📍Bu kitapta okuduğunuz her şey hayal ürünüdür. Gerçek hayatta ki kişi ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur...
Tanıdığı herkesin yalnızlığını paylaştığı biri vardı ama bundan şikayetçiydi çoğu. Kimse şükretmeyi bilmiyordu. Oysa insanın iyi kötü bir ailesinin olması gönül ferahlığı demekti. Günyeli gönül ferahlığı neydi unuttu.
Bir parça börek aldı yine eline. Çıkıyordu, Mahzun avluda, elinde kahvesiyle duruyor, kadını izliyordu.
"Nereye?"
"Osman amcaya."
"Rüstem'le git gel her yere." Başını salladı. "Hiçbir yere takılma, işin bitince dön."
Hep öyle yapıyordu, bunu deyince de değişmeyecekti. Kapıdan çıktığında Rüstem kapısını açtı.
"Osman amcaya" diyerek yerine oturdu. Rüstem yerini aldığında yola çıktılar. İlçeye yakın bir merada yaşıyordu Osman amcası. Bildiği çok şeyi ondan öğrenmiştir Günyeli. Otların zehirli olanlarını, nasıl kullanılacağını. O olmasaydı bugün bu kadar bilgiye sahip olmazdı.
Yol bittiğinde arabadan indi. Bez çantasını boynuna astı çapraz bir şekilde.
"İşin varsa işini yap Rüstem, ben akşama doğru inerim."
"Tamam Hanımağam."
Taşlı topraklı patikayı çıkmaya başladı Günyeli. Karakol buraya çok yakındı. Soğuktu hava, sert esiyordu rüzgar. Osman amcanın kulübesine gelmiş.
"Amca!" diye seslendi. Babasının biricik dostuydu Osman amcası. Zamanında birlikte çok zamanları geçmişti.
"Kızım" dedi adam içeriden. Sonra çıktı. "Hoş geldin."
"Hoş buldum amca. Bugün nasılsın? "
"İyiyim canım kızım." Başını salladı.
"Ben karakola gideceğim, beni idare eder misin?"
"Ederim tabi."
"Şifa çadırına olanları duydun mu?"
"Gördüm de."
"Geleyim konuşuruz. Benden istediğin otları getirdim." Torbayı çıkardı çantasından, onu uzattı.
"Sağ ol kızım. Çay demleyeceğim yetiş."
"Uzun sürmez."
Oradan karakola giden yolu yürümeye başladı. Dağlar asker doluydu ve yaklaşırken ilki durdurdu.
"Dur." Ellerini kaldırdı.
"Şifacıyım ben. Yüzbaşı için geldim." Telsizini eline alarak ağzına tuttu.
"Şifacı geldi, tamam."
Biraz sonra o ses.
"Gönder."
Asker çantasını aradıktan sonra geçti arka girişten. Sonra karakolun arka kapısı açıldı, içerde karşıladı onu yüzbaşı.
"Hoş geldin. Bir şey mi oldu?"
"Senin için geldim yüzbaşı, yaralarına bakacağım."
"Bir şey oldu sandım."
"Bu da bir şey."
"Düş peşime" deyip kısa bir süre gittikten sonra alt kata indiler. Oradan dünkü yatakaheye girdiler.
"Soyun" dedi çantasından merhemleri çıkarırken.
"Bel altım iyi de göğsümde yeni yaralar çıkmaya başladı."
"Bakacağım, üstünü çıkar." Yüzbaşı yine gülüşünü tuttu. "Oturabilirsin."
İki sandalyeyi karşılıklı koyup oturdular. Önce sırtına merhemi sürmesi için arkasını döndü yüzbaşı.
"Nasılsın?" diye sordu merhemi sürmeye başlarken.
"Yaralar geceleri sızı yapıyor sadece."
"En derin yaraların sırtında çünkü."
Masaj yapıyordu eli yaralara. Yüzbaşını bir uyuşukluk tuttu. Tenini bir karıncalanma. Elleri gerçekten şifalıydı.
"Dön bakalım" dediğinde yüzbaşı oturdu yerde kadına döndü. Dik otururken Günyeli çıkan yaraları incelemeye başladı.
"Alerji bu. Bunun için sana başka bir şey yapacağım, yarın gelirim yine."
Yüzbaşının dikkatini bir şey çekince usulca kadının çenesine uzandı. Çenesini tutarak başını yana çevirdi. Diğer eliyle saçlarını geriye doğru çekti.
"Bu ne Günyeli?" diye fısıldadı. Günyeli'nin ensesinden boyun kenarlarına uzanan morluklar vardı. Mahzun ilişki esnasında ensesine tutmuş, sıkmıştı.
"Kocam biraz haşin" diyerek başını geri çekti. Gözlerini kaçırdığında yüzbaşı dirseklerini dizlerine koyarak kadının yüzüne eğildi.
"Memnun musun bundan?"
"Bilmem" dedi elini yanında getirdiği beze silerken.
"Canın yanmıyor mu Günyeli?"
"Hissetmiyorum yüzbaşı."
"Buna katlanamıyorsan söyle bana. Korkma, ben seni korurum."
Başını yan bir şekilde çevirip mavi gözleriyle adamın kara gözlerine baktı.
"Sen bunun karşılığında ne isteyeceksin?" Yüzbaşının ifadesi sertleşti, kaşlarını çattı aynı zamanda.
"Ne biçim konuşuyorsun?"
"Aksini söyleyeceğim hiçbir şey olmadı. Memnun muyum? Hayır. Katlanabiliyor muyum? Hayır. Ben bu hayata mecbur edildim yüzbaşı. Bu saatten sonra ne olabilir benim için söylesene? Kim uğraşır benimle?"
"Ben! Götürürüm seni buradan, uzağa."
"Sonra? İş bulup çalışmam gerekecek bir hayat kurmam için ama kadın olduğum için bu hiç kolay olmayacak. Zaten bildiğim bu yerde tutunmam kolay, çalışmam kolay, evim de var. Neden isteyeyim uzağa gitmeyi?"
"Sen insan değil misin Günyeli? Senin canın yok mu? Senin duyguların yok mu? Onurun yok mu?"
"Yok! Bende gördüğün bir beden sadece. Bende başka bir şey arama, bulamazsın."
"Kadın sığınma evleri sizler için var."
"Mahzun iki adım sonra öldürür beni."
"Denemek istemiyor musun?"
"Hayır."
"Neden?"
" Gerek yok çünkü. Alıştım."
"Böyle alışkanlık olmaz, böyle olmaz Günyeli."
"Ama işine yarayacağım" dediğinde yüzbaşı yumruğunu sıktı.
"Kendini bana kullandırıyorsun" dedi acılı çıkan sesiyle. Bunu da orada fark etti. Yardım ediyor sanıyordu.
"Büyütme yüzbaşı. Sana beni bir araç gibi gör dedim."
"Sen" dedi çenesini tutarak. "İnsansın Günyeli. Kendine bunu neden yapıyorsun?"
"Gidiyorum, yarın görüşürüz." Ayağa kalktı. "Kocama felç inmiştir çoktan. Bir bakayım."
Yüzbaşı bunu duyunca ayağa fırladı.
"Günyeli!"
"Öldürmedim" dedi ellerini kaldırarak.
"Bana bunları kolayca söyleyemezsin."
"Ama söylüyorum" dediğinde yüzbaşının tolere ettiğini ima etti. Yüzbaşı susup kaldı, Günyeli geldiği yerden çıkıp gitti. Yüzbaşı üstünü giyerek peşinden çıksa da o çoktan uzaklaşmış yürüyordu. Başına bu gelen hayır mı şer mi bilemiyordu. Kocasını felç etmişti! Günyeli zehir gibiydi.
"Amca geldim."
Osman amca kazan karıştırıyordu.
"Çayları dök kızım."
"Hemen."
İçeriye girip iki çay koydu bardaklara. Günyeli çayı şekersiz içerdi. Hiçbir şeyin tadı yok ki çayın da olsun istemiyordu. İki taşın üstüne oturup karşı dağlara bakmaya başladılar.
"Neyin var kızım?"
Başını iki yana sallayarak "Bilmem"dedi." Askerle bir işin içine girdim amca. "
" Ya! Nasıl yaptın bunu? Onlar kolay kolay kimseye inanmaz. "
" Yüzbaşı anladı beni. Anlamasını sağladım. Sonunda beni ciddiye alan birini buldum."
" Ama aşiret onları ele verenin sen olduğunu anlar. "
"Anlamaz. Bir avuç insan irsafından başka bir şey değiller. Yanlarına yeteri kadar bıraktım, artık durmayacağım."
Osman amca yaşlı bir garip köylüydü. Günyeli hadi dese onunla dünyanın öbür ucuna da giderdi ama sonunda insan doğduğu yere mutlaka dönerdi. Burada ölmeyi bekliyordu o ama Günyeli'nin bir şansı olabilirdi yaşı gençken.
" Bırakıp gitsen ya güzel kızım, öldüğünü görmese ya bu gözlerim."
Günyeli'nin gözlerden soğuk yüzüne ılık ılık düştü yaşlar.
"Babam gitti mi amca?" Sesi bile değişmiyordu, görsen ağlıyor sanırsın. "O bıraktı mı buraları haine? Eğer buradan gideceksem onların geberdiğini gördükten sonra gideceğim. Sana akşamları huzurla uyuyacağın bir memleket bırakacağım, öyle gideceğim. Ben elbette gideceğim ama onlar da gidecek. Babamın intikamını almadan hiçbir yere gitmem. "
" Senin için çok korkuyorum Günyeli. " Çünkü korkulacak tepkileri vardı. Şimdi şuraya bomba düşse ölüyorum sanıp güler ama ağlarken sesi bile titremiyordu.
Yüzünü silip derin bir nefes aldı.
" Mahzun'un eşi hamile. "
" Allah o çocuğu korusun. "
" Bence de. Neyse amca bana alerjiye iyi gelecek bir merhem söylesene, yapayım."
Sonra bunu konuştular uzun uzun. Osman amca kazanda ki ilaçı anlattı. Bunu hasta ahır hayvanları için yapmış, soğuklarda onlara iyi geleceğini söyledi.
Öğle vakti koşa koşa geldi Rüstem.
" Hanımağam! "
Elinde ki işi bırakıp Rüstem doğru gitti. Rüstem nefesleniyordu.
"Ne oldu Rüstem?"
"Ağam... Ağam merdivenlerden düşmüş."
Günyeli arkasını dönerek amcasına baktı. Adamın ifadesi keyifli bir hal aldı.
"Hekim felç diyor."
"Gidelim hadi" dedi Günyeli çantasını alarak. Hızlıca indiler meradan. Konağa giderken Rüstem arabanın gideceği son gazla giderken Günyeli'de hep olduğu gibi yaprak kıpırdamıyordu. Herkes bilirdi onun duygusuz olduğunu.
Eve geldiğinde koşarak çıktı merdivenleri. Mahzun'un odasına girdiğinde anası, karısı zırlıyordu.
"Ne olmuş?"
Hekim sıkıntıyla soludu.
"Felç Günyeli."
"Nasıl?"
"Omurga kemiği kaymış. Ameliyat olursa düzelir."
"Anladım. Ne yapmalı?"
"Şehre hastaneye gönderelim" dediğinde büyük hanım çıkıştı.
"Olmaz. Hastaneden sağ çıkmaz, öldürürler oğlumu."
"Böyle yaşıyor mu ana? Doktorlar baksın işte."
"Olmaz dedim. Sen bakarsın, senin iyi etmediğin kimse yok."
Günyeli, büyük hanımın buna karşı çıkacağını zaten biliyordu. Günyeli, Mahzun'un yediği içtiği çanak ve bardaklar dün kazanda kaynattığı ilacı sürmüştü. Bu sürekli olarak baş dönmesi yapacak, mutlaka bir yerde düşecekti ve beden bir süre sonra işlevsiz hale gelecekti. Merdivenlerden düşüp omurgasını kaydırması tamamen kaderin işiydi, iyi de olmuştu. Öteki türlü de Günyeli onu günbegün öldürecekti. Sadece uzun sürmüş olacaktı. Şimdi toparlanması biraz zaman alacaktı ve Günyeli hiç acele etmeyecekti. Şimdi Mahzun'un ölümü hiçbir işine yaramazdı.
"Sağ ol hekimim, ben hallederim gerisini."
"İlaçları her gün yollarım Günyeli."
"Rüstem'i yollarım ben o alır."
"Sıcak tutun, şoka girmesin."
"Sağ olasın."
Konağa yas havası geldi oturdu. Yeni gelin ne bok yiyeceğini düşünüyordu, kaynana da öyle. Günyeli ise ne yapacağını çok iyi biliyordu...
*
Karakola arkadan girdi Günyeli ertesi gün yine. Yüzbaşının yara ve alerji tedavisini yapıyordu. Yüzbaşı çok bozuktu, kadının yüzüne bakmıyordu.
"Bana neden kızıyorsun?" Cevap vermedi. "Dön bana." Yüzbaşı döndü ama başını yukarı kaldırdı.
"İnsanlar canavarlarını kendi besliyor. Sonra da bundan rahatsız oluyor acaba ben ne bok yedim demeden. Kendimi korudum yüzbaşı, bunun için bana kızacak mısın?"
"Seninle konuşmuyorum" deyince bu Günyeli'nin komiğine gitti. İfadesini bozmadı yine de.
"Neden?"
"Çünkü her konuştuğunda seni tutuklamam gereken şeyler söylüyorsun ama tutuklu kalan ben oluyorum."
" Aa yüzbaşı" derken sesi kız çocuğu sesi gibi çıkmıştı. Sesinin ilk defa değişmesiyle şaşırıp kalan adam yüzüne baktı kadının. O alerji yaralarına merhem sürüyordu.
" Sen iyi misin bari?"
" Ne oldu, konuşuyor musun şimdi? "
" Sadece sordum. "
" Bu seni ilgilendirmez. Hem sana daha yapacaklarımı anlatacaktım ama sen benimle konuşmuyorsun."
Tavır değişikliğiydi bu, hoş bir kız tavrı. Belki naz, hatta biraz cilve bile olabilirdi. Başını bir o yana bir bu yana eğiyor, güzel yüzünün iki yanını gösteriyordu. Sağ kulağının yanında küçük bir beni vardı. Küpeleri kafasını ne yana eğse yanağına değiyor, saçları omzunun üstünde kalıyor, öne gelmiyordu. Yine de Günyeli muhteşem kokuyordu.
"Konuşacağım ama sende beni zan altında bırakacak şeyler söylemeyeceksin."
"Geçti artık, yarın anlatırım belki."
"Yarın da mı geleceksin?"
"Daha iyileşmedin. Ayağa kalk, altını indir."
"Allah Allah ne istiyorsun sen benim altımdan iyi diyorum sana."
"Kalk kalk."
Bıkkınlıkla soluyarak kalkıp kadına arkasını döndü. Pantolonunu açıp bileklerine kadar indirdi. Günyeli arkasına çöküp yaraları incelemeye başladı dikkatle. Parmağını bastırarak yaraların ne kadar iyiye gittiğini ölçüyordu.
"Aç götünü."
"Hayır" dedi yine. Birde çamaşırını tuttu açmasın diye.
"Yüzbaşı!"
"Olmaz."
"Bakmam lazım benim, üstüne oturuyorsun da ne alemde? "
"Oturuyorum işte, bir şey yok."
"Morarmış, etin çürümüş olabilir."
"Allah kahretmesin ya, iyi indir" dedi gözlerini sımsıkı yumup ranzanın kenarını tutup sıkarken. Günyeli çamaşır belinden tutarak indirirken yüzbaşı önünü tutuyordu. Günyeli tamda tahmin ettiği gibi bir manzara gördü.
"Aferin yüzbaşı."
"Ne oldu?"
"Morarmış. Üstüne oturma birkaç gün."
"Ne yapayım ne?"
"Oturma dedim oturma. Biraz daha morarırsa ayağa kalkamaz olursun. Sözümü yabana atma. Buz koy geceleri."
"Kapatır mısın artık."
Çamaşırı beline çekip bıraktı. Ayağa kalkışında yüzbaşı pantolonunu çekip hızla kapattı önünü. Kadına döndüğünde ise eğik başı kadının yüzüne yakın bir noktada durdu. Anın şaşkınlığıyla gözleri birbirine takılıp kaldı.
Bir şeyler cereyan ederken eli ayağına dolanan yüzbaşı oldu. Günyeli de yine yaprak kıpırdamadı. Ta ki kapı vurulana kadar. İkiside dönerken birbirinden uzaklaştı. Günyeli toparlanıyor, yüzbaşı giyiniyordu.
"Gel Merdo."
"Komutanım" diyerek selam verdi. "Telefon."
"Tamam geliyorum."
Günyeli çantasını boynuna astı.
"Yaraların hâlâ ciddiyetini koruyor yüzbaşı. Sözümü dinlersen iyi olur."
"Tamam. Sağ ol."
"Yarın görüşürüz."
Günyeli çıktı oradan. Gün gibi geliyordu sabahları. Yüzbaşının tedavi ediyor sonra da birden gidiyordu yel gibi. Geriye ise kokusu kalıyordu, bir de yüzbaşının yastığının altında sorgu için geldiği gün unuttuğu şalı.
Günyeli köye geri döndüğünde bir kapıda aldı soluğu.
"Ethem!"diye seslendi.
" Hoy" diye cevap geldi içeriden. "İçeri gel içeri."
Ayaklarını çıkarak eve girdi.
"Nerdesin?"
"Sesime gel" diyordu. Sesi takip ederek salona girdi. Anasıyla yemek yiyordu.
"Hoş geldin Hanımağa, otur hele" dedi kadın. "Ben su getireyim."
"Otur anam otur" dedi Günyeli. "Senden gizli saklımız mı var allasen."
Günyeli de oturdu bir köşeye.
"Ne oldu kocana" dedi Ethem.
"Merdivenlerden düşmüş."
"İyi iyi."
"Oğlum" dedi kadın.
"Hiç bakma ana öyle. Biri gebersin ki bizde işimize bakalım. Gına geldi bana artık."
"Bana da gardaşım bana da."
"Ay sizin işinizden anlamam ben, çay koyacağım" deyip kalktı, kaçtı kadın. Günyeli yemek yiyordu güvenli bir sofrada gönül rahatlığıyla. Bir parça börekle ertesi sabaha kadar duruyordu.
"Garibim yine aç kalmış, yavrum kıyamam." Ona gözlerini kısarak mimik yaptı. "Ye güzelim ye, helali hoş olsun. Artık aç kalmazsın hem, hep gel."
"Gelirim valla. Mahzun felç oldu, bende hazırım."
"Nicedir bir şey bekliyordum iyi oldu. Silahları karadenizden alacaklar, sonra buraya kamyonlarla getirip dağa çıkaracaklar."
"Ne zaman?"
"Her an olabilir, Mahzun'un hali ortadayken bekletmezler. Şimdi onun yerine kim geçecek kavgası başlayınca dengeler değişecek. Haftaya cumaya kadar her gün beklenir."
"Askere haber etmek lazım."
"Ben edemem gülüm, malum gözleri üstümde."
"Ben yeni geldim oradan ya, bilsem önce sana uğrardım."
"Sen karakola ne ara gitmeye başladın? Kocan yatağa düşer düşmez yola mı düştün şeytan?"
Kadının koluna vurdu yavaşça.
"Yok öyle olmadı. Sana anlatırım uzun uzun. Mahzun'un yerine geçmem lazım Ethem."
"Çok zor."
"Sen öneride bulun. Toplantılara olmasa bile imza yetkisi var falan de."
"Beşten iki düştü kaldı üç. İntikamın kanlı oluyor Hanımağa, bu kadar kirletme elini. Gelecekte seni iyi şeyler karşılasın."
"Yılanın başını ezmeden bana rahat yüzü yok. Sonra bir köşede ölür giderim bu önemli değil."
"Telefonu kullan" dediğinde Günyeli sofradan kalkıp dolabın üstünde ki ev telefonun yanına dikildi. Karakolun numarasını çevirip ahizeyi kulağına koydu.
Bir asker açtı.
"Ben şifacı, yüzbaşıyla görüşeceğim."
"Bekleyin."
Kısa sürede yüzbaşı telefona geldi.
"Şifacı!"
"Silahların karadenizden geleceğini öğrendim."
"Ne zaman?"
"Haftaya cumaya kadar her gün gelebilirmiş. Cuma günü aşiret toplantısı var, Mahzun'un yerine kimin geçeceğini konuşacaklar. O gün gelmeden bunu yapacaklar."
"Tamam" deyip telefonu kapattı. O gerekli konuşmalar yapacaktı. Günyeli sofraya geri döndü. Ağız tadıyla yemek yiyordu.
"Anlat bakam mavişim."
"Hele dur karnım doysun."
"Ana ayran ver buna. Ee kumanla aran nasıl?"
"Bir kaşık suda boğarım ben o salağı."
"O kadar salak mı?"
"O kadar salak. Ben bu milleti anlamıyorum ya. Kendi memleketlerinde eşkiya besliyorlar, acaba yarın bana ne olur demiyorlar. Askere düşman muamelesi yapıp çocuklarını zehirliyorlar ama gel gelelim savaş çıkınca kaçacak yer arıyorlar. Savaş çıkmasına gerek yok ha, sanki savaş çıkmış kaçacak yer arıyor kız. Ailesi şimdiden sırtını döndü kıza, adam felç oldu ya. Kendi evladını kapı dışarı ediyor, düşmanı koyunlarında besliyorlar. Ben elimi kirletmeyeyim de ne yapayım gardaşım sen söyle. "
" Sen çok haklısın şerefsizim. Ye gardaşım ye, çocuğun olsa ne bok yerdim ben. Hadi sen kendi başının çaresine bakıyorsun da aklım kalmıyor, ya çocuğun olsaydı. "
" Olmaması için çok uğraştım Ethem. Bir de onun soyundan çocuk mu yapacaktım. Allah yazdıysa bozsun. "
" İyi yaptın iyi. Şimdi sana her gün bayram. Hele şu çürük elmaları da ayıklayalım, bize her gün düğün. "
" Sabrım taşalı bir günü geçti Ethem, ne kadar kanlı olacağı umurumda değil. Sen başa çıkana kadar durmak yok gardaşım. "
" Kocanın parmak izini almaya bak Günyeli. "
Günyeli şeytani bir ifadeyle omuzlarını dikleştirdi.
" O kolay. "
" Ne komiğime gidiyor biliyor musun? O hıyar ağası senden hiç şüphe etmedi ya! Sorsan karım derdi."
"O biraz akıllı bir şey olsaydı sapasağlam babasının nasıl bir anda öldüğünü düşünürdü."
Mahzun burnunun ucunu göremeyecek kadar kibirliydi. Günyeli ise masum görünen cin gibi bir kadın. Herkesin bir suç ortağı olmalıydı, Günyeli'nin suç ortağı ise Ethem'di. Ağa babası yıllar önce ve yıllarca askerle iş birliği yapmıştı, sonra deşifre oldular ve ikisinin de babası aynı gün öldürüldü ama bu ne Ethem'i döndürdü yolundan ne Günyeli'yi.
Her şeyden önce onlar çocukluk arkadaşıydı, kardeş gibi büyüdüler. Hani kimsenin haberinin olmadığı bağlar vardı, bu öyle bir şeydi. Bu dostluğu kimse bilmemeliydi. Öyle ki Ethem askere düşman olduğuna zor ikna etmişti ağaları.Şimdi meydan ikisine kalmıştı. İki gizli ortak masaya resmen savaş açmıştı.
📍