıprtı."...zor bir gündü."
Babam haklıydı. Jhon amca, babamın ikinci büyük ortağıydı. Büyük holdingimizin sağlam üç dev adamlarından en renkli olanı. Gerçekten. Bunun siyah teniyle bir ilgisi yoktu. Espri yapmak konusunda berbat bir yeteneği olmasına rağmen, bizi güldürebilen tek adamdı. Ve anlaşamadığı tek kişi ise en yakın dostu Billy amcaydı. Ben buna anlaşamamak diyemezdim aslında. Daha çok, iki sevgili gibi cilveleşiyorlar demek daha doğru olurdu. Hatta, birbirleriyle uğraşmaktan büyük bir keyif alıyorlardı bence. Ne diyebilirdim ki, ikisini de çok seviyordum.
Jhon amca, tüm hücreleriyle evliliğe karşı bir adamken, şirket için düzenlenen kokteyllerden birinde sahneye çıkan bir şarkıcı hatuna tutulmuş. Rut, onu zarafeti ve güzelliğiyle ilk bakışta büyülemeyi başarmıştı. O gün, hayatının kadınını bulduğuna inanan Jhon amca, Rut'u nikah masasına oturtana kadar epey ter dökmüş diyorlar. Şimdilerde onlarda evli, mutlu, çocuklu kervanındalar.
"Bence eğlenceli olmalı. O ikisinin atışmalarına bayılıyorum." dedim haylaz bir sırıtmayla.
"Yaa, ne demezsin." diyerek bir iç çekti babam, sonra da yanağıma kocaman bir öpücük bıraktı. "Sen bir de onu, bana sor."
Sonra da sessizce başımın arkasına doğru baktı. Annemle göz göze geldiklerini anlamıştım. Böyle anlarda çevreleriyle bağlantılarını kestiklerini ve farklı bir boyuta geçtiklerini hissedebiliyordum. Anneme baktığımda onunda yüzünde bir gülümseme belirmiş ve sanırım güzel yanakları renk değiştirmişti. Babam ona ilahi bir gülümseyişle bakarken, bir anda yanlarında fazlalıkmışım gibi hissetmeye başlamıştım.
"Eee, şey." dedim yerimde kıpırdanarak. Ve "Ben odamdayım." diyerek hızla oradan sıvıştım. Beni duymamışlardı bile.
Son duyduğum sesler, babamın "Misafirimiz mi var?" demesi üzerine annemin "Evet. Samantha ve Rick" diyerek cevap vermesiydi.
Daha sonra babam sesli bir iç çekip, boğuk bir sesle "İkizleri özledim." dedi. Ama ben bu ikizlerin Anthony ve Jòse olduğundan emin değildim. Sessizce kıkırdadım.
Çantamı kaptığım gibi, taş merdivenlerden doğruca bir üst kattaki odama çıktım. Evin orta katında Ryley ve benim odam dışında iki de misafir odası vardı. Hepsinin kendine ait banyosu ve televizyonu mevcuttu. En üst kat ve teras ise annemlere aitti.
Bu kez çantamı odamın istediğim bir köşesine fırlatarak cam kenarındaki çift kişilik yatağımın üzerine kendimi sırt üstü bıraktım. Ayağımdaki Converse' leri topuklarından iterek çıkarıp attım. Odam, evin diğer bölümlerine nazaran en renkli odalardan biriydi ve oldukça bol güneş ışığı alıyordu. Ryley ve ben içlerini kişiliğimizi yansıtan objelerle doldurmuştuk. Diğer odaların soft ve mat renklerinden oluşan kaliteli mobilyalarına nazaran, benim odamın duvarları sevdiğim grupların posterleri ve renkli tablolarla doluydu. En sevdiğim altı artı bir ses sisteminden oluşan müzik çalarım ve bir duvarın tamamını kaplayan, ayna kaplı gömme bir gardırobum vardı. Çalışma masamın üzeri, okul kitapları ve ajandalarla tıklım tıklımdı. Tam üstündeki kitaplık ise, renkli post-itlerden adeta görünmez olmuştu.
Rahat yatağımda biraz dinlendikten sonra, aklıma gelen şey ile yerimden doğruldum ve yatağımın altından, Billy amcamın son tasarımı olan MacPro dizüstü bilgisayarımı çıkarttım. Bir kaç tuşa basarak ekranı açtım ve hızla maillerimi taradım. Lütfen gelmiş ol, lütfen, lütfen, lütfen.
Yoktu işte. Kahretsin! Iphone 'umdan da belki yüzüncü kez kontrol etmiştim ancak yine de bir umut gözümden kaçmış olabilir diye düşünmüştüm. Gelmemişti. Beklediğim mektup gelmemişti. Hayal kırıklığıyla gerisin geri yaslandım.
Tam iki ay önce başvurduğum özel bir dans okulundan, yaz kampı için kabul mektubu bekliyordum ve ne yazık ki artık tüm ümit kırıntılarımı da tüketmek üzereydim. Oflayarak yerimden kalktım ve banyoya gittim. Üzerimdeki kot pantolon ve tişörtten kurtularak kendimi ılık suyun kollarına bıraktım. Asla sıcak yada soğuk suyla yıkanamazdım. Bu sıcaklık benim için idealdi. İlk başta ürperen bedenim zamanla suya alıştı ve tüm yorgunluğum suyla birlikte bedenimden hızlıca akıp gitti.
Duştan iki parça havluyla çıktım ve gardırobumdan askılı bir bluz ve kot şort çıkarttım. Yaz aylarına girmek üzere olduğumuz dönemde, hava fazlasıyla ısınmaya başlamıştı. Papatya sarısı bluzu üzerime geçirdim ve saçlarımı tarayarak hafif bir jöleyle şekle sokmaya çalıştım. Genelde pek yatışmayan sinir bozucu saçlarım, nihayet bir şeye benzemişti. Çiçek kokulu parfümümden sıkarak, hafif dolgun olan alt dudağıma bir nemlendirici sürdüm. Sonra da aynanın karşısına geçerek kendimi kontrol ettim. Oldukça iyi görünüyordum.
Merdivenlerden sekerek indiğimde dış kapının önünde Samantha teyzemin kahkahasını duymuştum. Annem, babam ve Rick amca kapıda dikilmiş sohbet ediyorlardı. Beni görünce hepsi birden sustu. Sam, öne doğru çıkarak, bana sıcacık gülümsedi.
"Ashley, meleğim." dedi kollarını iki yana açarak. "Seni çok özledim."
Merdivenlerden daha hızlı inerek, koşarak ona sarıldım.
"Bende Sam." dedim onu iki yanağından da çabucak öperek. "Hoş geldiniz."
Sam, vücudunu saran, safran rengi, kolsuz harika bir elbise giymişti yine. Ayağında ise alışık olduğumuz türden yüksek topukluları vardı. Saçlarını gevşek bir örgüyle, tek omuzunun üzerinde toplamıştı. Hafif makyajıyla hem zarif, hem de göz alıcıydı.
Rick amcam da giydiği açık renk kravatsız takım elbisesinin düğmesini açıp, babamdan daha iri olan koluyla bana sarıldı ve göğsüne doğru çekerek şakağımdan yumuşakça öptü. Amcamın kollarında hâlâ kendimi küçücük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Bunun sebebi benden çok uzun ve kalıplı olmasıydı. Babamla ikisinin evlerinin bir odasını spor salonu gibi kullanmalarının ve pazar günü koşusu yapmalarının meyvesiydi bu kaslar.
"Güzel yeğenim nasılmış bakalım?" diyerek, her zamanki gibi beni şımartmaya yönelik çalışmalarına devam etti.
"İyiyim, ama tatile girdiğimde çok daha iyi olacağım." dedikten sonra amcamın, parfümümden biraz uzaklaştım. Bu adamlar kötü kokmaz mıydı hiç?
"Her zamanki gibi çok güzelsin tatlım." dedi Sam bana göz kırparak. Canlı renkler giymemden çok hoşlanırdı. Ve tabii bende hoşlanıyordum.
"Teşekkür ederim, ailemizin kadınlarına ayak uydurmaya çalışıyorum." diyerek onu ve annemi gülümseten bir iltifat ettim.
"Miller kadınları her zaman harikadır." dedi babam. "Ve tabii, erkekleri de."diye ekledi.
Hep birlikte gülüştük ve yemek odasına doğru yürümeye başladık. Sofranın başına geldiğimizde ikizler ve Ryley yemek savaşı başlatmak üzerelerdi. Aralarındaki gerginlik, ilk başta kavga gibi görünse de aslında olmadığını hepimiz biliyorduk. Yine, saçma sapan ergen konularında tartışma çıkarırmış gibi yapıp, sonra da erkekçe kendilerini savunmaya geçmişlerdi anlaşılan. Tartışma kim bilir bu sefer hangi sebep yüzündendi. Futbol, basketbol...yada, belki de kızlar.
Babam ve annem onları uyardıktan sonra, şık hazırlanmış soframızda karşılıklı yerlerini aldıklarında, biz de oturup dua ederek yemeğimize başladık.
Midemizin yanında göze de hitap edecek özenle hazırlanmış sofrada tabağımızdakileri yerken, babam ve amcam kısaca iş sohbetini başlatmış, annem ve Sam de görüşmedikleri bir kaç günün acısını dedikoduyla çıkarmıştı. Sonrasında ise sohbet bir anda nasıl olduysa bana döndü ve Sam, o can alıcı soruyu sordu.
"Yaz tatilinde ne yapmayı planlıyorsun, Ash?"
Çatalım ağzıma yakın bir yerde havada kaldı ve benden yanıt bekleyen aile üyelerine bakakaldım.
"Aslında..." tam cevap vereceğim sırada babam hızla lafa girdi ve "Belki benimle şirkete gelerek biraz pratik yapabilirsin?" diye bir öneride bulundu.
"Hadi ama..." dedi Sam. "Kızı daha şimdiden iş stresine sokmaya niyetli misin gerçekten?"
Ben cevap veremeden bu sefer de annem araya girdi.
"Mesleğiyle ilgili bir şeyler öğrenmesi için iyi bir fırsat olurdu bu."
"Tanrı aşkına, siz kızı delirtip kaçırmak mı istiyorsunuz? Bu işin hiç bir eğlenceli yanı yok."
Bazen Tanrı'ya keşke Sam'in kızı olsaydım diye dua ettiğim zamanlar oluyordu. Ve işte, bu o zamanlardan biriydi.
"Fakat hayatım," dedi yumuşak bir sesle Rick amca. "Bu arada işin inceliklerini de öğrenmesi lazım. R.J.B Holding'de bir yerlerden başlaması gerekli, öyle değil mi?"
"İşin canı cehenneme. Hepiniz çok sıkıcısınız." dedi Sam onlara kaşlarını çatıp bakarak. Aralarındaki sohbeti sessizce izlerken, boğazıma dizilen lokmalarımı yutmaya uğraşıyordum. Ryley ve ikizler ise bana bakıp, pis pis sırıtıyordu. Onlara çaktırmadan bil dil çıkarttım. Şapşal şeyler.
"Bana bak hayatım." dedi Sam ve bir anda tüm dikkatim ona vermemi sağladı. "Ne yapmak istediğini kendin söyle bize. Bu senin hayatın ve bir daha asla bu yaşlarda olamayacağını hatırlatırım sana. O yüzden kararını verirken bu sözlerimi de dikkate al, olur mu?"
Herkesin ağzımdan çıkacak sözlere odaklandığını görünce istemeden yutkundum. Ne diyecektim ben şimdi?
"Aslında..." dedim tekrarladım fısıltıyla, sonra da sesimin biraz daha güç kazanması için, sesli şekilde boğazımı temizledim.
"Ben bir yaz okuluna başvurmuştum." Sonunda söyleyebildiğim için omuzlarımdan büyük bir yük kalktığını hissettim. Ancak, annem ve babamın bana dik dik bakmasıyla, bu rahatlığım çok kısa sürmüştü.
"Yaz okulu mu?" dedi annem hayretle. Sanırım benden böyle bir şey beklemediği için şaşkındı.
"İşte bu, harika!" dedi Sam neşeyle. "Bu fikre bayıldım."
"Yaz okulu mu bebeğim?" Babamın kavisli kaşı annemin sorusunu tekrarlarken merakla havaya kalktı. "Bundan bize hiç söz etmemiştin?"
İşte şimdi yanmıştım. Ne söylemem gerekiyordu ki, eminim fikrimi söylediğimde, asla kabul etmeyeceklerdi. Büyük bir risk almıştım. Çünkü başvurduğum okul buradan çok uzaktaydı ve ben bu zamana kadar ailemden hiç ayrı bir yaz geçirmemiştim.
"Şey," dedim yanağımın içini kemirmeye başlayarak. "Artık çok da önemli değil sanırım, çünkü kabul edildiğime dair hiç bir mektup gelmedi."
"Ah, bu çok kötü olmuş." dedi Sam. Sesi gerçekten üzgün çıkıyordu. Benim kadar hayal kırıklığına uğradığı her halinden anlaşılıyordu.
"Mektup mu?"
Ryley, ağzının içinde küfre benzeyen bir şeyler geveleyince, bir anda hepimiz dönüp ona baktık.
"Sana söylemeyi unuttum,"dedi sonra daha iyi duymamızı sağlayan bir sesle. Yüzündeki mahçup ve ezik ifade hiç hoşuma gitmemişti. "Geçen hafta evden çıkarken senin adına bir posta gelmişti."
Ne?
"Posta mı gelmişti?" diyerek kendimi tutamayıp bir çığlık attım. Bunu şimdi mi söylüyordu yani? Öfke ve şaşkınlık aynı anda saç diplerime kadar bedenimi hızla sarmaya başlamıştı.
"Bir dakika..." diyen Ryley, kalkıp salonun köşesine doğru koşturup, girişte duran sırt çantasından buruş buruş bir zarf çıkardı ve ben o anda kardeşim olacak o yaratığı öldürmeli mi, yoksa öpmeli miydim, karar verememiş gibi baka kaldım. "Evet, işte burada!"
"Ver şunu bana!"
Hemen yerimden kalkarak uzattığı zarfa uzandım ve elinden hızla çekip aldım. Yerime otururken ona öldürücü bakışlarımı yollamayı da ihmal etmemiştim tabi. Bittin sen ufaklık. Ryley, sandalyesinde biraz daha büzüldü ve bakışlarını tabağına çevirdi
Ben zarfın üzerini incelerken, annem dayanamayıp merakla sordu. "Kimden gelmiş?"
Zarfın üstünde benim adım yazıyordu ve gönderen kısmında ise, Canton Dans School. Nefesim kesildi.
"Sanırım başvurduğum okul." diye mırıldandım ve sandalyeme çöküp, titreyen ellerimle zarfı yırtmadan açmaya çalıştım.
Sayın Ashley Miller,
Okulumuzun düzenlediği, ücretsiz "yaz için özgür dans" programı kapsamında, binlerce başvuru içinden yapılan elemelerde, çıkan sonuçlara göre 50 şanslı kişiden biri de sizsiniz.
Canton Dans School olarak sizi tebrik eder, gösterdiğiniz ilgi için teşekkür ederiz.
Beklemeyin, hayallerinize ulaşabilmek için, size gösterdiğimiz kapıdan içeri girin.
İrtibat Telefonu: 555-XXX-XXX
"...kabul edilmişim." diye bir mırıldanma döküldü dudaklarımdan. Sofrada birbirine bakışıp duran şaşkın yüzleri tahmin edebiliyordum ama umurumda bile değildi. Mektubu tekrar tekrar okudum ve gözlerimi kırpıştırarak hayal görüp görmediğimi kontrol ettim.
Vay canına!
Mektup gerçekti. Gözlerime inanamıyordum. Annem ve babam aralarında olumsuz bir şeyler söyleyerek homurdanırken, tam da o anda, hayatımın yönünün yüz seksen derece dönmeye başladığını hissediyordum. Bundan sonra her şey çok farklı olacaktı.