2. Bölüm

3067 Words
Yekta ile o eve giderken ne düşünüyordum bilmiyorum ama aradığım hiçbir şeyi bulamamıştım. Onu aynı gün içerisinde iki kere görmek beni şüphelendirmişti. Öyle öğretmişlerdi bize. Bir istihbaratçı akıllı ve zeki olduğu kadar kuvvetli bir önseziye de sahip olmalıydı. Ben de bunu göz ardı edememiştim.  Fırça temasıyla aldığım uyku ilacını Yekta’da kullanmış ve telefonunu cüzdanını üzerini geniş vakitte kurcalamıştım ama yanılmıştım. Kendi kendime oynadığım bu oyunda elimin boş olması canımı sıkmadı desem yalan demiş olurdum. Bu işe girerek Yuvadakilerin de canını sıkmıştım. Boş atraksiyonlardan kaçınmamı ısrarla söyleyen Agah’tan yarın ciddi bir fırça yiyeceğim belliydi.  Yekta’nın üzerini soyarak arkadaşının yatağına yatırmıştım. Geceye dair hatırlayacağı pek bir şey olmayacaktı ama en azından sızdığını söyleyebilirdim. Dikkat çekmemem gerekiyordu. Sabah dörtte evden ayrılarak bir taksiyle mahalleye geldim. Evden cama süzülen ışığı gördüğümde Samir ve Nita’nın gelmişmiş olduğunu anladım. Rahatsız etmemek adına anahtarımla eve girdim. Etrafta değillerdi.  Evin gizli bölmesi olan ve ona koridor adını verdiğimiz yerde olabilirlerdi. Salondaki orta çağ kütüphanemizin üç yüz altmış derece dönen kapısı sayesinde içeri girebilirdiniz. Tabi belirli raftaki kitapları istenilen sırayla çıkartırsanız.  Onlara gözükmeden odama çıkmamam gerektiği için salona girerek aralık olan kapıya yaklaştım.  “Bilgilerin kesinlikle gerçek ve eksiksiz olduğundan emin olmalılar. Bundan emin olmadan nasıl kesin ifadeler kullanabiliyorlar? Kim yetiştirmiş onu?” Bu geceki operasyonla ilgili olmalıydı. Başarısızlıkla mutlaka biri ya da birilerinin üzerine yıkılmalı. Bizde kural budur. Acaba annem başarısız olduğunda fatura kime kesilmişti.  “Nadia geldi.” Annem geldiğimi görmüştü. Babamda bana döndü. Üzerindeki siniri direk bana akıtabilecek durumdaydı. Başımı sallayarak, “Nasılsınız?” dedim. Hiç iyi değillerdi. Hiç… “Özgüvenine hayranım Nadia ama yaptığın işin takım çalışması olduğunu öğrenemedin. Nasıl böyle aptal bir karar alabildin? Amacın neydi senin? Operasyonun ortasında takım liderinden aldığımız mesajla dikkatimizin dağılacağını düşünmedin mi?” hala kapının girişindeydim. İçerisi büyüktü. Bir duvarda komple monitörlerle kaplıyken diğer yerlerde silah ve gerekli tüm malzemeler vardı. Yüklü miktarda para, kimlikler, pasaportlar…  “Sorumluluk sahibi biri olarak-” “Ne sorumluluğu Nadia? Birimden ve takım arkadaşlarından habersiz ne sorumluluğu. Her şeyden önce kendinden bile önce sen Yuva’ya bağlısın. Sen dediğime bakma. Sen diye bir şey yok. Üzerinde taşıdığın kimliğe mi güveniyorsun?” yerinden kalkarak heybetli duruşuyla karşıma dikildi. Agah bana karşı yumuşak olurken Samir çok daha sertti. “Hayaletsin sen Nadia. Bu dünya üzerinde nefes alabilirsin ama sen diye bir şey yok. Türkiye Cumhuriyet’i için nefes alıp verdiğini unutma. Gelecek bir emirle aldığın nefesi-” bir gülme gelmişti bana ama kendimi tuttum. Öz babam birkaç ay sonra karşısına geçtiğinde asıl onun aldığı nefes götünden çıkardı. Sakin ol Alessia. Çok sakin ol.  “Haklısınız. Bir daha olmayacak.” bu muhabbetin biran önce bitmesini istiyordum. Dışarıdan melek gibi olan adam bazen ciddi anlamda çekilmez oluyordu. Başıyla verdiği direktifle odama çıktım. Üzerimden kurtularak yatağa çöktüm. Alessia… Nefes al… Az kaldı. Çok az kaldı bebeğim. Çantamda titreyen telefonumu almak için yataktan çıktım.  “Dayı.” Yuvanın arattırdığını anlamıştım. Samir üzerime gelir Çağrı dayım toparlardı. Ceza ve ödül… “Alessia.” Agah dahil başka kimsenin bana bu isimle seslenmesine izin vermiyordum. Gerçi kimliğimi bilen çok insanda yoktu.  “Bu gece olanları duyduğunu varsayıyorum ve inan benim bir suçum yok. Sadece-” “Biraz canın sıkılmıştı. Kızmak için aramadım güzelim ama dikkatli olmak zorundasın. Sen Yıldızdasın ve sıradan bir Yıldız çocuğu değilsin. Hepimiz çok dikkatli olmalıyız.” Özgüvenine sıçayım Alessia.  “Tamam dayı.” Yüzüme inceden düşen hayal kırıklığı ile başa çıkabilirdim. “Neler yapıyorsun?” bana ailemi yansıtan tek kişiydi. Dedemle de arada görüşüyorduk ama dayım gözetmenim kadar yakındı. Annemlerden korkularına çok gizli buluşuyorduk.  “Anakaradayız. Şimdilik bir sıkıntı yok.” bir saate yakın yaptığımız sohbetle rahatlamıştım. Telefonu kapattığımızda kuş kadar hafiftim. Bu saatte spora gitmem gerektiği için hiç uyumadan spor kıyafetlerimi giyinerek rutinime döndüm.  Caddeler sokaklar bulvarlar… Herkes canlanmaya başlıyordu. Patronlar hariç. Hızlanarak son düzlüğe geldiğimde İstiklal’in başında bekledim. Kolumdaki saati etkisiz hale getirerek bir taşın altına bırakmalıydım ama zaten ne yaptığımı tahmin ediyorlardı. Bu gün iyice yürek yemiştim sanırım.  Kiliseye yaklaşırken boş caddede Pellegrini ailesinin zırhlı aracını gördüm. Yanımdan geçip giderken başımı istemsizce önüme eğdim. Tanıyamazlardı ama korkmuştu. Kalp atışlarım daha da yükselmişti. Gelmişler miydi? Antuan apartmanının önünden geçerken hızımı düşürdüm ve bahçeye baktım. İki koruma haricinde kimse yoktu. Annemler gelmiş olsa bu kadarla kalmazlardı. Birilerinin geldiği kesindi ama kim? Daha fazla duramayacağım için ve içeride giremeyeceğim için eve döndüm. Eve giremedene Jilet Hamdullah’ın radarına gitmiştim.  “Gelişme var.” kabul günümdü. Sırasıyla geliyorlardı.  “Nasıl abi?” evin verandasına çıkarak anahtarı kilide soktum.  “Sen biliyorsun.” Gülmüştü. Bende alt dudağımı dişlerimin arasına alarak aynı tonda karşılık verdim. “Hazırlan bugün Yuva seni bekliyor.”  “Ben her zaman hazırım abi.” Samir ve Nita’ya selam vererek hemen odama çıktım. Duşumu aldım ve karma karışık renklerden olan kombinasyonumu tamamladığımda çirkin gözükmem gerekirken tarz duruyordum. Saçlarımı örerken aralarına bağladığım ip parçalarını tamamladıktan sonra anneciğim ve babacığıma çıktığımı bildirdim.  Şimdi istikamet Büyükadaydı. Yavaş adımlarla çevreme dikkat ederek Gümüşsuyun’dan aşağıya inerek vapur için hazırlanmış turnikelerden geçtim. On dakika sonra bineceğim vapuru beklerken telefonumda Mirza’nın attığı direktifleri dinledim. Büyükada’ya bir buçuk saat sonra varmıştım. Gezmeye, deniz kenarında oturmaya, piknik yapmaya ya da konaklamaya gelen insanlarla beraber karaya inerek her zamanki güzergahıma doğru ilerledim. Sıra sıra evlerin, kafelerin ve pansiyonların arasından ilerleyerek Karanfil sitesine ulaştım.  Site diyorduk ama belirli sınırlarla çevrili bir yer değildi. Üç katlı harika konutların olduğu yerde en güzel çiçeklerin varlığını sürdürdüğü evin bahçesine girerek kapıyı kapattım.  “Hoş geldin güzel kızım.” Polina Lora Yuvaya gidebilmem için bir araçtı. Yetmiş yaşındaki teyze Rum kökenli ve eski bir istihbaratçıydı. Çevremdekiler tarafından bu teyzeye zaman zaman yardıma geldiğim bilinirdi. Bu yüzden adaya gelme sıklığımı istediğim şekilde ayarlayabilirdim. “Hoş bulduk Polina. Hava çok güzelmiş.” Bu aylarda Adayı çok severdim. O da bilirdi. Elinde kahve tepsisi verandadan bahçeye indi. “Ben alayım.” Tepsiyi almıştı ama taşı sıksa cidden suyunu çıkartacak düzeydeydi. Bende yaşlanınca muhtemelen onun gibi olacaktım. Annemde…  “Olaylar varmış.” Polina’ya kadar geldiyse bu durum Agah köpürüyor olmalıydı ya da başka bir şey söyleyecekti onun etkisini azaltmak için yapıyordu. Sabah ailemin aracını görmüştüm. Onlarla ilgili bilgi vereceği kesindi. Vermese bile ben soracaktım.  “Büyütülecek şeyler değil Polina. Sen nasılsın? Sağlığın nasıl bakalım.” Sarmaşıkların sardığı çardağa oturmuştuk. Eliyle savuşturarak güzel kahkahasını saçtı. Tam bir kibarlık abidesiydi. Böylesine kibar biri… Belki bir gün girdiği operasyonları izleme şansım olabilirdi. Bunu aşırı merak ediyordum.  “Taş gibiyim görmüyor musun?” Yuva’ya giden yola girebilmem için bir süre burada takılmam gerekiyordu. Adanın çevresindeki, merkezindeki, benim yolumdaki tüm kameralar inceleniyordu. Tüm misafirlerin yüz taraması da dahildi buna. Kimseyi riske atmamak için bu şekilde davranıyorduk. Sadece bir kere giriş izni alamamıştım ama benlik değildi ve sonradan anlamıştık ki riskli biri değilmiş.  “Agah ile konuştunuz mu?” bazen aralarında bir şey oldu mu acaba diye düşünmeden edemiyordum ama sanmıyordum da. Acaba hiç görev esnasındayken temas halinde birine bir şeyler beslemiş miydi? “Tabi konuştum. Olanları kimden öğrendim sanıyorsun sana küçük kız.” Ah Polina bu küçük kız büyüyeli çok uzun zaman oldu. Hayat beni güzel geliştirmişti. Onay gelmesini beklerken bir saat sohbet etmiştik. Ret yediğim gün bile bu kadar uzun sürmemişti. İşte Agah işte manipüle etme teknikleri.  İki saati bulan sürenin sonunda isyan edecekken beklenen onay saatime düşünce yerimden kalktım. Girdiğim kapıdan değil, arka bahçeden çıktım. Birlik meydanına çıkarak Rum Yetimhanesi yoluna girdim. Bu yollar çok tenha olurdu. Turistlerin ya da halkın kullandığı güzergah değildi. Yol boyunca güvenlik kameraları üst düzeydi. Ateşim varsa onun kaç derece olduğuna kadar tespit edebiliyordu. Bir kuş geçse kuş geçiyor diye sinyal veriyordu. Güzel devletim…  Ağaçlık yoldan geçerken kendimi güvende hissederdim. Bu adanın iki tepesinden biri olan İsa tepesine çıktığımda eski Rum yetimhanesini gördüm. İşte bizim Yuvamız. Kimsenin tahmin edemeyeceği bir yer. Tahmin etse bile bulamayacağı.  “Hilmi abi.” Demir kapı harabe içindeydi. Dışarıdan bakılınca karşımdaki devasa yapıda, bahçesi de, çevresi de bakımsızlıktan kötü gözüküyordu ama bana göre çok güzel bir yerdi. Bu hali bile buram buram yaşanmışlık ve tarih kokuyordu.  Kapının üzerindeki kilidi çıkartan Hilmi abi önümde saygıyla eğildi. Bunu yapmasını istemiyordum ama o her seferinde yapıyordu. Dilsiz rolündeydi Hilmi. Ona emir veren emir vermezse kimse o dilini çözemezdi.  “Dikkat et kendine abi.” Diyerek ahşap binaya doğru ilerledim. Avrupa’nın ve bir rivayete göre dünyanın en büyük ve çok katlı ahşap yapısıydı. Aslında otel olarak dizayn edilmişti ama zamanında izin kopartamamışlardı. Altı katlı muhteşem yapının harika bir manzarası vardı. Burayı neden harabe gibi bıraktıklarını hala anlamıyordum. Evet bize Yuva olmuştu mükemmel bir gelir kaynağı olabilirdi.  Düştü düşecek ahşap merdivenlerin oymalı tırabzanına tutunarak aşağı kata inmeye başladım. Binanın heybetine rağmen cephe mimarisi olabildiğince sade tasarlanmıştı. Annemin Antuan apartmanı gibi benimde bu yapıya merakım bitmiyordu. Toz kokan koridora girerek eğitim salonuna adım attım. Çürümüş piyona yetimhaneden kalma yerinde hala bekliyordu. Diğer katlarda çocukların derslikleri, müdür odasındaki öğrenci kayıtları, karneler, Rumca yazılı isimler ve tarihler gibi…    Salondan çıkarak mutfak kısmına geçtim ve oradaki merdivenin altına eğilerek sadece el girebilen karanlık küçük deliğe uzandım. Gözüm görmüyordu ama el yordamıyla ufak düğmeye bastım ve geri çekildim. İçeriden açılmasını beklediğim kapı evdeki sisteme benziyordu.  Merdivenin altındaki tahta gibi duran ama kurşungeçirmez bir örtüyle kaplı olan kapı içeriye doğru sessizce açıldı. Başımı eğerek geniş bir alana çıktım. Bu alan temiz olup olmadığımıza bakardı. Üzerimizde içeri sokmamızın yasak olduğu şeyler varsa ya da biri tarafından zorla buraya gönderildiysek üzerimize yerleştirilmiş cisimleri tespit ederdi. Kapı kanadıktan sonra kollarımı ve bacaklarımı açarak ortası boş halkanın içerisine geçtim. On saniye süren tarama işleminin ardından Yuvanın kapıları açılmıştı bile.  Veee ta daaa. Emir, Ayla, Cüneyt ve Mirza bilgisayarların başında ama kapıya dönüklerdi. Agah yoktu. Suratım asık değildi. Sadece biraz resmi duruyordum. Üzerime yağacak olan bombaları yok saymak için bir kalkandı.  Geniş bir salona açılan kapıdan içeriye adımımı attım. Sağ taraf olduğu gibi monitörlerle kaplıydı. Dev ekranın karşısında herkesin masası vardı. Tamamen arkamızda büyük bir toplantı masası ve kütüphane mevcuttu. Girişin karşındaki kapıdan ince uzun bir antreye çıkılıyordu. Burada peşi sıra kapılar vardı. Biri duş ve giyime odaları, diğeri ranzaları yataklardı. Agah’ın odası ortak alanda camla ayrılmış bölmedeydi. Geldiğimi biliyordu ama hala çalışıyormuş gibi yapıyordu.  “Merhaba.” Dedim masama eşyalarımı bırakırken ve dikkatimi ekrandaki görüntüler çekti. Normal haber siteleri, hava durumu vardı. Hmm demek ben geliyordum diye böyle bir zahmete girilmişti. Vay be. Yüzümü buruşturarak hafifçe sallarken, “İçeri gel.” Dedi Agah. Bedenim dimdik odasına girerken kapısını tıkladım. Başı önündeki dosyalardaydı. Otur demediği için ayakta bekledim. Kaç dakika beni bu şekilde tutacaktı acaba? “Çok fazla düşünüyorsun.”  “Yeterince düşünmememden iyidir.” Nettim. O öğretmemiş miydi bunları bana? “Dün gece öyle olmamalıydı.”  “Dün gece yapmam gerekeni yaptım. Açıklama yapacak zamanım yoktu.” elini hafif sertlikte masaya vurarak başını kaldırdı. Burnunun ucundaki gözlüğü aldı ve masaya koydu. “Sana burada ‘Evet Efendim’ i öğretemedik mi?” Sustum. Her zaman cevap vermemi bekleyen Agah demek bugün susmamı istiyordu ve bu kesinlikle dün geceyle alakalı değildi. “Bir ajan ancak takımıyla güçlüdür Nadia. Bireysel kahramanlıklar ve güçlü gösterme çabaları zayıflıktan başka bir şey değildir. Zamanında senin gibi davrananları gördük.”  “Evet Efendim.” Dediğimde yerinden kalkarak konsolun üzerinde duran kağıdı önüme attı. Ankara’da Yıldız Birimine tahsis edilmiş gizli dairenin duvarıydı. Kocaman bir ayın içinde yirmi tane yıldızın resmi… Bunu bilmeyen yoktu. Bizden biri şehit olduğunda al bayrağımızı süsleyen birer yıldız oluyorduk.  “Bu yıldızlar neden bu kadar az sence?”psikolojik şiddet. Haklıydı. “Nadia. Biz bir takımız ve senin yıldızını buraya çakması için anneni çağıramam.” “Evet Efendim.” Agah hep derdi. Benim geldiğim yerde tek caydırıcı şey korkudur. Yıllarca bir sürü insana uygulamıştı bunu. Haklıydı. Beni korkutarak önüne geçemeyeceğim durumlardan vazgeçmemi istiyordu.  “Alfa seviyesindeki bir görevi durup dururken üzerine almanı kaldıramıyorum. Yekta’yı sen değil bir başkası araştırmalıydı. Kaldı ki Pellegrini’ler ülkeye temelli dönme kararı almışken.”  Kurduğu son cümleyle gözlerim kocaman açılmıştı.  “Ailem burada mı?” İşte. Yakaladım seni Agah abi. Gülmeye başladım. Ellerimi başıma götürerek dizlerimi hafifçe kırdım ve içimde tuttuğum nefesi bıraktım.  “Üç ay sonra ailen. Ve bunu sesli dile getirme.” Önümdeki sandalyeye oturdum. Zira ayaklarımda derman kalmamıştı. Sonunda. Sonunda. Sonunda. Geliyorlardı. “Nadia. Kaç senedir bu aileyi takip ediyoruz ve kaç senedir Onur’un peşindeyiz biliyorsun.” Başımı salladım ama aklımda tek bir şey vardı. Annemi ve babamı görebilecektim. Sadece internet haberi olmayacaktı. Kanlı canlı yaklaşabilecektim. “Hare görevinin bittiğini ve artık seni görmek istediğini söyledi.”  “Mümkün mü?” Bu tutumundan memnun değildi.  “İmkanı yok.” gözlerimi kapatarak başımı eğdim. Sakin ol Alessia. İçimdeki küçük kız sakin ol. “Onur’un varlığını bilirse ve görev yerinin Demirkıranlar olduğunu öğrenirse hepimizi yakar.” “Beni bulabilir mi? Burayı?” başını sallayarak yerine oturdu. Tüm bedenimle bu sefer ona dönmüştüm. “Onun en iyi yaptığı iştir.” Gülümsedi. O da annemi özlemişti belli ki. “Var olmayan yerleri bulmak, var olmayan kapıları açmak… Hare buraya geldiğinde hepimizi tek tek bulacaktır.”  “Ne yapacağız?” bana kalsa havalimanında onu karşılayabilirdim. Gülme. Sakın gülme. “Cihangir’in yanına girme işini hızlandırıyoruz. En yakınına bir fal bakacaksın. Güvenini kazanmak için büyük bir koz vereceğiz eline ama yapacak bir şey yok. Ne kadar hızlı olursak o kadar çabuk amacımıza ulaşırız. Hare’de seni bulana kadar-” “Ben içerde olurum. Peki efendim.” Diyerek tamamladım. İçimde dans eden kelebeklerle havaya uçabilirdim. Daldan dala kona kona Antuan apartmanına gidebilirdim. İçimdeki bu hislerle işime nasıl odaklanacaktım şimdi? “Bu sabah Pellegrini’lerin aracını gördüm. Gelmişler mi?” sakin olmaya çalışıyordum ama Agah beni kitap gibi okuyordu. “Hazırlıklar yapılıyor. Delmar, Leman ve Lara geldi.” Derin nefesler al. Kalp hızını ayarla. Alessia bedenimi ele geçiriyor gibiydi. “Çağrı dayınla ve dedenle irtibatın kesildi. Bundan sonra konuşmak yok. İkinci bir emre kadar bende buradan dışarıya adım atmayacağım. Annen uyanık ve küçük ayrıntıları görebilen bir ajan. Beni takip etmesi muhtemel olacaktır. Şimdilik eski rutinle hareket edeceğiz ama çok dikkatli olman gerekiyor Nadia Peeters.” “Peki efendim.” Her şeye peki diyordum ama annemi gördüğümde bu durum değişecek miydi? Babam? O nasılsı? Ahhh.  “Bu yüzden Yekta’ya dikkat et. Ben emir vermeden ona yaklaşmak yok. Benim gözümde hala bir şüpheli. Annenin her delikten adamı çıkabilir. Tabi babanı da hafife almayalım.” Agah’ı rahatlatmalıydım. İçimdeki sevgi ve özlemle başa çıkabilirdim. “Sen hiç merek etme Agah abi.” Dediğimde gözlerine bir ışık gördüm. Korkuyordu ve benim bu cümlemle kendine gelmişti sanki. “Zor olacak ama yapacağız. Hare deyip duruyordun ama ben de onun kızıyım. Babamın genleri de bende. Lütfen beni hafife alma.” Güldü. Bende güldüm. Yerimden kalkarak kapıyı açtım. Ekip pür dikkat bize bakıyordu. Göz göze gelince bunu saklama gereği bile duymamışlardı. Meraklı bakışları arkamda bırakarak soyunma odasına gittim. Nefes terapisini yaparken Ayla ve Mirza kapıda gözüktü. Ayla otuz yaşındaydı ve genç bir kızı vardı. Ada da yaşıyorlardı. Mirza otuz iki yaşında müzmin bekar.  “Neden buradasın?” masama oturup hepsine laf yetiştirmem gerekiyordu ama bunu yapamayacak kadar şey hissediyordum kendimi. Yorgun. Hayır ki doğru düzgün uyumamıştım. Heyecanlı da değildim. Off. “Biraz nefes almak istemiş olamaz mıyım?” Ayla yanıma oturdu. Mirza kollarını birleştirerek karşımda dikilmeye devam etti.  “Aşık mı oldun yoksa?” “Ne? Kime?” Yekta’yı kastettiklerini anlayınca. “Hayır. Ahh. Hayır tabi ki.” Bir sorun olmadığını ve Yekta’ya aşık olmadığımı anlatmak tam bir saatimi almıştı. Ayla bana abla gibiydi. Kardeş gibiydi. Arkadaş gibiydi. Kızı yerine de koyuyordu beni. Onun da böyle bir programa dahil olduğunu varsaymış mıyıdır acaba?  Mirza bana karşı olabildiğince sert olmaya çalışırdı. Üzerime hakimiyet kurduğu aşikardı. Dün gece karşı gelmem ona diğerlerinden daha fazla koymuştu. Agah abiden bile daha fazla etkilendiğinin farkındaydım. Bir ara gönlünü almam gerekiyordu.  “Bu kadar gevezelik yeter. İşimizin başına dönelim.” Konuşmak kafamı dağıtmıştı. Ailemin ülkeme geleceği düşüncesini beynimin bir köşesine atarak toplantı masasına geçtik. Hepimiz tam takım buradaydık. Ekrana yansıtılan fotoğrafta Kutay Korkut vardı. Cihangirimizin ortağı.  “Hadi bakalım Ayla. Söz sende.” Ayla aldığı direktifle yerinden kalktı. Elindeki kalemi sürekli sallayarak konuşmaya başladı.  “Kutay Kutlu. Otuz iki yaşında. Evli. İki çocuğu var. Ailesine düşkün olmasına rağmen bir metresi var.” Ayla konuştukça ekrana bahsettiği kişilerin fotoğrafları düşüyordu.  “Ne karısından vazgeçiyor ne de diğer kadından demek.” Dedim. Başını salladı. “Karısından vazgeçememe sebebi büyük oranda para. Mal varlığının çoğu kayınpederinden geliyor. Tüm mal varlıkları önünüzdeki dosyalarda var. Önemli olanların altını çizdik. Onları ezberlemen lazım.” Ezber bizim işimizdi. “Kızlarından birinin sevgilisi var. Üç gün iyilerse beş gün kötüler. Üç gün önce el bileğini kırmış. Babası düştüğünü sanıyor. Bak bunu da kullanacaksın falda.” “Çocuğunu kullanmamız ne derece doğru?” O sinirle neler yapardı… “Hedefe gideceğimiz yolda her şey mubah bunu sakın aklından çıkartma.” Yine başımı salladım. “Metresi Hande. İki aylık hamileydi. Kutay’ın haberi olmadan çocuğunu aldırdı. Demek ki o da sevgilisine çok güvenmiyordu. Başarı hastanesinin ismini ver. Kayıtlardaki adı Ezgi. Kızın çok samimi arkadaşının ismi.” Özel hayatlarının içini dışını öğrenmiştim. Ayla anlatırken dosyadan da takip ediyordum. Gece bunların hepsini gözden geçirmeliydim. Fal esnasında yapacağım en ufak bir yanlış şüphelenmelerini sağlardı ki bu insanlar attıkları adımdan şüphe ederdi. İşle ilgili bilgiler can sıkıcıydı çünkü devletin kasasından hiç yoktan yere ceplerine girecek bir kapı söyleyecektim. Onlar devletten geldiğini bilmeyecekler o ayrı. Bunu yapmak zorundaydık çünkü Cihangir’in kısa yoldan dikkatini çekmem şart olmuştu. Üç saatlik toplantımız bittiğinde herkes kendi işine dağılmıştı. Ben de elimde dosya kendi masama geçtim. Bazen gizlice kendi sistemimden aileme bakardım. Yeni bilgi düşmüş mü diye sürekli kontrol ettiğimi Agah biliyordu. Elimde olmadan yaptığım bir şeydi. Arama motorundaki yanan sönen imlece bakarken parmaklarım klavyenin üzerinde hareket etmeye başladı.  *Owen Reed Entera basarken gözlerimi yumdum. Saniyeler içerisinde bir sürü bilgi dökülmüştü. Owen’ın sistemde olmasının sebebi bendim. Agah abiden özellikle istemiştim. O da beni kırmamıştı.  Yirmi beş yaşındaki adamın kendi kurduğu bahçe içerisindeki fotoğrafı. Gizlice çekilmiş ve benim için konulmuş bir fotoğraf. Babasının zoruyla Oxford’a gittiğini ve hukuk okurken bıraktığını biliyordum. Hayatına kimseyi sokmamıştı. İçine kapanık tarafını bahçe işleriyle giderip kendisini çiçeklere ve tabiat anaya adamıştı. İçten içe benim yüzümden olduğunu düşünüyordum. Sahte ölümümü izlemiştim. Sonrasını… Düzelmemişti.  O gün Çağrı dayım beni ağaçlık bölgeye götürürken Owen ısrarla elime bir mektup tutuşturmuştu. İçinde madalyonu olan bir kolye ve acemice yazdığı bir şiir vardı. Hatırlamıyordum anılarımı. Bazen hatırladığımı düşünüyordum ama dayım sadece gördüğüm fotoğraflardan ve videolardan dolayı diyordu. Bilemezdik. İçimdeki Alessia hasretle kavrulma anındaydı. Bunun sebebi de çok açıktı.  Tek dostu çiçekler değildi aslında. Yazmayı da bırakmamıştı. Üç tane şiir kitabı ve dört romanı basılmıştı. Bu yaşında… Takma bir adla basılmıştı kitapları ve çok büyük bir kitle hayalet yazarı merak etmekteydi. Güzel saklanıyordu. Sosyal medyası yoktu. Gizlendiği içinde daha çok rağbet görüyordu.  Kitaplar… Hepsini okumuştum. Belki aptalca olacak ama her karakterde kendimi görmüştüm. Hele şiirleri… Ezbere bildiğim satırlarda kayboluyordum. Nadia kayboluyordu oralarda. Gerçek beni buluyordum. Olmam gereken yeri görüyordum. Tümüyle gerçek olabileceğim yer onların yanıydı ve ben o zaman mutlu olabilecektim. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD