Owen görüş hizamdan giderken arkasından bakakalmıştım. Ne çevremdekiler ne de bileğimde öten saat umurumda değildi. Kalp atışlarım çok yükselmişti. Nefesim kesilmişti. Anlık bir kararla telefonumu çıkarttım ve arkasından koşmaya başladım. Onunla tanışacaktım. Kim ne derse desin.
“Nadia.” Agah abinin de sesi titremişti. Owen’ı takip ettiğimi biliyordu. Galata’ya aheste aheste ilerleyen adamı izlerken ellerim zangır zangır titriyordu.
“Abi. Seninle bir pazarlık yapalım.” Önlerine koyacağım şey onlar için çok önemliydi.
“Nadia bu konu pazarlık konusu olamaz kızım.”
“Owen ile yakın olmama izin ver ailem geldiğinde beni zapt et.” Zaten onlara söz vermiştim ama içimdeki sevgiyle ne derece sözümde durabilirdim? Bunun onlarda farkındaydılar. Ama Owen beni dizginleyebilirdi.
“Sana Owen için izin verirsem annenden bir farkın kalmayacak. Ona yalan söyleyeceksin Nadia. Bir yalanla hayatına gireceksin. Hare’nin kaldırdıklarını sen kaldırabilecek misin?” Sözleriyle bir anda dolan gözümden yaşlar akmaya başladı. Yapabilir miydim? Hare gibi güçlü müydüm?
“Abi ne olur? Tamam de. Beni dinlemeyi bırakın gerisi benim inisiyatifimde. Söz veriyorum kimseyi zor duruma sokmayacağım.” Kulenin karşısındaki kafenin ön verandasındaki uzun masaya oturdu. İki yan sandalyesinde başkası vardı. Masada bir tek karşısı boştu.
“Hare ve Dante geldiğinde gizliliğini koruyacaksın.”
“Tamam.”
“Yemin et Nadia.” Onayı aldığım için daha beter titremeye başlamıştım. Yüzümü silerek derin bir nefes aldım.
“Ben Alessia Pellegrini. Ne dersen yapacağıma şerefim ve namusun üzerine yemin ederim.” Sevinçten ne yapacağımı bilmiyordum. Dudaklarımı ısırarak etrafımda döndüm.
“An itibariyle takip programından çıktın. Peşindekiler sen saatini açana kadar yakınında olmayacak. Bu sürede yalnızsın. Kendine dikkat et. Beni darağacına götürecek şeyler yapma.” Alessia adını kullanıyorsam… Güvenmişti. Bunu boşa çıkartmayacaktım. Önüne laptobunu açan adamın kahvesi geldiğinde çantamı masaya koyarak karşısına oturdum. Gözleri bana çıkan adam tekrar işine dönmüştü. Kilisede pek suratıma bakmamış olacak ki dikkatini çekmemiştim.
Garsona sade Türk kahvesi söylerken çantamdan Nazım Hikmet’in Henüz Vakit Varken şiir kitabını çıkarttım. Her ihtimale karşı yanımda mutlaka bir kitap olurdu. Bazen çantamda eskirlerdi. Severdim okumayı ama çoğu zaman işlerden fırsatım olamazdı. Kitabı açarak okuyormuş gibi yapmaya başladım. Aklıma girmezdi. Karşımda duran adam çocukluğumdu benim. Annemin sevgisini sonsuz kazanan Owen… Dualarımın karşılığı.
Bana bakmıyordu bile. Varlığımdan bir haber olan adamla nasıl iletişime geçecektim? Düşün kızım düşün. Kahvemi getiren garson yanımdan ayrılırken elimdeki kitabı çantamın üzerine koydum. Gözüm biran Nazım’ın kitabına kaydı. Gizli şair ve yazar onu mutlaka bilmeliydi. Kahveyi dudaklarıma götürürken kitabı yavaşça ittim. Yere düşme sesiyle Owen önce bana sonra kitaba baktı. Kahveyi elimden bırakarak onunla aynı anda eğildim. Benden önce davranmıştı. Kitabı bana uzattı.
“Kadın sustu. Sarıldılar. Bir kitap düştü yere… Kapandı pencere… Ayrıldılar.” Uzattığı kitabı alamadan aptal bakışlarla ona baktım. Kendine gel Nadia. Söz verdin.
“Nazım ezberleyen bir İtalyan.” Gülümsedim. Gülümsedi.
“Beni takip ettin.” Yalan söylemenin bir anlamı yoktu. Başımı salladım.
“Tesadüf demek isterdim.” Kitabı alarak dirseklerimi masaya dayadım.
“Tesadüfleri inanmam straniero.” Bana İtalyanca yabancı demişti. Tıpkı Hare gibi bunu ondan saklayacaktım. Yabancı dil bilmelerim annem kadar çok saklanmıyordu. Sonuçta buraya Avrupa’dan göçmüştük.
“Ben inanırım ve severim. Tesadüflerin peşinden giderim.” Laptopunu kapatarak o da aynı benim gibi direklerini masaya dayayarak öne eğildi. Tam bir şey söyleyecekti ki telefonu çaldı. Göz ucuyla arayana baktı. Masanın üzerinde duran telefonda annemin fotoğrafı vardı. Hare. Gözlerinde henüz görmediğim ışıltı belirdi.
“Hare… İyiyim. Galata’dayım… Dediğin her yere gideceğim.” Sadece Owen’ın dediklerini duyuyordum. Kalp atışlarım yine yükselmeye başlamıştı. “Yok tekim. Lara’yı okula yazdıracaklarmış. Kurs gibi bir yer sanırım…. Sizin evdeyiz Lara’yla. Delmar Antuan apartmanında.” Lara ile birlikte mi kalıyorlardı? Tomtomdaydılar o zaman. Annemin ilk dairesi. Babamın sonradan aldığı daire. Telefonu kapatınca daldığım yerlerden çıkmak zorunda kaldım.
“İtalyanca aksanın çok güzel.” Durgunlaşmamam gerekiyordu ama Lara işi canımı sıkmıştı. Aralarında bir şey olabilme ihtimaliyle bile o kızı öldürebilirdim. Hepsine olan sevgim bir yana Owen bir yanaydı.
“Teşekkür ederim. Şimdi izin verirsen bitirmem gereken bir yazı var.” istemsizce kitabıma uzandı parmaklarım.
“Ne yazıyorsun? Yazar mısın?” bunu kimsenin bilmediğini bildiğim halde sormuştum ama genel olarak sorulacak bir soruydu. Başını sağa sola sallarken güldü.
“Hayır değilim.” Laptopunu tekrar açarken,
“İşin bitince bir şeyler içelim mi?” dedim. Sadece yuvada belirli dozlarla ve aralıklarla alkol veriliyordu. Bunun sebebi de biri tarafından sarhoş edilememekti. Çıta oldukça yüksekti.
“Yaşın tutuyor mu senin straniero?” bakışlarını ekrana indirdi. Yaşım değil de kimliğim her kapıyı açıyordu.
“Yirmi yaşındayım ben. Bu sokakta güzel bir jazz kulübü var. Oraya gidebiliriz.” Owen konusunda boşuna çırpınıyordum. Bakmıyordu işte. Dosyasında yazanlar doğruydu. Etrafında kadın istemiyordu.
“Neden bu kadar ısrarcısın?” dikkatini bile çekemiyordum. Ona geçerli bir neden vermek zorundaydım ama söyleyemeyeceğim şeyler vardı. Aklıma gelen şeyle nefesim kesildi.
“Seninle biraz vakit geçirmek istiyorum.” Dediğimde öne doğru kayarak bacağımı bacağına sürttüm. Tenine değmenin verdiği etkiyle kasılan bedenim Owen’ın çekimine girmişti. Az önce bana bakmayan adam ona değen bacağımla bakışlarını bana çevirdi.
“Amacın ne?” dudaklarımı büzerek bir omzumu havaya kaldırdım.
“Bir amacım yok. Sadece biraz yalnızım.” Sert bakışlarından sonra bana evet diyeceğini düşünmezdim. “Jazz sevmiyorsan ileride kırk beşlik diye bir barda var. Güzel müzikleri var.”
“Biraz işim var. On bir de kapısında buluşalım.” Orayı biliyordu. Hare’nin evine inen yokuştu. Güldüm. Telefonunu isteyemeyecek kadar şaşkındım. Kaptığım randevuyla beraber yerimden kalktım. Eve gidip Agah’a olanları anlatmama ve kalp krizi geçirmemesini sağlamam gerekiyordu.
Owen’ın görüş hizasından çıktığım an bileğimdeki saati çalışır hale getirdim. Yaralı bir kuş gibi çırpınıyordum. Eve vardığımda kapıda Jileti görmüştüm ama sadece el sallayarak hızlıca içeri girdim. Kapıyı biraz sert kapatmış olacağım ki Nita koşarak yanıma geldi.
“İyi misin?” merdivenleri tırmanmaya başlamıştım.
“Yetişmem gereken bir yer var.” Odamın kapısını da aynı oranda çarparak kapatmıştım. Yerimde duramıyordum. İlk defa karşımdaki dolapta giyecek bir şey bulamamıştım. Onun yanına yakışmak istiyordum.
“Kimle buluşacaksın? Aşık mı oldun sen?” gözlerimi devirerek Nita’ya döndüm. Cevap bile vermemiştim. Odama girmek için izin istemezdi. Yatağımın üzerine oturarak beni izlemeye başladı. “Seth bizi vuracak.” Seth dedikleri bir yazılımcıydı çok zekiydi. İstanbul’a yeni gelmişti.
“Neden vursun?” Nita ve Samir’de yazılımcıydı. Asıl uzmanlıkları oydu. Açamayacakları kapı yoktu.
“Derneğin sistemine girmiş.” Abartma der gibi bir bakış atınca, “Kaygılanmalıyız Nadia çünkü Seth ne planlıyorsa dernek sadece başlangıç.” Bana açıklama yaptığına göre Yıldızda ona inanmıyordu. Yüksek bel krep kumaştan pantolonu ve üzeri ip askılı aynı kumaştan badiyi aldım. Bu olabilirdi.
“Fener Kalamış Rezidans. Seth şu an orada kalıyor.” Kıyafeti üzerime giyinmiştim. Badi tam üzerime yapışık değildi. Göğüs kısmı oturuyordu ama göbeğimi açıkta bırakan kısmı v çeklinde kesikti.
“NE? Sen nereden biliyorsun bunu?” saçlarımı ensemde güzelce toplamaya başlamıştım.
“Seth buraya geldiğinden beri biliyordum ki.” Şaşkınlıkla ona baktım. Ona yaptığım bu iyiliğin karşılığını alacaktım. Zira biz ajanlar karşılıksız pek iyilik yapmazdık.
“Daha önce söylemek aklına gelmedi mi peki?” Güldüm. Makyaj aynamın önüne oturdum. Aklıma gelen her şeyi söyleseydim.
“Nita yapma. Çat diye gidip o adamı alamazsın. Yıldız ondan yana. Dost mu düşman mı bilemem ama bunu yapamazsın. Sen değil miydin biz ekibiz, emir komuta zincirimiz var diyen.” Göz kalemini çekince geri geçildim. Düzgün olmuştu. “Üstlerin uzak dur diyorsa uzak dur. Ayrıca Seth’i alsan ne olacak. O adam tam bir kurnaz. Kessen konuşmaz.”
“Yaşlı olabilirim ama aptal değilim kızım.” Küçük çantamın içini doldurarak anneme döndüm.
“Tamam seninle bir anlaşma yapalım. Kabul edersen ileride senden bir şey isteyeceğim ve sorgusuz kabul edeceksin.” Böyle açık uçlu söylememdeki sebep henüz ne isteyeceğimi bilmediğim içindi. “Ben de karşılığında Seth’le konuşacağım. Ne planlıyor öğrenirim.”
“Neden sana söylesin?” Çünkü benim arkadaşımdı. Kaşlarımı kaldırarak gülümsedim. “Tamam kabul.”
“En kısa zamanda ona gideceğim. Merak etme. Şimdi çıkıyorum.” Babamda bizi kapıda dinlemekteydi.
Taksim yokuşunu çıkmaya başlamıştım. Bugün o gündü işte. Owen’a olabildiğince yakınlaşmalıydım. Telefonum bipleyince elime aldım.
--Nerede olursam olayım ne yaparsam yapayım bir telefonunla yanındayım. İhtiyacım var dediğinde her şeyi geride bırakırım.
Gülümseyerek telefonu tekrar çantama sokuşturdum. Dayımla konuşamıyorduk ama kullan at telefonlarla bana mesaj gönderiyordu. Saat daha vardı. İstiklal’de bilerek aheste aheste yürüyerek kırk beşliğe yaklaştım. Kapının önü kalabalıktı ama kendisi karşısındaki kaldırımda sırtını duvara dayamıştı. Çok yakışıklı değildi ama benim için çok yakışıklıydı. Bu düşünceyle gülümsedim. Tavırları, kasları, yüzündeki yara izi bile insanlara karizmatik geliyordu. Çok konuşmayı sevmediği için kadınlar peşindeydi. Anlam veremiyordum bu duruma ve aşırı kıskanıyordum.
Telefonu çaldı. Gülerek konuşmaya başlayınca telefonuma yüklü olan programı açtım. Olabildiğimce yakınlaşarak kulaklıklarımı taktım. Açtığım uygulama yakınımdaki konuşmaları dinlemek amacıylaydı. Karşı tarafın konuşmalarını duyamazdım ama Owen’ı duyabilirdim.
--Sorun yok. Burayı gerçekten çok beğendim… Birazdan Nazım okuyan bir kızla buluşacağım… Öyle değil… Beğendim tabi ama biliyorsun… Haberleşiriz….
Telefonu kapatacağını anlayınca kulaklığı çıkartarak çantama attım. Beni görünce kotunun cebinde olan elini çıkartarak uzattı. İşin aslı daha tanışmamıştık bile. Ben onu tanıyordum ama o… Beni önemsiyor muydu acaba?
Güzel bir başlangıç yapmak istediğinden mi yoksa karşısında bir kadın olduğu için mi bilmiyorum elini uzatarak ismini söyledi. Ona dokundukça sarılmak istiyordum. Sarılsam tüm aileme sarılmış gibi hissedecektim.
“Nadia Peeters” Elini çekmese çekemeyeceğimi biliyordum. Belimden tutarak içeri girmem için yön vermişti. Sırtımdaki teması beni bu dünyadan silmeye yetiyordu. Leman ve diğerleri burayı pek severlerdi. Ben çok sık gelemezdim. Mekandaki çalışanlardan birinin yakın davranışıyla Owen’a döndüm. Buraya daha önce gelmiş miydi? Gelmediyse ne ara bu kadar samimi olmuşlardı.
Üst katta cam kenarına oturunca annemin kardeşim için yazdığı günlükler geldi. Kardeşime değil de direk babama yazılmış gibiydi. Karşımdaki sandalyeye oturan adamla yüksek sesten anlaşamayacağımızı anlayınca yanıma geldi. Camların çıkıntılı kısımlarında oturuyorduk. Çok geniş bir alan sayılmazdı. Diz dizeydik. Ortaya ufak kaselerde çerezlerle biralarımız gelmişti.
“Yerinde duramıyorsun. Güzel dans eder misin?” kulağıma eğilerek yüksek sesle söylemişti. Başımı ona çevirmeye korkuyordum. Biramı yudumlarken başımı salladım. Ona Çingene olduğumu söylemiştim ama bu pozisyonda duymuyordu. Mecburen başımı çevirdim. Bana bakan adamla aramızda sıfır mesafe vardı. Bir kolu masaya dayanmış yan duruyordu. Sesli yutkunduğuma yemin edebilirim. Bu durumdan memnun olmuş olacak ki Hare ile konuşurken ki gibi gülümsedi. Onun yaptığı gibi boynuna doğru yaklaştım. Fark etmeden içimde tuttuğum nefesi boynuna üflemiştim.
“Şişşt straniero.” Etkilenmişti. Owen’ın yanında parçalanan özgüvenim biraz daha yerine gelmişti. Bu durumu Alessia’ya bağlıyordum. Evet Nadia olarak iyiydim ama içimdeki o ufak kız…
“Ne oldu?” biraz geriye gelerek göz hizama girdi.
“Ateşle oynuyorsun.” İngilizce konuşuyorduk ama Türkçe biliyordu. Hemde çok güzel konuşuyordu. Bana gelen ses kayıtlarında dinlemiştim. Defalarca.
“Ateş beni yakmaz.” Biraz durduktan sonra yine yaklaştım. “Çocukluğumdan beri baleye gidiyorum. Şimdide konservatuardayım ama dans tutkum ondan değil. Çingene’yim ben.” Duyduklarıyla beni baya bir süzmüştü. Bunu beklemiyor olmalıydı.
“Buralı mısın?” cık diye ses çıkartırken dudaklarıma kaydı bakışları. İlgisini çekmek hoşuma gitmişti. Bundan aldığım gazla dilimi alt dudağımın üzerinde gezdirdim.
“İstanbul’a Romanya’dan geldik. Ben lisedeydim.” İşte şimdi daha fazla ilgisini çekmiştim. İkinci biraları içerken ortam daha fazla samimi hale gelmişti. Babamın orada gümüş ustası olduğunu annemin ev hanımı olduğunu anlattım. Beni küçük yaştan itibaren baleye göndermişlerdi. İstanbul’a geldiğimizde liseyi de böyle bir okulda okumuştum. Çok ilgili bir şekilde dinliyordu. Acaba bunları başka bir romanında kullanır mıydı?
Ortamın sıcaklığının, kanımızdaki alkolün, derin bakışlarımızın etkisiyle daha da yakınlaşmıştık. Beni Türk sandığı için Katolik olmamı sorguladığını söylemişti. Bir süre sessiz kaldığımızda Ajda Pekkan’ın Hoş gör sen şarkısı çıktığında ben de şarkıya katılmıştım.
“Sesin güzel mi?” bu ortamda anlamaması normaldi. Ses eğitimleri de vermişti Yıldız.
“Anneme çekmişim.” Güldü. Saat oldukça geç olmuştu. Lara’dan bir çağrı gelmiş ve açmamıştı. Bu beni daha da sevindirdi. En son birer tane tekila shot attıktan sonra mekandan ayrıldık. Birbirimize yakın bir pozisyonda duruyorduk. Onunla gitmek istiyordum. Onun teninde olmak istiyordum.
“Seni evine bırakayım.” Dediğinde parmak uçlarımda yükselerek, insanlara aldırmadan dudaklarına değdim. Bunu bekliyormuş gibi beni kendisine çekerek dilini ağzıma kaydırdı. Belimdeki eli yakmaya başlamıştı.
“Başka bir teklifin var mı?” dudaklarından ayrılmıştım. Gözlerinin içine bakarak bekledim. Daha fazlası yalvarmak olacaktı. Gülümsedi.
“Kaldığım ev yakın. Gelmek ister misin?” kalbim hızla atarken aşka inancımı düşündüm. Belki bir gece olacaktım onun için. Şimdilik bir gece… “Senin için sorun olmazsa tabi. Ailen-”
“Gelebilirim.” Alev alan bedenlerimizi biran önce söndürmek için hızlı davranarak elimi avuçlarının içine alarak yokuş aşağı inmeye başladık. İlk sol dedim içimden. Owen ile olacaktım evet ama onun yanı sıra annemin evine girecektim. İki duygunun arasında gidip gelirken zaman zaman önünden geçtiğim heybetli binanın önünde durduk. Şifreyi girdi ve merdivenlere yöneldik. İkimizde konuşmuyorduk. Kapıyı açtığında içeride hiç ışık görmedik. Lara’nın odasının kapısına yönelerek kapıyı tıkladı ama ses yoktu. İçeriye baktı. Sanırım evde değildi. Bu daha çok işime gelirdi. Telefonunu çıkarttı.
“Birini aramam gerekiyor. Sen geç.” Antrede duruyordum. Ürkek adımlarla sol taraftaki alana yöneldim. Kapısı olmadığı için buranın salon olduğunu anlamıştım. Evin fotoğraflarını görmüştüm. Her şey aynı duruyordu. Telefonla konuşmasını bile dinleyememiştim. Bileklerim kaşınmaya başlamıştı. Owen’a göz ucuyla bakarak hafifçe kaşımaya başlamıştım ama yeterli gelmiyordu. Bu durumu görürse… Bağlantı kuramazdı ama ona bir şeyleri anımsata bilirdim. Kitaplığa göz gezdirirken yanıma geldi.
“Bir şeyler içmek ister misin?” hemen arkamdaydı. Ona döndüm.
“Sanırım yeterince içtim. Kafam baya güzel.” Güldüm. Onunda pek oyalanmaya niyeti yok gibiydi. Belimden tutarak boynuma eğildi. Burnunu saçlarıma gömerek derin bir nefes aldı.
“Çok güzelsin.” Gözlerim dolmaya başlamıştı. Benden ses alamayınca hala yakınımda dururken bana baktı. “İyi misin? İstemiyorsan…” bir karar almıştım ve bu kararın arkasında durmalıydım. Ne onu ne de kendimi yanan bir ateşle bırakamazdım. İçime girdiği ana sönecek bir ateşti onunki. Benimki… Şuandan itibaren yapacağım her şey Agah abinin dediği gibi bana zarar verecekti. Resmen uçurumdan atlıyordum.
“İstiyorum. Gözlerim daldı. Alkole çok alışık bir bünyem yok.” kollarımı boynunda birleştirerek dudaklarına yöneldim. Elleri sırtımdan yukarıya tırmanmaya başlamıştı bile. Hayalim gerçek olurken her ajan gibi kendimi deşiyordum. Ölümden beter acılara maruz kalabilirdim. Belki de bu geceden sonra beraber olabilirdik. Bunu sağlayabilir miydim? İnatçılığım ve sıcak tavırlarım Owen’ı kendime çektirir mi? Çok düşük bir ihtimaldi. Beraber olduğu kimseyle ilişkiye başlamamış bir adamı nasıl kandırabilirdim? Üstümdeki badiyi iki eliyle tutarak çıkarttı. Odanın bir kenarına atarken hafifçe uzaklaştı. Bedenini hafifçe eğerek gerdanımdan aşağıya doğru ilerlemeye başladı. Bir elim omuzlarındayken diğerini gür saçlarına daldırdım.
“Beni kendine çekiyorsun ragazza zingara. Büyü mü yapıyorsun bana.” Dudaklarımdan çıkan kıkırtıyla aklımdaki tüm soruları kenara bıraktım. Tüm kimliğimi soyunarak kapının önüne koydum. Artık Owen’ın karşısında Alessia’ydım. Başlıyoruz kızım.