Kaan Demir'in Teklifi
Kapıyı açtığımda karşımda duran adamı tanımıyordum. Siyah takım elbisesi omuzlarına tam oturuyordu. Kravatı yoktu. Gömleğinin ilk iki düğmesi açıktı. Koridorun loş ışığında yüz hatları keskindi; elmacık kemikleri belirgin, çenesi hafif kare.
"Elif Yılmaz?"
Ses tonunda nezaket yoktu. Merak da yoktu. Bir şeyi teyit eder gibi konuşuyordu, cevabı zaten biliyormuşçasına.
"Doğru." Kapıyı biraz daha araladım. "Siz?"
"Kaan Demir."
İsmini söylerken gözlerini yüzümden ayırmadı. Bir tepki bekliyor gibiydi. Beklediği tepkiyi vermedim. İsim bana hiçbir şey ifade etmiyordu.
"Buyurun?"
"İçeri girebilir miyim?"
Soru sormuştu ama sesi düzdü. Rica değildi bu. Reddedilmeye alışık olmayan birinin alışkanlığı.
Koridorda karşı dairenin kapısı aralandı. Hacer Teyze başını uzattı, ikimize de baktı, sonra hızla geri çekildi. Kapı klik sesiyle kapandı. Yarım saat içinde bütün apartman kapıma siyah takım elbiseli bir adamın geldiğini öğrenmiş olacaktı.
"Ne hakkında?"
"Babanız hakkında."
Midemde bir şey düğümlendi. Altı aydır o kelimeyi ağzıma almıyordum. Almazsam yok sayabilirdim. Almazsam, Feridun Yılmaz'ın bıraktığı borçlar, haciz kağıtları, banka aramaları da yok olurdu.
Olmuyordu.
Kenara çekildim. "Beş dakika."
Salona adım attığında koltukların ne kadar eski olduğunu ilk kez bu kadar net fark ettim. Sol kolçağın kumaşı aşınmıştı. Orta sehpanın bir ayağı kısaydı, altına katlanmış peçete sıkıştırmıştım. Kitaplık rafındaki toz, parmakla çizilebilecek kadar kalındı.
Adam bunların hiçbirine bakmadı. Ya da baktı da yüzünde en ufak bir ifade kırıklığı olmadı. Doğrudan koltuğa oturdu. Ben ayakta kaldım.
"Babanız," dedi. Cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı. "Üç yıl önce şirketimden borç almış."
Kağıdı sehpaya bıraktı. Elimi sürmedim.
"Hangi şirket?"
"Demir Holding."
Bu kez isim bir şey ifade etti. İnşaattan enerjiye, medyadan lojistiğe uzanan bir dev. Televizyon haberlerinde, gazetelerin ekonomi sayfalarında adı geçerdi. Kaan Demir. Veliaht. Yönetim kurulu başkanı. Fotoğraflarda hep aynı ifade olurdu: mesafeli, kontrollü, soğuk.
Şimdi karşımda oturan adamda da aynı ifade duruyordu.
"Babam üç yıl önce borç almış." Sesimin düz çıkmasına şaşırdım. "Altı aydır ortalıkta yok. Nerede olduğunu bilmiyorum."
"Biliyorum."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Babanız Mersin'de," dedi. "Küçük bir balıkçı kasabasında. Başka bir isimle yaşıyor. Feridun Yılmaz artık yok. Yerine Fikret Demirci var."
Kelimeler odanın içinde asılı kaldı. Duvarın arkasından komşunun televizyon sesi sızdı. Bir dizi müziği. Alkış sesleri.
Oturdum. Karşısındaki koltuğa değil, yanındaki tekli koltuğa. Aramızda sehpa vardı.
"Ne istiyorsunuz?"
"Borç şu an faiziyle birlikte dört yüz yirmi bin lira."
Rakamı duyunca göğüs kafesimde bir ağırlık hissettim. Yutkundum.
"Bende o para yok."
"Biliyorum." İkinci kez aynı şeyi söylüyordu. "Üniversiteyi yarıda bırakmışsınız. Bir kafede çalışıyorsunuz. Kirada oturuyorsunuz. Arabanız yok. Birikiminiz yok."
Her kelime birer tespitti. Sesinde küçümseme yoktu. Sadece okunan bir raporun maddeleri.
"Beni araştırmışsınız."
"Evet."
Sebebini soracakken devam etti.
"Size bir teklifle geldim."
Klima sustu. Sessizlik büyüdü.
"Nasıl bir teklif?"
Kaan Demir arkasına yaslandı. İlk kez gözlerini benden kaçırdı. Duvardaki saate baktı. Sonra tekrar bana döndü.
"Benimle evleneceksiniz."
Güldüm. Kendi kahkaham odada yabancıydı.
"Ne?"
"Bir yıllık bir sözleşme olacak." Sanki hava durumundan bahsediyordu. "O bir yılın sonunda babanızın Demir Holding'e olan borcu silinecek. Ayrıca size iki yüz bin lira ödenecek."
Ayağa kalktım. "Çıkın."
Kalkmadı.
"Dinlemediniz."
"Dinlemek istemiyorum. Çıkın."
"Babanızın borcunu ödeyemezsiniz." Cebinden bir kartvizit çıkardı, sehpanın üstüne, kağıdın yanına bıraktı. "Faiz her ay işlemeye devam ediyor. Altı ay sonra rakam beş yüz bini geçecek. Bir yıl sonra icra kapınızda olacak."
Ayakta duruyordum. O oturuyordu. Yine de küçük hisseden bendim.
"Neden?" Sesim çatallı çıktı. "Neden ben? Neden evlilik?"
Kaan Demir yavaşça ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini ilikledi. Boyu benden en az bir baş uzundu.
"Yönetim kurulunda yapısal değişiklik var." Kapıya doğru yürüdü. "Bazı ailevi beklentiler söz konusu. Detaylar sizi ilgilendirmez. Önemli olan şu: Bir yıl boyunca Bayan Demir olarak görüneceksiniz. Kameralara, etkinliklere, aile yemeklerine katılacaksınız. Bunun dışında hayatınıza karışılmayacak."
Kapıyı açtı. Koridorun loş ışığı yüzüne vurdu. Çene hattı keskindi. Gözlerinin altında ince gölgeler vardı.
"Düşünmek için kırk sekiz saatiniz var."
Kapıyı arkasından kapatmadı. Ben kapattım.
Kartvizit sehpanın üstünde duruyordu. Kalın, mat siyah bir kart. Üstünde sadece isim ve bir telefon numarası.
Mutfağa geçtim. Lavaboda birikmiş tabaklar vardı. Musluğu açtım. Suyun sesi sessizliği biraz olsun dağıttı.
Telefonum masanın üstünde titredi. Mesaj: Ev sahibi. "Elif Hanım, bu ayki kirayı ne zaman yatıracaksınız?"
Telefonu ters çevirdim.
Dört yüz yirmi bin lira.
Bir yıl.
Kaan Demir.
Musluğu kapattım. Su sesi kesildiğinde sessizlik geri geldi. Bu kez daha ağır, daha yoğun.
Salona döndüm. Kartvizite baktım.
Almadım.
Ama atmadım da.
Banyoya geçtim. Aynada yüzüme baktım. Göz altlarımda mor halkalar. Yirmi dört yaşında, dört yüz yirmi bin lira borcun altında ezilen bir kadının yüzü.
Musluğu açtım. Yüzüme soğuk su çarptım. Su gözlerime doldu, burnumdan aktı. Havluyu alıp yüzümü kuruladım.
Aynadaki kadın hâlâ oradaydı. Ama gözlerinde bir şey değişmişti.
Bir yıl.
Üç yüz altmış beş gün.
Sonra her şey sıfırlanacaktı.
Havluyu askıya astım. Salona döndüm. Kartvizite uzandım. Sert karton parmak uçlarıma battı. Ters çevirdim. Arkası boştu. Ön yüzde sadece isim ve numara.
Telefonu elime aldım. Ekranın ışığı karanlık odada yüzüme vurdu. Numarayı tuşladım. Parmaklarım titremiyordu.
İki çalışta açıldı.
"Efendim."
Ses aynıydı. Düz. Soğuk. Hava durumunu söyleyen bir spiker gibi.
"Ben Elif Yılmaz."
Hatta bir saniyelik sessizlik. Sonra:
"Kararınızı verdiniz."
Soru sormuyordu. Tespit ediyordu.
"Bazı şartlarım var."
Sessizlik. Kağıt hışırtısı.
"Yarın sabah on bir. Adresi mesaj atacağım."
"Şartlarımı duymadınız."
"Duydum." Kısa bir duraksama. "Yarın konuşuruz."
Telefon kapandı.
Ekrana baktım. Görüşme süresi: otuz yedi saniye.
Mesaj geldi. Levent'te bir adres. Bina numarası. Kapı numarası. Başka bir şey yoktu.
Telefonu koltuğun üstüne bıraktım. Pencereden dışarı baktım. Karşı apartmanın mutfağında bir kadın bulaşık yıkıyordu. Çocuğu masada oturmuş, ödev yapıyordu. Normal bir akşam. Normal bir hayat.
Gözlerimi kapattım.
Bir ay sonra Kaan Demir'in karısı olacaktım.
Bir yıl sonra özgür olacaktım.
Arada kalan üç yüz altmış dört gün vardı.
Ve her biri için ayrı bir bedel ödeyecektim.
Gözlerimi açtım. Telefonu aldım. Annemin numarasını buldum. Ekrana uzun uzun baktım. Sonra telefonu kapattım.
Ona ne diyecektim? "Merak etme anne, borcu halletmek için bir yabancıyla evleniyorum" mu?
Bu gece olmazdı. Belki yarın. Belki hiç.
Yatak odasına geçtim. Dolabı açtım. Yarın ne giyecektim? Siyah pantolon. Beyaz bluz. Sade. Ciddi. Pazarlığa giden bir kadın gibi.
Çünkü öyleydim.
Pazarlığa gidiyordum. Masada ne varsa ortaya koyacaktım: bir yıllık hayatım, adım, yüzüm, varlığım. Karşılığında alacaklarım: dört yüz yirmi bin lira ve bir yıl sonra sıfırlanmış bir gelecek.
Yatağa uzandım. Tavandaki çatlağa baktım. Her gece aynı çatlak. Her sabah aynı tavan.
Yarın her şey değişecekti.
Gözlerimi kapattım. Uyku, ağır ve karanlık bir battaniye gibi üstüme çöktü. Rüyamda deniz vardı. Mersin'de bir balıkçı kasabası. Babam iskelede oturmuş, denize bakıyordu. Yanına gittim. Bana dönmedi. Adını söyledim. Fikret, dedim. Cevap vermedi.
Uyandığımda saat sabahın altısıydı. Perdelerin arasından sızan ışık, tavandaki çatlağı aydınlatıyordu.
Kalktım.
Giydim.
Çıktım.
Levent'e giden otobüse bindim.
Ve bir hayatın kapısını çalmaya gittim.