Hala Ateşli

3170 Words
Eylül 2004-Foça ~21 Yıl Önce~ Handan, kadınlar arasında yaptıkları gün için hazırlıklar tamamlanmış, ev mis gibi börek kokuyordu. Salon kahkahalarla çınlıyor, tabaklar dolup boşalıyordu. Kadınlar bir yanda sohbet ederken, çocuklar da içeride ve bahçede oyun oynuyordu. Ama her zaman olduğu gibi, sorun çıkaran yine aynıydı: Alican. Mahallenin en yaramaz çocuğu. Üstelik bugün annesi Sevda hasta olduğu için gelemediğinden onu dizginleyecek kimse de yoktu. Ve O da, bu özgürlüğün tadını sonuna kadar çıkarıyordu. Yaramazlık bu ya, yanında bir de boncuk tabancası getirmişti! Daha kapıdan girer girmez “Savuunuun!” diye bağırarak tabancayı çekti, sağa sola ateş etmeye başladı. Alican’ı gören kadınlar anında kafalarını çevirip kaşlarını çattılar. “Alican, içeride öyle şeyler oynanmaz!” “O tabancayı hemen bırak, gözüne gelir birinin!” Alican iç çekerek tabancayı kenara koydu ama aklında hâlâ yaramazlık vardı. Eğer boncuk tabancası yasaksa, boncukları başka bir şey için kullanmalıydı. Bir süre düşündü, sonra yüzü aydınlandı. Aklına harika bir fikri gelmişti! Boncuk tabancasının mermilerini burunlara doldurmaca oyunu! Kendine ise mükemmel bir oyun arkadaşı bulmuştu. Dila… Çünkü Dila her zaman çok cesurdu. Alican bilirdi, ‘Oyun’ dendi mi asla hayır demezdi. Hemen Dila’nın yanına gidip yeni bulduğu oyunu ballandırarak anlattı. Dila ise şaşkınlıkla ona bakıp, “Nasıl yapacağız peki?” diye sordu. Alican kıkırdadı, bu kızla oynamaya bayılıyordu çünkü! Alican avucuna doldurduğu boncuklardan bir tanesi aldı ve burnuna doğru ittirdi. “Bak, böyle yapıyosun! Acımıyor bile! Çok kolay.” Dila ise çocuk aklıyla heyecanlandı. “Tamam ben de deneyeyim!” dedi ve burnunun iki deliğine birden boncukları soktu. Evin içinde bütün bunlar olurken, Doğu’nun gözleri her yerde Dila’yı arıyordu. O da bahçede, yanında olsaydı ya! İçerde kendine yeni oyun arkadaşları mı bulmuştu yoksa? Canı bu düşüncelerle çok sıkıldı ve oynadığı futbolculuk oyununu bırakarak içeriye girdi. Tam o sırada, Dila ve Alican’ı gizli gizli konuşup gülüşürlerken gördü. Bu Alican yaramazının ne işi vardı Dila ile? Yoksa Dila artık onunla mı oynayacaktı oyunlarını? İkisine birden dikkat kesilmişken Dila'nın burnuna bir şeyler soktuğunu gördüğünde Doğu’nun gözleri kocaman oldu. “Dilaa? Ne yapıyonn?” Dila, kahkahalar atarak ona doğru döndü. “Alican’la oyun oynuyoz!” "Bak Doğuu, 'fıtt' yaptığımda hepsini çıkartabiliyomm!" dedi ve ağzından nefes alıp burnundan nefes verdiğinde boncuklar tek tek burnundan döküldü. Ama sonra… bir şey ters gitti. Bu sefer boncukların bir tanesi burnunda kaldı. Dila’nın gülüşü aniden dondu. Birkaç saniye nefesi ile itmeye çalıştı ama boncuk çıkmıyordu. Diğer çocuklar da terslik olduğunu anlamıştı. Önce sessizlik oldu, sonra panik. Dila, hafifçe burnunu ovdu ama yine de çıkmadığını fark edince gözleri büyüdü. Ağlamaklı gözlerle Doğu’ya baktı. “Doğu… Boncuk çıkmıyoo.” Doğu’nun içi buz gibi oldu. Hemen Dila’nın yanına gitti ve burnuna bakmaya çalıştı. “Ne yaptın sen?!” diye bağırdı kıza. Korkudan da ne yapacağını bilemedi ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “ANNEEEE! NESLİ TEYZEEE! Dila boğuluyooo!” Doğu’nun sesini duyan iki kadın, sese doğru nasıl koştuklarını bilemediler bile. Nesli, Dila’yı koltuğunun altından tutup kaldırdı ve hemen banyoya koştu. Doğu’nun ise aklında tek bir şey vardı: "Ya Dila'ya bir şey olursa?!” Ters ters Alican'a bakmaya başladı. Böyle saçmalıklar hep onun başının altından çıkardı! “Ona zarar verdin!” diye bağırdı Alican'a. Alican ise panikle hemen öne atıldı: "Yaaa, bir şey olmaz! Zaten çıkartır birazdan, sen büyütüyorsun olayı!" O gün, altı yaşındaki Doğu Alpkutlu, hayatında ilk kez birine yumruk attı. Alican yere düştü. “DOĞU BENİ DÖVÜYOOO!” diye çığlık atıp bağırmaya başladı. Handan hızla yetişip Doğu’yu tuttu. Ama Doğu dediğin bir küçük ateş, tutulmuyordu bile. Handan, oğlu Doğu’yu hiç böyle agresif görmemişti. Doğu çok akıllı ve sakin bir çocuktu çünkü. “Oğlum dur! Doğu! Kime diyorum!” diye bağırarak kolundan çekiştirdi onu. Annesi ve birkaç kadınla birlikte banyoya giden Dila işin ciddiyetini ancak o zaman fark etmişti ve deli gibi ağlamaya başlamıştı. Birkaç dakika sonra nihayet boncuk çıkarıldı. Dila’nın kızarmış gözleri ve burnunu gören Doğu, nefes nefese hemen yanına koştu. “Dila, iyi misin?” Dila burnunu ovuşturdu, sonra başını kaldırıp ona baktı. Bir an duraksadı, sonra hafifçe gülümsedi. “Beni kurtardıınn.” dedi. Doğu hâlâ nefesi düzensiz, sesi titriyordu. “Evet! Ama aptallık ettin! Bi’ daha sakın yapma!” Dila, onun yüzündeki korkuyu gördü ve başını yana eğip gülümseyerek dedi ki: “Teşekkürler, Dodo.” Doğu’nun kaşları çatıldı. “Ne Dodo’su ya?” Dila burnunu çekti. “Dodo işte! Sen artık benim Dodo’m oldun.” Doğu homurdandı ama bir yandan da bu lakabın onu rahatsız etmediğini fark etti. Ama o da boş duramazdı. “Dodo mu? O zaman sen de Boncuk’sun. Çünkü burnuna boncuk sokan birini başka ne diye çağırabilirim ki?” Dila gözlerini kıstı. “Hayır! Ben Boncuk falan değilim!” Doğu gülerek omuz silkti. “Artık öylesin.” Ve o günden sonra… Doğu, Dila’ya hep “Boncuk” dedi. Başta dalga geçmek için…
 Sonra alışkanlıktan… Ama yıllar geçtikçe, bu isim onun için Dila’ya ait en özel şeylerden biri oldu. Her söylediğinde, o küçücük çocuğun o gün hissettiği korkuyu hatırladı. Ve belki de Doğu; Dila’nın, her zaman en çok korumak istediği insan olduğunu ilk kez o gün anlamıştı. ~ G ü n ü m ü z ~ Uçak park haline geçtiği andan itibaren herkes ayaklanmıştı. Acelesi olan insanları oturduğum yerden seyrederken, insanların İstanbul’la kavuşmak için neden bu kadar acele ettiklerini anlamlandıramıyordum. Nihayet kapılar açılıp sabırsız insanlar uçaktan inmeye başladığında, baş üstü dolabına yerleştirdiğim sırt çantamı kaptım. Havalimanından beni almaya gelen Tolunay, gelen yolcu kapısında; üzerinde siyah Lacoste tişört, siyah kot pantolon, gözünde siyah Ray-Ban gözlükleri ile kollarını açmış beni bekliyordu. Uzun boylu ve yapılı biri olmasından kaynaklı, yanımda bodyguard gibi dolaşıyordu. “Tulu? Gerek var mıydı şuna?” diye sordum gözündeki gözlükleri işaret ederek. “Nedir o?” ‘Sanki neyi sorduğumu anlamadın’ der gibi gözümü devirdiğimde gözlüklerini bir anda çıkarıp tişörtünün önüne astı. Bana hiç yanıt vermeden, kendi aklındaki sorulara yanıt aramaya başladı. “Kızım, ne olur bir şeyler yazdım de! Bak, anlamadığım bir şekilde taktı adam illa seninle çalışmak istiyor. Hatta biliyorsun bizim sektörde taslak görmeden imzalar atılmaz. Ama ortada hiçbir şey yokken ‘Dila ile çalışacağım’ diyor başka bir şey demiyor.” Baran Tekin, gerçekten ciddi anlamda kafayı benimle çalışmaya odaklamıştı. Onu anlamıştık anlamasına da ikimiz de bu ısrarı garp buluyorduk. Belki de söylenilen kadar manyaktı, kim bilir? Adımlarımız açık otoparka doğru yönelirken işi yine dalgaya vurmak için bir yorumda bulunur gibi konuştum. "Belki de bendeki ışığı görmüştür, neden bu kadar şaşırdın?" Ama belli ki Tolunay söylediklerimi ciddiye almıştı. "Ona ne şüphe Dila. Son işimiz 'Beklenmeyen Mucize' ile gerçekten ses getirdin sektörde. Bir dünya lüzumsuz yapımın arasında yıldız gibi parlamamız yok mu?" Elleri ile gökyüzünü gösterirken suratında mest olmuş gibi bir ifade vardı. "Eleştirmenlerden tam not aldın ki bu çok zor. Son zamanların en keyifli aşk hikayesi diyorlar. Herkes yarattığın erkek karaktere hayran!" Nihayet arabaya bindiğimizde kemeri bağlamak için yana doğru uzandım. Uçak yolculuğu uzun sürmese de yorulmuştum. Tolunay ise konuşmaya devam ediyordu. "Sahi, ‘Demir' karakterini yazarken neyden esinlendin?" Dııt, yanlış soru. Neyden değil kimden etkilendin olacak... "Hiç.. Hiçbir şey..." "Neyden etkilendiysen onu hayatının merkezine koyalım diyecektim, neyse bizim hep gittiğimiz mekanın yanına şimdi mükemme..." Tolunay, arka planda bir şeyler anlatmaya devam ediyordu. Ama ben yan şeritteki arabaların geçişlerini izlerken, etkilendiğim 'şeyin' hayatımın merkezi olma fikrine dalıp gitmiştim. "Dila?" Onu dinlediğimi belli eden bir mırıltı çıkardım, "Hmm?" "Yazabildin mi bir şeyler diye sordum?" Üç lafından üçü de yazdın mı Tolunay, bunu soracağını hiç tahmin etmezdim... “Bir şeyler karalıyorum diyelim…” “İyi bari en azından ‘bıraktığım gibi’ değilsin ha?” “Değilim, ailemi görmek iyi geldi.” Kendime bile itiraf edemesem de onunla olan anılarımı hatırlamak da… O sırada cebimde titreyen telefonuma hızla yanıt verdim. “Efendim, Aylin?” “Dilaa, vardın mı? Seni şimdiden çok özledim, ablaların en güzelii!” Allah Allah… Bu ses tonu, gereksiz iltifatlar… Yine ne geliyor acaba? “Vardım canım, ama sende yine bir numara var. Ne oluyoruz?” “Yok bir şey cicim. Dün akşam çantanı hazırlarken, Baran diye bir adamın taktığından falan bahsetmiştin ya, meraklandım.” “Olayları dinleme ve anlama seviyen diyorum Aylinciğim.” “Ne? Yanlış mı anladım?” “Yanlış değil de eksik diyebiliriz… İyiyim ben, sorun yok. Sadece iş anlaşması yapacağız. Taktığı falan da yok,”dedim, göz ucuyla Tolunay’a bakarak. “Tolunay biraz abartıyor sadece.” “Olsun, Tolunay diyorsa vardır bir bildiği. Manyak falan ama…” Tam bu sırada, Tolunay da bu kısmı duymuştu. “Neee?” der gibi bakarak kaşlarımı kaldırdım, o ise gözlerini devirdi ve yola odaklanmaya devam etti. Yalan mı? Biraz manyaktı işte… Aylin, konuşmaya devam etti. “Hangi mekânda görüşeceğiniz belli oldu mu? Lütfen bana konumu mesaj olarak at, seni merak ediyorum çok. İçim rahat etsin. Lütfen, lütfen, lütfeeen.” İç çektim. “Tamam, Aylin. Madem için rahat edecek, birazdan Tulu’dan öğrenip atarım. Kadıköy’de bir mekânda olacağını biliyorum sadece ama endişelenme.” Tulu’dan gittiğimiz yeri öğrenip Aylin’le paylaştıktan sonra telefonumu tekrar cebime koydum. Şehir bıraktığım gibiydi. Hızlı, yorucu ve gürültülü. Ama bugün bunların hiçbirine takılacak halim yoktu. İşlerin yolunda gidip gitmeyeceği bir yana, bu süreci bir şekilde atlatmam gerekiyordu. Bildiğim kadarıyla peşimizde koşan yapımcı Baran Tekin, ailesinden aldığı güçle genç yaşına rağmen sektörde hızla yükselmişti. Adını attığı her iş parlıyordu. Aslında onunla çalışmak, Tulu'nun da dediği gibi mükemmel bir fırsattı. Bu düşüncelerle İstanbul içindeki mücadelemiz devam ederken, bu şehri sevmemek için bir neden daha buldum: Park yeri bulmak tam bir işkenceydi. Dakikalarca dolanıp en sonunda bir yere sıkıştıktan sonra, eski ama gösterişli o mekâna geldik. Sanat sepet tayfanın uğrak yerlerinden biriydi burası. Burada bir tam gün geçirirseniz mutlaka ünlü birine denk gelirdiniz. İçeri girerken başımı bile kaldırmadan, bizim için ayrılan masaya yöneldim. Yaklaştığımda, İzmir’e gittiğimden beri görüşemediğim ekip arkadaşım Umay’la göz göze geldik. Gülümseyerek bana kollarını açtı. "Bebişiiim, özledim senii!" dedi sırtımı sıvazlarken. Ben de özlemişim bu pamuk kızı. Umay cici mi cici, sessiz, sakin, evden işe, işten eve denilebilecek bir tipti. Hayatındaki monotonluktan her zaman şikâyet ederdi. Nasılsın? diye sorulduğunda, cevabı hep aynıydı: “Stabil." Tolunay’la birlikte Umay’ın yanına kurulduk ve uzun zaman sonra bir araya geldiğimizden olsa gerek sohbet anında koyulaştı. O sırada, masamızın hemen arka tarafında oturan iki kişi dikkatimi çekti. Sırtları bize dönüktü ama belli ki tanınmış birileri olmalıydılar. Sweatshirtlerinin hoodielerini başlarına kadar çekmiş olsalar da yine de birkaç kişi onları tanımış ve fotoğraf çektirmeye gelenler olmuştu. İster istemez gözüm onlara kaydı. Neredeyse yaz mevsimi gelmişti ve bu şekilde kamufle olmak mı? Pek de mantıklı olmayan bir hareket olduğu için kim olduklarını merak ediyordum. Tam masayı yakın markaja almışken, önümde birinin durduğunu fark ettim. Başımı yavaşça kaldırdım. Baran Tekin beraberinde birkaç kişi ile bulunduğumuz masaya gelmişti. Esmer teni, keskin yüz hatları, koyu renk gözleri ve biraz dağınık duran saçlarıyla tam bir şehirli beyefendisi görüntüsü veriyordu. Ama en çok dikkat çeken şey, üzerindeki salaş ama pahalı olduğu belli olan kıyafetleriydi herhalde. “Merhaba,” dedi, yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle. Ayağa kalkıp hafifçe başımı salladım. “Merhaba, Baran Bey.” “Rahat ol, sadece Baran diyebilirsin.” Hafifçe gülümsedim ama pek de rahatlayamadım. Tabi ki de Bey demeye devam edecektim… Çünkü gereksiz samimiyetlerden hoşlanmazdım. Yanındakilerle birlikte kendilerine yer bulup oturdular ve kısa bir selamlaşma faslından sonra, Baran, garsona sipariş vermek için elini kaldırdı. “Benim için kahve, şekersiz. Siz?” Ben zaten çayımı almıştım, Umay da kahvesinden memnundu. Tolunay bir espresso istedi. Garson siparişleri alıp uzaklaşırken, Baran bana döndü. “Dila, senaryonun ilk bölümü için kesin bir tarih veremediğini söylemişsin. Senin için de uygunsa ben süreci hızlandırmanı istiyorum.” Derin bir nefes aldım, kendimi dizginlemeye çalıştım. İlk günden laf dalaşına girmek de olmazdı. “Baran Bey, bu iş öyle matematik denklemi gibi ilerlemiyor, biliyorsunuz. Süreç organik gelişiyor, yani…” Baran kaşlarını kaldırdı, hafifçe gülümsedi. “Yani, yine erteliyorsun?” Tam bir şey söyleyecektim ki Tolunay araya girdi. “Dila, İzmir’de bu hikaye için özel kampta Baran Bey. İmza işleri için bugün geldi.” Kampta mı? Biraz daha abart Tulu, olmadı böyle… “Öyle mi?” diye sordu bana bakarak Baran. “Şey, kamp değil de aile ziyareti diyelim…” “İşte şimdi konu ilgimi biraz daha çekti. İzmirli misin?” Sana ne bundan be adam? Sahte bir gülücük kondurdum suratıma mecburen. “Evet, Foça.” “Çok sık giderim İzmir’e." ‘Ee bana ne bundan?’ diyemeyeceğim için, ”Öyle mi, güzel." dedim saçma sapan. "Bayılırım İzmirlilere.” ‘Ayy, inanır mısın? İzmirliler de senin için ölüyor Baran!’ Yine o sahte gülücük suratımdaydı. “Evet, genelde kanımız sevilesidir.” Gülümsedi yine bana, bugün kaçıncı gülücük bu gözlerimin içine bakıp, sayamadım. Deli midir nedir? Akıllısı beni bulmaz zaten, mıknatıs gibiyim mıknatıs… Yüzümdeki sahte gülücükle yönümü Tolunay’a çevirdim. Tulu ile birbirimizi yaklaşık beş yıldık tanıyorduk ve şükür ki sadece gözlerimizle konuşabiliyorduk. ‘Niye mal mal gülüyor bu?’ der gibi baktım. ‘İnan hiç bilmiyorum!’ der gibi baktı. Sonunda imzalar atıldı, Baran elini uzatıp bana gülümsedi. “Resmen ekibin bir parçasısın artık, Dila.” Tokalaşırken hafifçe gülümsedim. “Öyle görünüyor.” “İlk bölümü tamamladığında tekrardan görüşeceğiz.” Ben ise sadece gülümsedim. Ne diyeyim, görüşelim madem! Yapımcının da bölüm bölüm çetene tutanına denk gelmiştik, iyi mi? Bana göz kırparken, işaret parmağını şakağından ileriye doğru iterek değişik bir selam verdi ve geldikleri gibi öylece yanımızdan ayrıldılar. Tolunay, sözleşmeyi yapmamızın getirdiği rahatlıkla derin bir nefes verdi. “Bundan sonrası sıkı çalışma.” “Tamam Tulu, halledilmeyecek konu değil. Önce bir sakinleş.” "O zaman ben lavaboyu kullanmaya gidiyorum, çünkü stresten kortizol hormonum fazla çalıştı!" Güldüm. "Çişim geldi desene şuna, yabancı mıyız sanki?” dedim elimle Umay’ı ve kendimi göstererek. Böyle söylediğim için Umay kıkırdarken Tolunay da gülerek karşılık verdi ve masadan koşar adımlarla uzaklaştı. Umay’a yönümü çevirip “Ee ben yokken neler oldu Umay, anlatsana!” dememle, duymayı hiç beklemediğim bir ses duyuldu masada. Çünkü karşımdaki sandalyeye O oturdu. Yıllardır sektörde denk gelmemeye çalıştığım, isminden bile rahatsız olduğum biri. Derman Kurt. Seneler önce, sektörde ilk ciddi işimi yapmaya çalışırken benimle yakınlaşmak istemiş, ancak istediğini bulamayınca beni zor duruma sokmuştu. Onun yüzünden sektördeki ilk büyük işimi kaybetmiş, kariyerimin başında ağır bir darbe almıştım. Çok güçlü bağlantıları vardı ve biri onunla ters düştüğünde, kariyerine zarar vermek için elinden geleni ardına koymazdı. Derman, hiçbir şey olmamış gibi sahte bir gülümsemeyle elindeki viski bardağını bize doğru kaldırdı. Muhtemelen öğle içkisini içiyordu ve gözlerinden anlaşıldığı kadarıyla çakır keyifti. “Bak sen, Dila Hanım… Baran Tekin, ha? Büyük balığın peşindesin yani…” dedi, alaycı bir ifadeyle. İçimde ani bir öfke kabardı ama ifademi bozmadım. “Bu durum seni hiç ilgilendirmez.” "Ah, Dila," dedi Derman, hafif bir gülümsemeyle. "Görüyorum ki hâlâ çok ateşlisin." Sesi alaycı, bakışları imalıydı. Ne demek istiyordu bu piç kurusu?! Ben şaşkınlıkla ona bakarken, o hiçbir şey olmamış gibi devam etti. "Ama bil bakalım ne değişti? Sektör. Artık tek başına ateşli olmak yetmiyor, yanına birkaç performans daha eklemen lazım." Gözleri üzerimde, sesi sanki bir sırrı paylaşıyormuş gibi alçaktı. "Sahi, nasıl ikna ettin Baran'ı birlikte çalışmaya? Baran'dan vakit kalırsa birkaç taktik de ben görmek isterim." İçimdeki öfke o kadar hızla kabardı ki, parmaklarımı masanın kenarında sıktığımı fark ettim. Ama suratımda tek bir duygu belirtisi bile göstermeyecektim. Bakışlarımı ona diktim, içimdeki iğrenmeyi saklamadan. Yıllar sonra karşıma çıkıp, sanki hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya cüret ediyordu. Ama işte en iyi yaptığı şey de buydu. Pisliği örtbas etmek, kendini vazgeçilmez sanmak, gücünü her fırsatta göstermeye çalışmak. Başımı hafifçe yana eğdim, onu tepeden tırnağa süzdüm. Sonra yüzüme sinsice bir gülümseme yerleştirip, bıçağı tam kalbine saplamak ister gibi konuştum. “Senin gibi alt seviyedekiler, başkalarının başarılarını sindiremeyince hemen çamur atmaya kalkar, değil mi Derman?” O an, gözlerinde küçücük de olsa bir kıvılcım yakaladım. Sinirlendi. Ama bozuntuya vermedi. Bardaktaki içkisini hafifçe salladı, keyfi yerindeymiş gibi yaparak başını iki yana salladı. "Bu sektörde hepimiz biliyoruz Dila, tek başına bir yerlere gelmek zor.” Gözlerini benden ayırmadan alaycı bir şekilde gülümsedi. "Senin gibi birinin bu noktaya gelmesi… ilginç. Ama tabii, yollar çeşit çeşit." Sesi rahattı ama içinde zehir saklıydı. Umay ise olduğu yerde korkudan sinmiş olmasına rağmen bir eli ile kolumdan tutup bana güç vermeye çalışıyordu. Derman'nın iğrençliği midemi bulandırıyordu ama ben hâlâ soğukkanlıydım. Çünkü böyle tipler, senin dengenin bozulmasını isterdi. İleri doğru eğildim, kollarımı masaya yasladım. Sesi sadece ona duyuracak bir şekilde konuştum: “Derman… Sana bir sır vereyim mi?” O, umursamazca başını yana eğdi. “Dinliyorum.” Gülümsedim. “Senin gibiler hep aynı hatayı yapıyor.” Kaşlarını kaldırdı. Tam konuşmaya niyetlenmişti ki, ben masaya hafifçe vurarak sözünü kestim. “Karşındaki kadını küçümsediğinde, onun korkacağını sanıyorsun. Ama aslında yaptığın tek şey, ona seni ezmek için bir sebep vermek.” Gözlerimi daha da kıstım. “Beni zor duruma düşürebileceğini sanıyorsun. Ama ben senin kim olduğunu unutmadım. Yıllar önce, sektörün bana nasıl çalıştığını gösterdiğin için teşekkür ederim. Çünkü şimdi, senin gibileri ezip geçmekten daha çok zevk alıyorum.” O an Derman’ın yüzü gerildi. Dudakları ince bir çizgi halini aldı, gözleri bir anlığına tereddüt etti. “Hadi Umay, gidelim.” diyerek Umay’ın kolundan tutup ayağa kaldırdım. Ama o sırada Derman, bana doğrudan bakarak zehirini akıttı: “Fahişelikle iş kapmayı bıraktığında, bu konuyu tekrar konuşalım Dila.” Buz gibi bir sessizlik çöktü. Birkaç saniye boyunca ne duyduğumu idrak edemedim. Mideme sert bir yumruk yemişim gibi… Sanki kelimeler havada asılı kaldı ama bana çarpıp içime işlemedi. İnsan bazen neye uğradığını şaşırınca, tepki vermekte gecikir ya… İşte tam olarak öyle bir an yaşadım. Ama benden önce biri tepki verdi. Güçlü bir sandalye itme sesi mekandaki konuşmaları susturdu. Sandalyenin parke zeminde çıkardığı sert ses, herkesin başını çevirmesine yetti. “Ne dedin lan sen?!” Gür, tok ve öfkeli. Tanıdık. Hem de çok tanıdık. Başımı hızla çevirdiğimde, Doğu’yu gördüm. Doğu... Gözlerimi kapatıp tekrardan açtım. Hala oradaydı... Sanki o an zaman yavaşladı. Vücudum buz kesti, gözlerim baktığım yere sabitlendi. Beynim vücudumun çeşitli yerlerine olmadık sinyaller gönderiyordu. Mesela kalbim, yüz metre koşusuna katılmışım gibi sanki ağzımda atıyordu. Doğu’nun burada ne işi vardı? Hayatımda sanki hiç var olmamış gibi bir anda çıkıp giden o adam, şimdi burada seneler sonra… Öfkeden gözleri kararmış, yumrukları sımsıkı kenetlenmişti. Doğu bir saniye bile tereddüt etmedi. Birkaç adımda yanımıza yürüdü. Derman’ı yakaladığı gibi, sımsıkı tuttuğu yakasından sert bir yumruk indirdi. “Kimsin lan sen?!” diye hırladı. Öfkesi odadaki havayı bile titretiyordu. Derman sendeleyerek masaya çarptı ama Doğu durmadı. Bir adım daha attı ve bir yumruk daha. “Bana bakıp söyle lan o lafı!” Yanındaki, Doğu’yla aynı boylarda sweatshirtlü bir adam panikle atıldı, kolunu yakalamaya çalıştı. “Abi! Abi yapma, dur! Sikeyim ya! Görüntü alacaklar, yapma!” Ama Doğu hiçbir şey duymuyordu. Derman toparlanmaya çalışırken, Doğu bu sefer yakasından kavrayıp sıktı, gözleri öfkeyle kısıldı. “Konuşsana lan! Hadi tekrarla!” Şok içindeydim. Vücudum hareket etmeyi unuttu, sesim çıkmadı. Sonra… Havada art arda süzülen yumrukları gördüğümde… Ve işte o an, şoktan sıyrıldım. “Doğu! Dur, yapma!” Sanki bir düğmeye basılmış gibi, indirmek üzere olduğu yumruğu havada asılı kaldı. Kasılmış omuzları düştü, nefesi kesik kesikti. Sonunda, Derman'ın yakasını bıraktı. Ama gözlerindeki öfke…Hâlâ olduğu yerdeydi. Ve sonra… Gözleri benimkilere kilitlendi. Bir an, dünya sustu. Sesler kayboldu. İçimde bir şey sıkıştı. Şimdi her soluğumda tek bir isim yankılanıyordu. "Doğu." Gözlerimde donup kalan o bakışın içinde ne vardı bilmiyorum. Özlem mi, sitem mi, yoksa başka bir şey mi… Ama oradaydı. Hâlâ oradaydı. Ona yıllar sonra tekrar bakmak, içimde çözülememiş bir düğüm gibi asılı kalan geçmişi çekip çıkardı. İçimde neyi uyandırdığını bilmiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Hatıralar gömülmez, anılar asla unutulmaz. Ve bazen sadece tek bir bakış bile, insanı en derin yarasından vurmaktan geri kalmaz.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD