Karşısında gördüğü adama şaşkınca baktı Mevâ. Nerden bilmişti burada olduğunu, onu mu takip etmişti ? Kafasında aklını allak bullak eden düşenlerden sıyrılıp dikti acının hakim olduğu kahvelerini Fırat ağaya;
“Çek ellerini Fırat ağa.!” diyip baktı öfkeyle adama. Fırat’ın gözleri ise, kendisine korku ile bakan masum çocuktaydı sadece.. Bakarken içi gidiyor, canı gidiyordu sanki.. Onun hayaliydi oysa tıpkı Ardil gibi bir oğlan çocuğu.. Annesi sevdiği kadın olan..
Şimdi tamda hayalindeki gibi olan o çocuk karşısındaydı, hemde sevdiği kadının evladı.. Tek sorun babası değildi Fırat ağa..
Fırat ağanın baktığı yere, oğluna çevirdi gözlerini bu defa Mevâ.. Analık içgüdüsüyle Ardil’i çekti arkasına ve
“ Ne işin var senin burada..! Sen bizi mi takip ediyorsun..?” diyen kadınla ciğerini delen, kalbini sızlatan hayallerden uzaklaşmıştı Fırat..
Ferxan konağına berdelin kabulü haberi saldığında, Mevânın karşı çıkacağını, hükmü bozmak için her yolu deneyeceğini adı gibi biliyordu Fırat ağa. Ondan haberi Ferxanlara gönderdikten sonra, gece yarısına kadar gizlice beklemişti konağın önünde. Tabii kadının ön kapıdan kaçamayacağını bildiğinden, arka kapıydı pusuya yattığı yer. Beklediği gibi de olmuş, Mevâ tıpkı yıllar evvel Fırat’la buluşmak için çıktığı o kapıdan bu defa ondan kaçmak için çıkmıştı. Ama tek yanıldığı konu kadının çaresizce ölüme gitmesi olmuştu. Oysa Fırat Mevâ’yı kaçar diye beklemişti. Öyle ki kaçmaya yeltense mani de olmaz, aksine yardım ederdi.. Mevâ’yı uçurumun dibinde gördüğünde beyninden vurulmuşa dönmüştü Fırat. Ne kadar nefret etsede, sızlamıştı sol yanı onu öyle görünce.. Kafasındaki düşüncelerden sıyrılıp baktı kadına öfkeyle.
“Asıl senin ne işin var burada..! Bir de el kadar çocuğu da sürüklemişsin peşinden.” diyip yaklaştı sert bir adımla Mevâ’ya.. Ardından da başını hafiften eğip, kadının yara içinde kalmış yüzüne baktı kaşlarını çatıp.
“Ne oldu yüzüne..!Kim yaptı bunu..!” diyip elini uzattı kadının yüzüne..
Fırat’ın elini uzatmasıyla refleksle yüzünü geri çekmişti Mevâ, tam ağzını açacağı sırada
“Anneyi kanatma..” diye bağırıp dizine tekme atan çocukla şaşkınca kalakalmıştı ikiside..
Fırat şaşkınlık içinde eğdi başını yerdeki çocuğa, istemsizce çatıldı kaşları. Çocuğun tekmesi değil, Ardil’in ağzından dökülen o sözdü öfkesini harlayan. Yavaşça eğildi çocuğun ayaklarının dibine, çöktü dizlerinin üzerine.
“Kanatmam anneyi aslanım korkma sen.” diyip uzattı elini çocuğun dalgalı saçlarına..
“Sen canavay değilsin?” diye soran çocukla tebessüm etti Fırat.
“Canavar diye bişey yoktur aslanım. Canavarlar çizgi filmlerde olur..”
“Yoo bizim evde var canavay. Dede canavay anneyi kanattı..” diyen Ardille Fırat ağa öfkeden ellerini sıkıp, yumruk yaptığı elini sertçe geçirdi yere. Çocuğa cevap vermeden kalktı ayağa hırsla,
“O mu yaptı bunu sana..!” diyip ateş saçan mavilerini dikti kendisine hissizce bakan kadına..
“Sanane Fırat ağa..!”diyen kadınla öfkeyle
“Mevâ..!” diye bağırıp sıktı gözlerini, bir süre kendini sakinleştirdikten sonra
“Yürüyün..” diyip ilerledi yolun kenarında bekleyen arabasına. Ama ardından gelmeyen kadın ile siniri iyice tepesine çıkmaya başlamıştı adamın.
“Yürüsene..!” diyip bağıran adamla kaşlarını çatıp baktı Fırat’a Mevâ..
“Seninle hiçbir yere gelmem Fırat ağa..! Defol git uzak dur benden..”
“Gideyim de yarım bıraktığın işi tamamla demi Mevâ hanım..!” diyip diyip dikildi tekrar kadının karşısına.. “ Kendi üç kuruşluk canına acımazsın, acıma..! Ama şu el kadar çocuğun günahı ne..! Evladını kendinle ölüme sürülüyorsun, nasıl anasın lan sen..!” diyen adamla Mevâ sakinliğini kaybetmiş, analığına laf edilmesi öfkesini harlamıştı. Oysa bu dünyada en iyi yapabildiği şeydi analık. Pişman olmadığı tek şeydi oğluna anne olmak..
“Haddi bil Fırat ağa..! Analığımı sorgulamak sana mı kaldı.. Kimsin sen..?” diye bağırıp elini kaldırmıştı adama tokadı basmak için. Ama başarılı olamamış, Fırat ağa kadının elini havada yakalayıp tutmuştu sımsıkı bileğinden..
“O bir kere olur Mevâ hanım..!” diyip sertçe bıraktı kadının kolunu.. “Bu dünyada düzgün yapabildiğin bişey var mı seni?” diyip nefretle kendisine bakan adamla sessizce yutkunmuştu Mevâ.. Kadının kırgın bakışlarını, yaralanan kalbini düşünmeden devam etti zehir zemberek sözlerine Fırat ağa;
“Sevdanın, sevdalığın hakkını veremedin Mühürlü, Sevdayı haketmedin..! Ama şu çocuğa bari düzgünce analık et.. Analığı bari hak et..!” diyen adamla gözünden acıyla bir damla yaş süzüldü yanağına kadının.
Cevap vermeden eğdi başını sadece. Verecek onlarca cevabı, soracak onca hesabı varken susmuştu Mevâ.. Bazı suskunluklar haksızlıktan değil, çaresizliktendi. Tıpkı Mevânın suskunluğu gibi. Kabulleniş değildi bu susma, tek kelam etmeye bile mecali kalmadığından susuyordu kadın. Susmak bazı acıları gizlemeye yeterdi ama yürekteki acı, sustukça daha da yara verir, kanardı.. Sadece sessizce yutkundu Mevâ, diline gönlüne ağır gelen, boğazına yumru olan acıları yutkunup akıttı içine gözyaşlarını..
“Verecek cevabın yok tabi.. Hadi yürü..” diyip tekrar ardını döndü Fırat ve ilerledi arabaya doğru..
Peşinden gelen kadın ve çocuğa bakmamaya çalışarak arabanın arka kapısını açıp bekledi binmeleri için. Arabanın yanına geldiğinde önce oğlunu bindirdi Mevâ. Ardından da baktı hayal kırıklığıyla adama.
“Verecek çok cevabım, soracak bir dünya dolusu hesabım var ama buna değecek insan yok..” diyip baktı adamın yüzüne kadın. Mevânın laflarıyla sinirle soluyup çevirdi başını kadına doğru Fırat.
“Senin bana hesap soracak yüzün kaldı mı Mevâ hanım.?” diyen adamla burukça gülümsedi kadın. Zaten onun gülüşleri buruk kalma mıydı hep? Bir kere gülse yüzü, bir ömür ağlamamış mıydı?
“Bizim hesabımız mahşerde sorulacak Fırat ağa.. Dünya bizim hesaplaşacağımız kadar adil değil.!” diyip bindi arabaya..
Mevânın laflarıyla kapıyı sertme kapatıp, geçti şoför koltuğuna Fırat..
Bir saate yakın süren yolculuğun ardından , saptıkları sokağın kendi konağına gitmediğini anlamasıyla hızla irkilmişti Mevâ.
“Napıyorsun sen ! Nereye götürüyorsun bizi.” diyip baktı dikiz aynasından kendisine bakan mavilere..
“Cehennemimize ..”
“Ne..! Asla, asla oraya gelmeyecem.. Bırak bizi Fırat ağa, kurban olayım bırak..” diyip attı elini arabanın kapısına. Kapıyı açmak için uğraşsa da başarılı olamamıştı.
“Boşuna uğraşma Mevâ.. Artık o konağa dönemezsin.. Al bak.” diyip elindeki telefonu uzattı kadına Fırat ağa. Adamın uzattığı telefona baktı şaşkınca Mevâ, ardından da aldı telefonu..
Gelen mesaj; Azad Ferxan
“Mevâyı bul Fırat ağa. Sakın ola buraya getirme.”
yazan mesajı görmesiyle dolmuştu gözleri zavallı kadının. Bir umut arama tuşuna basıp aradı abisini. Bir kaç kez çalmanın ardından açılmıştı telefon;
“Buldun mu Mevâ’yı.?” diyen abisiyle boğazına yumru oturmuştu Mevânın..
“Abi benim.” dedi sesi titreye titreye..
“Mevâ, nerdesin abim sen!”
“Abi ben..”
“Tamam abim, tamam boşver iyisin ya önemli olan o. Bak sakın buraya dönme, babam gittiğini öğrendi , ortalık yangın yeri..”
“Abi yapma, ne yapacam, nereye gidecem ben..”
“Fırat ağayla git bacım, sakın buraya dönme. Ben seni arayacam.” diyip aceleyle kapatmıştı telefonu Azad.
Kapanan telefonla bir kez daha kimsesiz kaldığını iliklerine hissetti Mevâ.. Gözünden düşen yaşı sildi elinin tersiyle ve baktı kendisine bakan adama.. Fırat ağanın gözlerinde yılların nefreti ile büyük bir acının karışımı bir bakış vardı..
“Benden başka gidecek bir yerin yok Mevâ hanım.” diyip çekti gözlerini yaşlı kahvelerden..
Kozdağlı konağının önüne geldiklerinde hava yeni aydınlanmaya başlamıştı. Mevâ titreyen gözbebekleri ile baktı koca konağa. Birazdan bu konaktan içeri girecekti ama kim için? Nihat ağaya kuma olup, elinde kalan bir onurunuda yok edip, yaşayan ölümü olacaktı? Yoksa
Fırat ağanın nikahına girip, yılların kabuk tutmuş yarasını yeniden mi kanatacaktı? Nereye dönse çıkmazdı, ne yana dönse çarpıyordu güçsüz bedeni koca koca engellere.. Sanki tüm dünya el ele vermiş, huzuru haram kılmışları ona.. Arabanın kapısını açıp “İn..!” diyen adamla seslice yutkunup, indi arabadan sonrada oğlunu aldı kucağına..
“Bunu bana yapma Fırat ağa..! Bu kadar zalim olma..” diyip bir umut baktı adama. Onu azad etsin, özgür bıraksın diye. Ama karşısındaki adam buz kadar soğuk, taştandı sanki..
“Ben zalim değilim Mevâ hanım..! Sana rağmen.” diyip eğildi kadının kulağına usulca.
“Yaptığın kahpeliğe rağmen, yine insanlık yapıyorum sana..!” diyip baktı tüm nefretiyle kadına Fırat.
“Senden insanlık dilenmedim Fırat ağa.. Ne diye geldin peşimden o uçuruma..! Sen olmasaydın..!”
“Ben olmasaydın ne Mevâ.. atacak mıydın kendini şu sabiyle. Ölecektin yani..! Ama yok öyle bir dünya Mevâ hanım..! Ölüm sana kurtuluş olur. Su konakta yaşadığın hergün, nefes aldığın her güne lanet edeceksin.. Yaşarken ölmek neymiş sende öğreneceksin..” diyip yürüdü konağa doğru.. Mevâ da mecburen takılmak zorunda kalmıştı adamın peşine. Konak kapısının açılmasıyla önce Fırat ağa girdi içeriye, ardından da arkasında kapıda bekleyen kadına döndü mavileri.
“Geçsene, davul zurna mı getirelim..” dedi Fırat sertçe..
Adamın sert sesiyle eğdiği başını diklestirdi Mevâ ve baktı oda sertçe adama;
“Sen bana bunu da yaptın ya, sen beni abine karı yaptın ya..! Allah şahidim olsun ki.. Şu konakta canım çıksa sesim çıkmayacak.. Dilimden dökülecek tek kelam için kapımda sabahlayacaksın Fırat ağa, ama şu avluya ayak bastığım andan itibaren dilim mühürlüdür sana..” diyip işaret parmağını iki kez sertçe vurdu adamın göğsüne.
“Şuranın attığı her gün beni bu konağa getirdiğine pişman olacaksın.. Canım çıkacak ama sen sesime muhtaç öleceksin Çakır..” diyip attı adımı avluya Mevâ.. Dilinde büyük yemini, yanında kendine mezar yaptığı bir sevda ve yaşama umudu , oğluyla girdi bir nevi cehennemine kadın..
Kalbinde büyük bir sızı, gözünde yaşadıklarının yorgunluğu ile baktı Kozdağlı konağının kasvetin işlendiği taş duvarlarına..