Boncuk ve Dodo

1818 Words
Temmuz 2007-Foça ~18 Sene önce~ Yazın en sıcak günlerinden biriydi. Hava öyle bunaltıcıydı ki, dışarıda her şey ağır çekimde hareket ediyormuş gibiydi. Ama bu sıcakta bile Dila ve Doğu’nun durmaya niyeti yoktu. Mahalledeki diğer çocuklarla birlikte sokakta oyun oynuyorlardı. Doğu, her zamanki gibi mahalledeki “Küçük Prens” rolüne soyunmuştu. Sanki doğuştan lider olmak için gelmişti bu dünyaya. Kendi kurallarını koyuyor, herkes de itiraz bile etmeden her seferinde ona uyuyordu. Bir kişi dışında… Dila. Çünkü Dila, Doğu'nun “baş belası” olmayı kendine görev edinmişti. “Hayır, öyle oynanmaz!” diye bağırdı Dila, kollarını kavuşturup Doğu’ya dik dik bakarak. “Kendi kurallarını uyduramazsın!” Doğu gözlerini devirdi, küçücük elleriyle beline dayandı. “Oyunu ben buldum. O yüzden kuralları da ben koyarım.” Dila minicik burnunu havaya dikti. “Oyunu bulan değil, en iyi oynayan kuralları koyar bir kere!” Diğer çocuklar aralarındaki bu klasik çekişmeyi sıkılmış bir şekilde izliyordu. “Offf yine mi?” dedi içerinden biri. “Siz evlenince ne yapacağız acaba?” O an ikisi de aynı anda “İğğğğğğğ!” diye bağırıp birbirlerinden uzaklaştılar. Ama sonra tekrar birbirlerine döndüler ve gözlerini kıstılar. Savaş yeni başlıyordu. Oyun, sonunda büyük bir tartışmaya dönüştü. Doğu ve Dila, bir süre laf dalaşına girdikten sonra Dila sinirle yerde duran topu kaptı ve var gücüyle uzaklara doğru fırlattı. “Hah! Bak bakalım şimdi nasıl oynayacaksın?” Oyun durmuştu. Bütün çocuklar şaşkınlık içinde Dila’ya bakıyordu. Top, rüzgarın da yardımıyla hemen yan taraftaki inşaat halindeki arsaya uçmuştu. Kimse de gidip almayı kabul etmiyordu. Arsada köpekler vardı ve çocuklar arasında orası “girilmez bölge” ilan edilmişti. Ama Doğu gözlerini kıstı ve kararlılıkla Dila’ya döndü. “Sen attın, sen alacaksın.” Dila’nın yüzü bir anda asıldı. “Ben kızım, ben gideme—” “Hah! Şimdi mi kız olduğunu hatırladın?” diye kıkırdadı Doğu, sinsice. “Demek sadece işine gelince kızsın.” Dila sıkışmıştı. Bir yandan korkuyordu ama geri adım atarsa Doğu’nun bu olayı sonsuza kadar başına kakacağını da biliyordu. “Tamam!” diye hışımla cevap verdi. “Ama sen de geleceksin!” Doğu, gözlerini devirdi ama başıyla onayladı. Onu zaten yalnız bırakmayacağını ikisi de biliyordu. Beraber inşaatın tel örgüsünden içeri girdiler. Kalpleri küt küt atıyordu. Dila bir yandan homurdanıyordu. “Zaten saçma sapan oyun kuralların olmasa bunların hiçbiri yaşanmazdı!” Doğu sırıttı. “Ya da sen baş belası olmayı bırakabilirdin.” Tam topu alacaklardı ki, köpeklerden biri havlamaya başladı. Dila gözleri büyüyerek Doğu’nun koluna yapıştı. “Doğu, DOĞU BİZİ ISIRACAK!" Doğu, ilk defa onu bu kadar korkmuş gördü ve içgüdüsel olarak kolunu Dila’nın omzuna attı. Kendisi de çok korktuğu halde kızı sakinleştirmeye çalıştı. “Saçmalama boncuk, ben buradayım. Ben varken sana hiçbir şey olmaz.” Dila’nın içi hafifçe rahatladı ama yine de korkusunu saklamak için mızmızlandı. “Beni sen buraya soktun!” Doğu gözlerini devirdi. “Beni de sen soktun! Sen olmasan şimdi sakince oyun oynuyor olurdum!” Sonunda topu kaptıkları gibi çitlerin üstünden atlayıp kaçtılar. Arkalarına dönüp baktıklarında, köpeğin sadece çimenlerin üstüne kıvrılıp onları izlediğini fark ettiler. İkisi de bir süre birbirlerine baktı. Sonra büyük bir kahkaha patlattılar. Doğu gülerek, “Bak işte, macera yaşattım sana. Ne güzel bir gün değil mi?” dedi. Dila gözlerini kıstı. “Hayır, saçma sapan bir gündü.” Ama sonra o da gülümsedi. Ve o an, Doğu bir şey fark etti. Dila ne kadar inatçı ve baş belası olursa olsun, o her zaman onun yanındaydı. Onunla tartışmaktan, onun sinir bozucu gülümsemesini görmekten ise hiç bıkmıyordu. Ömrü boyunca da hiç bıkmayacaktı. ~G ü n ü m ü z~ “Ablaa, anneme bir şey söyler misin? Ben geleneksel bir düğün istemiyorum!” Aylin, dramatik bir şekilde elini alnına koymuş, sanki hayatının en büyük krizini yaşıyor gibi bana bakıyordu. Gözlerimi devirdim. “Aylin… Kadın damat bohçası yapmış, sen diyorsun ki geleneksel düğün istemiyorum. Bırak alsın hevesini.” Nesli sultan, ona destek verdiğim için konuşmanın tam ortasına galibiyetini kutlayan bir komutan edasıyla daldı: “Ay benim akıllı kızım ya! Çok akıllı bu kız, Altan! Hep diyorum zaten, ikinci çocukta uzmanlaşmış olmamız gerekirdi ama biz ilkinde işi kapmışız kocacığım!” Babam, gazetesinin üzerinden sessiz bir bakış atıp hafifçe başını sallamakla yetindi. Bu, “Beni karıştırmayın.” demenin babalarca kabul görmüş yöntemiydi. Şu an bizi dinlemediğine o kadar emindim ki… Eğer dinleseydi annemin söylediklerine bir öksürükle yanıt verirdi. Evde mini bir "kına töreni istiyorum-istemiyorum" krizi yaşanıyordu. Sevgili kız kardeşim Aylin, kına gecesini başlı başına ‘cringe’ buluyordu. Tabi bu tartışma sadece burada patlamamıştı. Daha birkaç saat önce, babaannemle dedemi ziyarete gittiğimizde de bu konu açılmıştı. Aylin, orada da aynı dramasıyla sahne almıştı. “Yaa kına töreni mi kaldı Allah aşkına! Of kına da yakarlar şimdi avucuma! İstemem ben çok ‘kııriinnççç’” diye ağzını yaya yaya konuşmuştu. Babaannem ise, kaşlarını çatıp beni ortamın akil insanı olarak bellediğinden yüzünü bana dönmüş ve anlamadığı kelimeyi kendi şivesine çevirerek sormuştu: “Dila, gız bu kiriş mişiş ne deyip duru gari?” O an kendimi tutamayıp kahkahayı patlatmıştım. Babaannemin elma yanaklarından ısırmamak için zor tutmuştum kendimi. “Cringe babaannem, yani utanç verici buluyormuş. Onu anlatmaya çalışıyor.” Babaannem kafasını iki yana sallayıp, Aylin’e bilmiş bilmiş baktı. “ Gelin gızlaa böyle şeeler için youm yapmazlaaa.” Aylin, büyüklerinden birinin bile onayını alamayınca pes edip sus pus olmuştu. Ve işte şimdi, evde tekrar aynı kavga başlamadan Aylin’i kolundan tutup merdivenlere doğru sürükleyerek odama çıkardım. “Aman Aylin, tef çalıp oynarız en fazla. Boş ver, herkesin gönlü olsun işte. Hem Handan teyze de pek hevesliydi. Annem zaten gelenek kadını, baksana…” Aylin, hafifçe inledi. “Çok istiyorlarsa, senin düğününde yaparlar olmaz mı?” Benim? Yüzümü buruşturup sahte bir kahkaha attım. “Ha-ha! Komik. Kaç kez daha söylemem gerekiyor. Ben evlenmeyeceğim. İnsanların ellerinde fırsat varken bu keyfi onlardan çalma be. Söz, en hafif bindallıyı seçeriz sana.” Aylin’i bindallı krizine soktuğum sırada, istemsizce gözüm odamdaki kitaplığımın sağ üst köşesinde havası söndüğü için küçülmüş olan eski topa takıldı. Rengi iyice solmuş, üzerinde artık silinmeye yüz tutmuş kırmızı ve mavi çizgiler vardı. Bir de Doğu'nun imzası... O an içimde başlayan o tuhaf his, bütün vücuduma yayıldı. Yıllar önce, Doğu İzmir Altınordu Futbol Kulübü altyapısına seçildiğinde, "Senin ilk hayranım benim Dodo!" demiştim büyük bir gururla. O'nun kahkahaları eşliğinde ilk imzasını almıştım. “Bir gün ünlü bir futbolcu olduğunda, seni destekleyen ilk kişi olarak hep burada olacağım. İlk hayranın ve en büyük destekçin!” O zamanlar sadece bir çocukluk şakası gibi gelmişti. Doğu'nun gözlerinin içi gülerken, "Bayılıyorsun benimle dalga geçmeye değil mi Dila?" diye mırıldanatak topun üzerine adını karalamıştı. Ama yıllar geçti. Ve Doğu, gerçekten ünlü bir futbolcu oldu. Doğu Alpkutlu... Geçtiğimiz sezon Göztepe’den Fenerbahçe’ye transfer olduğunda spor dünyasında büyük ses getirmişti. Sezonun en iyi çıkış yapan futbolcusu seçilmiş, manşetlerden düşmemişti. Bu sezon ise adı çok daha büyük başarılarla anılmıştı. Artık as kadronun değişmez oyuncusuydu, ilk 11’de mutlaka forma buluyordu. Bu sezondaki performansına bakıldığında, önümüzdeki sezonunda ise gol kralı olması bekleniyordu. Yok canım… Asla takip etmiyorum… Hiç merak da etmiyorum neler yaptığını zaten… Önüme düşüyor bu haberler hep… İşte o çocukça bir şaka gibi başlayan sözlerim, yıllar sonra gerçeğe dönüşmüştü. Ben gerçekten onun ilk hayranıydım. Ama… artık o hayranlık eski bir topun üzerindeki solmuş bir imza gibi geçmişte kalmıştı. Ve bir anda… yıllar öncesine ışınlanmış gibi hissettim. Burnuma sıcak yaz akşamlarının deniz kokusu doldu. Çocuk sesleri, sokaktan gelen dondurmacının melodisi, çitlerin arkasında havlayan köpeğin sesi… Hepsi zihnimde yeniden canlandı. O gün, o inşaat alanında, topu almaya girdiğimiz anı düşündüm. Korkmuştum. Küçük ellerim titriyordu. Ama Doğu, yanımda yürüyordu. Sesindeki o çocuksu özgüvenle, içimi rahatlatmıştı. “Saçmalama boncuk, ben buradayım. Yanındayken sana hiçbir şey olmaz." Bir çocuk, başka bir çocuğa ne kadar büyük bir güven verebilirse, o an bana öyle güven vermişti. Şimdi ise yıllar sonra burada. Dila, hayatını inatlaşarak geçirmişsin, diye düşündüm. Önce çocukken, sonra ergenken, şimdi de koca bir yetişkin olarak… Ama bazı şeyler hiç değişmiyordu. Bazı insanlar, ne kadar büyürsen büyü, zihninde hep aynı yaşta kalıyordu. Ve Doğu… O, benim hayatımdaki en büyük inat konusuydu. Ne kadar uzaklaşsam da, ne kadar yok saymaya çalışsam da, zihnim onu unutmaya hiç niyetli değildi. Birden Aylin’in sesi beni bu iç yolculuktan çekip çıkardı. “Abla yaaa, ben o ayrıntıyı unutmuşum bile! Eşek ölüsü gibi ağır oluyor bir de değil mi?” Gözlerimi kırpıştırıp kendime geldim. Gülümsememi yerine oturttum, omzumdan ağır bir yük düşmüş gibi yaptım. Ama şu eski topa göz ucuyla bir daha bakmadan edemedim. Geçmiş geçmişte kalmıştı, değil mi? Tam o sırada, telefonumun tiz melodisi odayı doldurdu. Aylin bir an duraksadı, ben derin bir nefes alıp ekrana baktım. Tolunay. Aylin, “Ay yine mi?” diyerek gözlerini devirerek odadan çıktı. Bense içimden bir “Off” çekerek telefonu açtım. “Tolunay, beş kez üst üste aramandan yola çıkarak söylüyorum. Lütfen bana ‘Dila, sakin ol ama…’ ile başlayan bir cümle kurma.” Ama iş işten geçmişti bile. “Dila, sakin ol ama… ACİL İstanbul’a dönmen lazım! Hem de hemen!” Gözlerimi kapatıp kendimi yatağımın üzerine gülle misali bıraktım. Oturmamın etkisiyle yatak örtüsünün bozulan kısımları arasında parmaklarımı dolaştırırken konuşmaya devam ediyordum. “Allah’ım, neden hiç şaşırmadım?” “Bak, yapımcı Baran Tekin, daha şimdiden sözleşme yapılması taraftarı. Yani evet, imzalar atılacak ama seni bizzat görmek istiyor. Böyle şeylere takıntılı biriymiş, işin ciddiyetini kendi gözleriyle görmeden rahat edemiyormuş.” Gözlerimi devirdim. “Yani adamın beni ‘gözleriyle’ görmeye ihtiyacı var? Cidden mi?” “Evet, cidden! Uçağa bin, gel, ben seni karşılayacağım havalimanında. Sonra bir gün bende kalır, dönersin. Olmaz mı?” “Tolunay, ben zaten buraya o kaostan uzaklaşıp özüme dönmek için gelmedim mi? Ne var yani, ben gelmeden iş yürümeyecek mi?” “Dila, kurbanın olayım yalvartma beni… Yarın görüşüp anlaşmak istiyorlar. Bu adam iş konusunda takıntılı bir deli. Bu fırsatı gerçekten tepemeyiz. Özellikle adımızı bu denli duyurmuşken. Lütfen, zaten taslak metin bile gelmeden müsemma gösterip işi resmiyete dökmek istiyorlar.” Gözlerimi tavana diktim, dudaklarımı birbirine bastırarak içimde yükselen sabırsızlıkla nefes aldım. Gerçekten mi? Buraya nefes almak için gelmiştim, kafamı toparlamak, kendime biraz zaman tanımak için. Ve şimdi, Baran Tekin’in takıntıları yüzünden yeniden İstanbul’a dönmek zorundaydım… “Taslak metin gelmeden işi resmiyete dökmek mi?” diye tekrarladım. İçimde beliren huzursuzluk hissine engel olamıyordum. “Tolunay, bu işte garip bir şeyler yok mu sence de? Yani, adamın yapımcı olduğu kaç proje var, benim gibi senaristlerle kaç kez çalıştı? Hiçbiriyle böyle bir ilişki geliştirdiğini duydun mu?” Tolunay bir an sessiz kaldı. Bu, şüphelendiğini ama şu an bunu dile getirmeye hazır olmadığını gösteren klasik Tolunay suskunluğuydu. “Dila, sadece gel,” dedi sonunda. “Geri kalan bütün detaylatla ben ilgileneceğim. Söz veriyorum.” İç çektim. Bunu tartışmamın bir anlamı yoktu. Gidecektim. Çünkü işim buydu. Çünkü hayatım boyunca her zaman inatçı olmuştum ama işime sırtımı dönmemiştim. “Tamam,” dedim. Sesi çıkmasa da içinde çalan alarmları bastırmaya çalışarak. “Yarın sabah ilk uçakla geliyorum.” Tolunay’ın sesinden bir rahatlama yayıldı. “Süpersin! Ben de bu arada Baran Beyin ekibi ile konuşurum. Yarın görüşürüz!” Telefonu kapattım. Ama içimde tuhaf bir his vardı. Yoksa İstanbul’a döndüğümde beni bambaşka bir fırtına mı bekliyordu? Bunu bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Bu iş düşündüğümden çok daha karmaşık bir hal alacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD