Zamanı öldürmeye çok erken saatlerde başlamıştım. Aslında her gün yaptığımız buydu. Memur gibi her gün aynı saatte kalkardık. Eğitim için uykumuzun en güzel yerinde zorla ve yüksek ses, ışıkla kaldırılmalarımızı saymazsak…
Çalışmalarım bitince toparlanarak masamdan kalktım. Bu gece Mirza ile Kutay Kutlu’nun evine girecektik. Bu yüzden eve dönmemiştim. Yorgun ve uykusuzdum. İçeriye geçerek boş ranzaya uzandım. Gözlerim kapalı olsa da hemen dalamamıştım uykuya. Ne kadar uyuduğum bilinmez Mirza’nın ışığı açmasıyla yerimden fırladım. Ayaklarımı yere bırakarak başımı ellerimin arasına aldım. Gözlerim kamaşmıştı.
“Gitme vakti.” Başımı sallayarak kalktım. Üzerime baştan aşağıya siyah kıyafetlerimi giyinerek saçlarımı balıksırtı ördüm. İlk operasyonumuz değildi ama her seferinde gerginlik yaşıyordum. Gerçi bu gerginlik bizi taşıyan minibüsten adımımızı attığımız an bitiyordu.
Adanın arka yamacına yürüyerek bizi bekleyen bota bindik. Başımdaki sadece gözlerimi açıkta bırakacak olan bereyi indirerek rüzgardan korundum. Akşamları hala serin olabiliyordu ki bu son sürat botun üzerindeyseniz daha fazla hissediliyordu. Gece yarsında o eve gitmemizdeki sebep haysiyetini kaybetmiş adamın yaptıklarına katabileceğimiz bir nokta var mı onu araştırmamızdı.
Öne doğru eğilen bedenimi yukarıya çektim. Mirza elime uzanarak dostça sıktı. Her operasyonda olduğu gibi. O yanımdaysa başıma bir iş gelebilme olasılığı yoktu. Azdı bile diyemezdim. Ne olursa olsun tek ve öncelikli görevi beni canlı, zarar görmeden çıkartabilmekti.
Bottan ücra bir köşede inerek bizi bekleyen minibüse bindiğimizde takım arkadaşlarımızla son kez planın üzerinden geçtik. İçeride beş adamımız vardı ve bunlar bize işaret verecekti. Kameralar detektörler de bizim işimizdi.
İçeri girip çıkmamız toplam yirmi dakika sürmeliydi. Kolumuzdaki saatleri ayarlayarak çıkış yaptık. Hepsi öyle olurdu ama bu seferki tereyağından kıl çeker gibi olmuştu. Elimizdeki yeni bilgilerle oradan ayrılırken minibüste kıyafetlerimi değiştirdim. Eve yakın bir konumda inerek yürümeye başladım. Sabah olmak üzereydi ama ortalık hala karanlıktı.
Sokağa girdiğimde evimin önünde polis aracını gördüğüm gibi Yekta’yı da görmüştüm. Aracın dışındaydı. Jilet Hamdullah ile görüşüyorlardı. İkisiyle de göz göze geldiğimde Jiletin kaşları milim yukarı kalkarak hemen indi. Suratlarına bakmadan anahtarımla kapıyı açtım. Yekta’nın gözünde muhtemelen çok hafif bir kızdım. Onu tanımadan yatağına girmiştim. Tabi kendisi öyle sanıyordu. Her gece dışarıda feneri söndürdüğümü düşünmüştü.
“Nasıl geçti?” babam kapının arkasında beni bekliyordu.
“İyiydi. Biraz uyumam lazım müsaadenizle.” Tripli ya da kızgın değildim ama zaman daraldıkça bu evde üzerime gelmeye başlamıştı. Herkes görevini yapıyordu sonuçta. Aynı benim gibi…
Yastığa başımı koyduğum gibi uyumuştum. Dört saatlik uyku bana yetmişti. Sporumu yaparak duşumu aldım. Cihangir için büyük adımı atacağımızdan çok dikkatli olmalıydım. Dolabın kapağında asılı kahve tonlarındaki yüksek bel dar eteği giydim. Etek uzundu ama yırtmacı baldırıma kadar çıkıyordu. Üzerine omuzları açık göğsümün altında biten bir parça giymiştim. Saçlarımı bol bir şekilde ördüm. Artık hazırdım. Saat sekiz olmuştu.
“Nadia?” çantama uzanırken başımı Nita’ya çevirdim.
“Efendim anne?”
“Hamdullah geldi.” Onunla beraber gidecektik. Başımı sallayarak çabucak aşağıya indim. Bizimkilere bir açıklama yapmadan evden ayrıldık.
“Durakta bekleyeceğiz.” Evimizin üst sokağında durak adı altında güvenli bir vardı. Bu ev civar yerleri dikkatle dinlerdi. Bana bir şey olma ihtimaline karşıda hazırda beklerdi.
“Tamam abi.” İtaat bir Nadia. “Yekta ile ne konuşuyordunuz?” dün gece ki konu öneliydi. Adam sürekli etrafımdaydı. Bana mı öyle geliyordu acaba? Şu an şu kuşkuya düşmem bile onun sakat olduğunun göstergesiydi. Ben hiçbir zaman kendimle çelişmezdim ki…
“Bu semti alan bir firma var.” Kentsel dönüşüm adı altında insanları evlerinden edecekler ve yerine lüks binalar kondurarak zengin insanlara satacaklardı. Mekan olarak çok kıymetli bir konumdaydık. Herkesin buraya göz dikmesi çok normaldi. Devletinde buna karşı çıkmamasındaki sebep suç oranının düşeceğini sanmasıydı. Güç dengesi dağıtılacaktı.
“Bu semti almadan alan aslında değil mi?” zorla tapuna el konulması. Olacak iş değildi. Başını salladı.
“Komiserle bunu konuşuyorduk. Seni sordu sonra.” pür dikkat kesilmiştim.
“Ne dedi?”
“Vallahi bilmiyorum. Yani emin değilim ama senin gibi hissediyorum. Tesadüfleri sevmeyiz. Bu adamda aşırı tesadüf şeyler var.” haklıydım işte. Haklıydım. Zafere gittiğim yolda önüme çıkacak bir kişiyse onu herkesten önce ben harcardım. Hemde bozuk para gibi.
“Adamın götünü kestikleri mahallede elini kolunu sallayarak ve severek dolaşıyor. Diğerleri gibi değil.” bir ateş yutmuştum ben. O ateş bir kere içime düştü ya sonunu getirmeden duramazdım artık. Bu konuyu geniş kapsamlı olarak Agah abi konuşmalıydım. Dediği gibi yapılacak en ufak hata hepimizin sonunu getirirdi.
“Abi tedirgin olmak istemiyorum. Lütfen sen de peşini bırakma.” Apartmana girerken,
“Saçmalama Nadia. Bize güvenmiyor musun? Ben bıraksam diğeri bırakmaz. Ki neden bırakalım.” Hepsi benden güçlü ve tecrübeli ajanlardı. Tecrübelilerdi ama onların birer uzmanlık alanı varken biz Yıldız çocuklarına hepsi yüklenirdi. Her şeyden bir parça bilmekte değildi. Uzman olmamız bekleniliyordu. Seçilen çocuklar bu kapasiteyi kaldırmalıydı.
“Bazen ama bazen boğulduğumu hissediyorum. O kadar paranoyaklaştık ki. Neyin doğru neyin gerçek olduğunu sürekli sorguluyorum. Kimseye güvenemiyorum.” İkinci kata çıkarak içeriye girdik. Bu eve elimizi kolumuzu sallayarak girebiliyorduk çünkü Jilet Hamdullah’ın annesi bu apartmanda oturuyordu.
“Haklısın. Hepimiz aynı senin gibi hissediyoruz. Zaman zaman.” Cevabı beklercesine yüzüne baktım. “Kimseye değil sadece bize güvenebilirsin Nadia.”
“Onun hakkında yanılmış olmayı istiyorum.” Toplantı masasına geçerek Jileti bekledim. Yekta konusunda yanılmadıysam başım ciddi anlamda beladaydı ve ben bunu düşünmeden edemiyordum.
Saat on ikiye kadar yeni bilgileri de tazelemiştik. Ezeli düşmanlarının onların depolarını patlatacaklarını öğrenmemiz tamamen şans olmuştu ve bu inanılmaz büyük bir kozdu. Saatlerce prova yaptıktan sonra tekrar yola koyulduk. Adamımız Tekirdağ’a gitmişti. Pazar günlerini burada geçirdiğini biliyordum. Adamın don rengini bilmek hoş değildi ama umarım birazdan güzel eğlenecektik.
Çiftlik evine geldiğimizde etraftaki koruma sayısı dikkatimi ekmişti. Normalin iki katı olduğunu söyleyebilirdim. Korku dolu gözlerle Jilete baktım. Korkmuyordum tabi ki ama dışarıdan görünmesi gereken bir kimliğim vardı. Sevgi dolu, sosyal Nadia. Keşke annem gibi soğuk olabileceğim bir karakter olsaydım.
“Hoş geldiniz. Önce üst araması yapmak zorundayız.”
“Tabi ki.” Jilet yana kayarak önce kendisinin aranmasına müsaade etti. O yanımdan gidince kendimi çıplak gibi hissederek kollarımı göğsümde buluşturdum. Benim aranmamda bitince büyük kapıdan içeriye girdik. Golf aracına binerek evden uzaklaşmaya başladık. Çalışma odasının arazinin bir ucunda olduğunu biliyorduk.
“Bir şey içmek ister misiniz?” oldukça büyük olan mekanın ortasındaki koltuklara oturduk.
“Ben su alabilir miyim?” Aferin Nadia. Sesim titrek çıkmıştı. Bu durum karşımdaki adamın yüzünün gülmesine sebep olmuştu. Aynı sesim gibi titrek bir gülümseme gönderince daha da neşesi yerine gelmişti. Bu adam Kutay’ı sağ koluydu. Nuri. Aynı patronu gibi kadınlara düşkündü.
Nuri odadan çıktıktan sonra Jiletle sohbet etmem gerekiyordu. Buranın negatif enerjisini sevmediğimi, tekin olmadıklarını vs. bir sürü şey söyledim. Geç gelmelerindeki sebep ne yapacağımızı dinlemekti. Odadaki kameraları da sayabiliyordum. Ben ne kadar güçsüzsem onlar kendilerini o kadar güçlü sanacaklardı.
“Merhaba ve hoş geldiniz.” Güzel gülüşlü Kutay içeri iyi bir girişle adım attı. Jilet gibi bende ayağa kalktım.
“Merhaba Kutay Bey.” Tebessüm ederek başımı salladım. Uzattığı elini parmak uçlarımla sıktım.
“Kahinimiz sen misin küçük?” Küçük mü? Götünden kan alacak benim sulu adam diyemedim.
“Kahin değilim. Ben sadece fal bakarım. Aslında başkalarına bakaya yeni başladım. Abim istemese burada olmazdım.” Son sözlerimi Jilete bakarak söylemiştim. Jilet herkese benim çok istemediğimi ve rica üzerine geldiğimizi söylerdi. Böyle bir yeteneğim olsa da durum bu olur muydu? İnsanlar çok tuhaf. Her sıkıntılarında her şeyin güzele gideceğini öğrenmek istiyorlardı ve bunun için para veriyorlardı. Bazen de kötü giden işlerinin, güvenlerinin boşa çıkmasının sebebini kendilerinde değil karşılarındakilerden bilirlerdi. Her eylemin bir sonucu vardır. Dünyanın düzeni bu. Yaptığımız her şey iyi ya da kötü suratımıza tokat gibi çarpar.
“Başlayalım mı o zaman?” başımı salladım. Masaya geçtik. Çantamdan tarot kartlarını da çıkarttım. Jilet benim için sakin sözsüz bir müzik açmıştı. Karşıma oturan adamın gözlerinin içine baktım. Aynı cesaretle o da bana bakmaktan çekinmiyordu. Onun için küçük bir ceylandım. Ürkek ve kokak. “İşini yaparken cesursun.” Bu bir soru değildi.
“Duymak istemediğin şeyleri söyleyebilirim.” Elimi masanın üzerinde uzatarak avucumu ona çevirdim. “Ceza alabileceksem bunu baştan bilmek isterim.” Satsam bir ev alabilecek olan saatinin olduğu kolunu uzattı. Diğer elimle kol düğmesini açarak kenara koydum.
“Sadece gerçekleri istiyorum Çingene kızı. Yalan konuşursan cezalandırılırsın.” Saatini de çıkartmıştım. Başparmağım nabzındaydı. Kurduğum her cümlenin onda bıraktığı izi takip edecektim.
“Çok uzun zamandır şeytana çalışıyorum ben Kutay Bey. Fal bakmanın bazı sıkıntıları var ve ben cennetten baya bir uzaklaştım. Avucunuzun içine bakmadığım halde gülen yüzünüzden pek çok şey gördüm. Bunları duymaya hazır olmadığınızı düşünüyorum.” Parmaklarım çalışıyordu ama henüz gözlerimi avucuna indirmemiştim. İşsiz kalırsam insanları fal bakarak kandırabilirdim. Söylenmiş en büyük yalan gerçeğe yakın olandır ve ben bunu yapardım. İnsanlarda inanırdı.
“İlgimi çekmeye başladın.” Sağ elimle avucunun içinde hareket etmeye başladım. gözlerimden çıkan ateşle yapıyor olmam onu etkilemişti. Bunun farkındaydım. “Bana bir şey söyle. Madem yüzüme bakarak bile bir şeyleri biliyorsun.” Arka fonda keşke bir gerilim müziği olsaydı dedim sinsi bir şekilde dudağım yukarı kıvrılırken.
“Soğuğu seviyorsun değil mi? Soğuk havaları.” Kaşlarını çatarak başını salladı. “Uyumadan önce odayı havalandırarak çarşafların serinlemesini sağlıyorsun ve o şekilde yatağa giriyorsun.” Az önce bunu herkes biliyor bakışı değişmeye başlamıştı. “Yanındaki kadının seni ısıtmanı istiyorsun.” Cinlerim falan olduğunu düşünüyor olmalıydı. Bir nevi doğruydu da. Bu insanlar gibi gaipten gelen şeylere inanmazdım. Kendi inancımı geçtim bu adamların dininde de bu yoktu. Hadisleri vardı. Gaybı Allah’tan başka kimse bilemezdi.
“Beni korkutmaya başladın Çingene kızı.” Omzumu silkerek bakışlarımı avucunun içine indirdim. Dikkatli bir şekilde incelerken çizgilere dokunmaya devam ettim. Onun ilgisini çekecek şeyleri ufaktan söylemeye başlarken konuya yavaş yavaş girmiştim.
“Kızının bileği kırılmış.” Dediğimde başını sallayarak düştüğünü söyledi. Yine sinsi bir gülüş içine girdim. “Kızın düşmedi Kutay Bey. Kızının yaşı küçük. Sizin kaderinizi yaşamasın. Onu koru.”
“Nuri!!!” Kükreyen adamı durdurdum.
“Şimdi değil. Bitirdiğimde Nuri’ye çok iş düşecek. Biraz bekle.” Gözlerinden köpük köpük nefret akmaya başlamıştı.
“Kim yaptı?”
“Buna cevap veremem.” Dediğimde o bakışları kendime çekmiştim.
“Veremez misin? Vermeyecek misin?”
“Bilemezsin. Belki ikisi de. Sabırlı ol sonra ne yapmak istersen yaparsın ama bu konular için beni suçlayamazsın. Sana demiştim. Hazır mısın?” bu sözlerimle biraz sakinleşmişti ya da kendisini kamufle etmeyi başarmıştı. Elini bırakarak tarot kartlarını karıştırdım. Üçe yan yana bölerek sol baştan üst üste topladım. “Niyetine odaklanarak ikiye böler misin? Sol elinle.” Dediğimi yaptıktan sonra kartları alarak hepsini önünde yaydım. “Şimdi yedi kart seç.” Seçtiği kartları elime alarak en üsttekini ortaya koyarak diğerlerini sağ baştan üç tan alt atta dizdim. Sıradakini sol alttan üste doğru koydum. “Ortadaki kart yani ilk seçtiğiniz kart ilişkinizin durumunu simgeliyor.”
“Aç bakalım.” Az önce gaybı bilmeme inanan adam bunu alaya almıştı. Kartı çevirdim.
“Ölüm.” Karttan gözlerimi alarak Kutay’a baktım. ses tonumdan mı yoksa kartın şeklinden mi bilinmez donmuştu. “Ölüm kartı çok nadir fiziksel ölümü temsil eder. Asıl anlamı, büyük gelişime yol açan önemli bir BİTİŞtir.” Çocukluktan kalma bir yara, boşanma, ayrılma, kayıp…” bir kart insanı bu kadar etkileyebilirdi. Tarot falı gerçek olsaydı ben de ölüm kartıyla etkilenebilirdim. “Ölüm kartı tamamen negatif bir kart değildir Kutay Bey. Bitişle beraber güzel kapılar açılır ve sanırım ben bu ayrılığı biliyorum.”
“Söyle.”
“Metresiniz. Sizden gizli bir şeyler karıştırmış. Ortak almanız gerek bir kararı sonlandırmış. Bunun için ayrıntı vermeyeceğim ama Başarı hastanesine giderek en yakın arkadaşını aratın. Sonrasında öğrendiğiniz şeyle…” Gerisi ona kalmıştı.
“Diğerini aç.” Başımı sallayarak sağ üsttekini çevirdim.
“Başrahibe. Aklınızdaki soruları temsil eder, gelecek kaygıları içerir. Koşullar değişkenlik gösterebilir. Sezgisel güçler kuvvetlidir. Bu kart, rastgele olacak değişimlere işaret eder. Bu kartı seçen kişi, içinden gelen sesi dinlemelidir. Felaketin üstü örtülü Kutay Bey. ”
“Ne demek istiyorsun?” bu sırada diğer kartları da açmıştım.
“Şeytan. Korku kartıdır. Bir karar verileceği zaman korkular, hatalara yol açar. Bu kart, yüzeysellik, materyalizm ve dış görünüşü simgeler. Bu kartı seçen kişi, para konusunda iyi bir işe sahip olabilir ve dış görünüşü bunda etkilidir. Bu kart, şatafat, güvence ve para için kurulan evlilikleri gösterir. Kendi çıkarı ve para için insanları kullanır.” Adama harbi kalbinden geçenler mi çıkmıştı. Tüm kartları açarak karşımda dehşetle bana bakan adama odaklandım.
“Biran önce bana bunları açıklamanızı istiyorum.” Gülümsedim.
“İşin özü ihanete uğruyorsunuz. İlişki konusunda da siz ihanet ediyorsunuz. Yerinizde olsam dışarıya çıkmazdım Kutay Bey.”
“Beni tehdit mi ediyorsun Çingene.” Küçük bir kıkırtıyla ağzımı kapattım.
“Hayır tabi ki de. Ben olacakları söylüyorum. Aslında bir tehdit ama benim tarafımdan değil. En yakınınızdaki insan sizi polislere teslim edecek. Bunu bulmalısınız. Ayrıca o kişi içinizde örgütlenmiş.” Kaşları havalanmıştı. “O kişinin isminde, A,H ve T harfi var.” Hemen aklına gelmiş olacak ki yüzü değişti.
“Başka ne diyor cinlerin.” Dudaklarımı büzerek dirseklerimi masaya dayadım.
“Bir patlama olacak. Bombanın tipine kadar söylüyorlar. Bilmek ister misin?” elini bana doğru uzattı. “Şahin marka bir araba. Bu araba aynı zamanda meşhur deponuzu komple yıkabilecek güçte. Yarıçapı sekiz kilometreyi geçen bir kirlenme alanı.”
“Ne zaman?”
“Yirmi altı saat sonra. Daha fazlasını söyleyemem.” Soru cevap kısmına geldiğimiz için açık kartları kenara ittim ve “Üç soru hakkınız var.” dedim.
“Aklımdan düşündüğüm bir isim var. Ona güvenebilir miyim?” bir kart seçerek önüme itti. Kartı açmadan konuştum.
“Güven konusu değişik. Aynı şey senin içinde geçerli. Sen güvenilir misin?” kartı açtım.
“Tılsımların şövalyesi ters. Bu kart konu para olunca hilekarlığı ve çıkarcılığı ifade eder. Buna binaen iş bulamama, parasal hasarlar ve kendi güvenliğinden yoksunluk gibi durumlar yaşanabilir. Kişinin adını verebilirsem daha fazla yardımcı olabilirim. Aslında aklımda biriler var ama-” sözümü keserek araya girdi.
“Hayır istemiyorum.” Diğer sorusuna geçmesi için elimdeki kartı kenara bıraktım. “Alacağım bir ihale var. Nasıl olacak?” Ah adam. Gülmemek için zor tutuyordum kendimi. Seçtiği kartı açtım.
“İmparator ters. İmparatorun ters olması, planların alt üst olacağı anlamına gelir. Bu kart, otoritersizliği simgeler, kartı seçen çok hayalperesttir. Ayrıca bağımlılık problemleri bu kartta olasıdır. Bunların ters çıkmasının sebebi içinizdeki adamdan kaynaklı. O kişiyi ortadan kaldırdığında tüm tartların yeri değişir.” Ağır bir ritimde başını sallayarak,
“Soru bende kalsın. Sen sadece kartı yorumla.” Duyduğu şeylerden sonra sertleşmesi normaldi.
“Yıkılan kule. Beklenen bir değişikliği simgeler. Bu kart ters çevrildiğinde de yıkıma işaret eder. Gerçekler, doğrular bu kartı seçen kişi için pozitif durumları doğurur. Bu kartı seçen kişi yıkımı önceden bilir ve hazırlıksız yakalanmaz. Bencilliğinden kurtulmuştur. Dediğim gibi artık her şey sizin elinizde.” Kartları toplayarak başımı kaldırdım. “Bu kadardı. Umarım memnun kalmışsınıdır.” Gülümsemeye çalıştım. Eşyalarımı çantama yerleştirirken Kutay çekmeceden bir balya para çıkartmıştı. Bana uzattı. Elime alarak içinden çok az miktarını aldım ve ona geri uzattım. “Abim size demiş olmalı. Ben bu işi para için yapmıyorum. O olmasaydı burada olmazdım. Rica üzerine geldim.” Hayretle baktı yüzüme. Şimdide salak bir Çingene kızımı olmuştum. Ahh Nadia sakın gülme.
“Benim için önemli bilgiler verdiniz. Doğru olsun olmasın… Gerçi çoğu şeyi bildiniz. Bu para fal için değil. Bildiğiniz şeyleri başka bir yerden duymamak için Çingene kızı.”
“Sus payı diyorsunuz. Beni parayla susturmanıza gerek yok. Kimseye bir şey anlatacak değilim. Hayatınızda başarılar dilerim. Dikkatli olun.” Kutay’ı arkamızda bırakırken arazinin dışına çıktık. Aracımıza bindiğimizde Jiletle bakışlarımızla konuşmaya girmiştik. Bundan sonrası ondaydı. Aşama aşama dediğim her şeyi araştıracaktı ve adım adım bana yaklaşacaktı. O inandıkça Cihangir’in bana gelmesi kaçınılmazdı. Asıl iş ondan sonra başlayacaktı.
Durağa gelene kadar havadan sudan konuştuk. Eve girdikten sonra birer kahve içtik ve görüntülü konuşma sistemimizle Yuvaya bağlandık. Jiletle beraber olanları tek tek anlattık. Agah halinden aşırı memnundu.
“Evet çocuklar. Artık bekleyeceğiz. Cihangir’in kulağına su kaçırmış bulunmaktayız. Bu günü o şekilde değerlendirebiliriz. Jilet sen alanına gidebilirsin. Nadia sen de Pazar gününün keyfini çıkart. İstediğin yere gitmek konusunda serbestsin.” Bunu tebessümle söylemişti. Evet ödüllendiriliyordum. Bu ödül sadece operasyonumuzun başarılı geçmesinden dolayı değildi elbette. Sevgili ailem geliyordu. Beni sıkmadan bu süreci atlatmak istiyorlardı. Haklılardı da. Aksi taktirde nasıl bir aksiyon alacağımı ben bile kestiremiyordum. Diğer Yıldız çocukları benim gibi değildi. Hiçbiri ailelerini bilmezdi. Annemin bilmediği gibi… Onlar gibi olsaydım da bu duyguyu hisseder miydim acaba?
Duraktan ayrılarak İstiklal’e yürüdüm. Acıkmıştım. Meydanın başındaki ıslak hamburgercilerden birine girdim. Herkes gibi ayakta mideye indirdiğim lezzetin tadını çıkarttım. Ödül konusunda umarım bu sağlıksız besinlerde vardır diye düşünmeden edememiştim. Bizdekilerin çoğu sevmezdi ama ben ne yaparsam yapayım çok seviyordum.
Karnımı doyurup caddede sakin adımlarla yürümeye başladım. Her adımım kalp atışlarımı yükseltiyordu. Nefesimi sıklaştırmaya başlamıştı. Kiliseye girdiğimde Delmar’ı ya da Leman’ı görür müydüm? Bu düşünceyle kalp krizi geçirecek gibi olmuşken ailemi gördüğümde ne yapacaktım. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol. Sakin ol.
İstiklal metnimi tekrarlamaya başladım. Çağrı dayımın öğretti metni. Bu ezberim sayesinde pek çok zorlukla baş etmiştim. Bu tarz ezberler ajanların vazgeçilmeziydi. İşkence anında ayakta tutan bir şey…
Kilisenin kapısından adımımı attım. Avluya açılan kapıdan girdiğimde korumaları gördüm yine. Bileklerim kaşınmaya başlamıştı. Sevgili anneciğimde bana geçen bir özellikti. Annemde benim gibi stres anında kaşınırmış. Kaşınma bir yana onlar gibi olmak çok hoşuma gidiyordu. En ufak bir şeyle bağlanıyordum.
Ziyarete gelen diğer insanlar gibi evlere ve çevreme bakmaya başladım. Onların aksine ben tanıdık bir sima arıyordum. Aradığım şeyi bulamadığım için kilisenin içine adımımı atarak kırmızı iple çevrilmiş yere geldim. Bundan sonrasına turistik amaçla gelenler giremiyordu. İpin arkasına geçerek ilerdeki sıralara baktım. Üç sıranın hepsinde birer kişi oturuyordu. En önün bir arkasında sıraya kayarak oturdum. Başını birleştirdiği ellerinin arasına alan adamın yüzünü görememiştim. Çok incelemeden bende duamı etmeye başladım.
Tanrıyla içimden geldiği konuşurken dilimin ucuna yine Owen düşmüştü. Düşmeyen kalp ritmim işte şimdi normale dönme seviyesine gelmişti ki duyduğum sesle irkildim. Başımı kaldırmaya korkuyordum.
“Korkuttuğum için üzgünüm.” Hava kurşun gibi ağırlaşmıştı. Ciğerlerim yanıyordu. Başımı kaldırdım. “Duanızı yarıda böldüm.” Bedenimi ele geçiren iki gücü hissettim o an. Bir tarafım Nadia iken diğer tarafım hala küçük Alessia… Neşeli, katı, olumlu tarafım gitmiş yerine çaresiz yanım gelmişti.
“Sorun değil. Kendimi kaptırmışım.” İngilizce konuşuyorduk. Sesindeki aksandan çok defa şiir dinlemiştim ama bu başkaydı. Gelmişti. O da gelmişti. Neden? Bilmiyordu ki yaşadığımı. Şaşkınlıkla yüzüne bakmaya devam ederken gülümsedi.
“Geçebilir miyim peki?” tedirginlikle konuşuyordu. Biran önce bu alandan çıkmak ister gibiydi. Canım acıdı. Canım çok acıdı. Nerdesin Nadia? Bu güçsüzlükle karşısında hüngür hüngür ağlayabilirdim.
“Tabi. Ben de çıkıyordum.” Kendi sesimde kül olmuştum. Tutuşup yanan bedenim ve ruhumla önce ben çıktım sonra o. Bir şey demeden hızlı adımlarla yanımdan giderken gözlerimi kapattım. Buradayım, bekle diyemedim. En acısı onlarsız yaşayamam değilmiş. En acısı buymuş. Benim Alessia diyememekmiş. Owen benim için imkansızdı. Buna rağmen ümitsiz değildim.
“İyi misiniz?” omzuma dokunan elle gözlerimi araladım. Kilisenin görevlisi beni fark etmişti. Onun dokunuşuyla kendime gelerek başımı salladım. Hızlı adımlarla kapıya çıktığımda korumalarla konuşmasını gördüm. Apartmanın içine girerek postacı çantasını aldı ve yine kapıya ilerledi. Yapma Nadia. Sen Alessia değilsin. Yıldızda doğanın Yıldızdır mezarı unutma.