4.Bölüm/Kaçış

2353 Words
Aradan üç gün geçmiş, Kozdağlı’lardan berdel kararına cevap gelmemişti hala. Firuz ağa sert bi soluk alıp nefret dolu bakışlarını Mevâ’ya çevirip, sıkıntıyla cebinden sigara paketini çıkarttı. Babasının bakışları altında ezildikçe eziliyordu sanki Mevâ. “Ardil, hadi annecim aç ağzını.” diyip uzattı kaşığı oğlunun ağzına. Elinde yarım kalan çorbayı bir an önce yedirip, oğluyla odasına kapanmak istiyordu. Babasının nefret dolu bakışlarından, zehir zemberek sözlerinden kaçmanın yolunu oğluyla mecbur kalmadıkça odalarından çıkmamakta bulmuştu zavallı kadın.. “Yemijem..” diyip kaçarcasına ayaklanmaya çalışan küçük çocuğun çorba tabağına çarpmasıyla, avluda ki sessizliği bozmuştu yere düşen tabak. Yere düşüp parçalanan tabakla, Firuz ağa öfkeyle kalktı ayağa. “Gel ulan buraya şerefsiz..!” diyip küçük çocuğu kolundan yakalayıp, tutmuştu koca elleriyle. Şükran hanım korkuyla fırladı oturduğu yerden. “Firuz bey, tamam bi daha etmez, bırak çocuğu.” desede Firuz ağa burnundan soluyordu adeta. Elini kaldırıp çocuğa tokadı basacağı sırada; “Baba yapma..!” diye yükselen ses ile Firuz ağanın da, Şükran hanımın da gözü Mevâya dönmüştü.. Oğlunu babasının kollarından hızla çekip aldı arkasına Mevâ.. “Baba yapma..” dedi tekrar , bu defa daha yumuşak ses tonuyla. Kızının yükselen sesi, kendine karşı durmasıyla yaşlı adamın gözlerini büyük bir öfke kaplamıştı. “Sen kimsin de benim karşımda durur bana diklenirsin lan soysuz..!” diyip Mevâ’nın suratına sert tokadını basmıştı anında.. Babasının tokadıyla, dengesini kaybedip kendini yerde bulmuştu Mevâ. “Anneye vurma..” diyip yerdeki annesinin üzerine kapanan oğluyla , Mevâ başını hafiften kaldırıp, kendine korkuyla bakan kardeşine işaret verdi gözleriyle, Ardil’i içeri sokması için. Çünkü ne olacağını biliyor, yaşayacağı şeylere oğlu şahitlik etsin istemiyordu. Kendi ne kadar yara alırsa alsın, oğluna hep gülmek zorundaydı çünkü. Yarasını gizlemek, acısını gülüşüyle saklamayı görev edinmişti kendine. Hümânın Ardil’i zor bela içeri sokmasıyla, Firuz ağa hırsını alamayıp, kızının karnına sert bi tekme geçirmişti. Yediği darbeyle acıyla bir “ahh” döküldü zavallı kadının dilinden.. “Başıma bela oldun..! Kurtulamadım lan senden..!” diye bağırıp tekrar bir tekme daha geçirmişti yerde iki büklüm yatan kızına.. Mevânın saçlarından tuttuğu gibi kaldırdı yerden ve yine o nefret dolu hareriyle baktı kızına.. “Utanmadan birde bana karşı durursun he..!” diyip sert bir tokat daha geçirdi kadının suratına.. Aldığı darbelerle ağzı burnu kan içinde kalmıştı Mevânın .. Ama ne sesini çıkarıp, ‘yapma’ diyordu. Nede babasının elinden kurtulmak için bir çaba sarfediyordu.. Kızın bu sessizliği Firuz ağayı daha da çileden çıkarıyordu adeta.. Hırsını alamayıp, belinden kemerini çıkartmaya başlayan babasına başını kaldırmadan göz ucuyla baktı. “Firuz bey etme..” diye kendisine mani olmaya çalışan karısınıda öfkeyle itmişti adam.. “Karışma sen kadın..! Bu gebermeden bu konağa rahat yok..!” diyen kocasıyla Şükran hanım, tekrar mani olmaya çalışmıştı adama.. Ama yine başarılı olamamış, Firuz ağa karısını kolundan tuttuğu gibi içeriye sokmuş, Ardil ile Hümânın olduğu odaya fırlatmıştı kadını. Üzerlerine de kapıyı kilitlemisti ki tekrar gelip ona engel olmasınlar. Hırsla tekrar avluya çıkıp, düştüğü yerde kendisini bekleyen kızı görmesiyle gözlerinde beliren o his korkunçtu adeta.. “Sen gebermeden bana huzur yok şerefsiz.” diye bağırıp, elinde sıkı sıkı tuttuğu kemeri geçirdi kızın sırtına.. “Doğduğun güne lanet olsun döl israfı..” diyip tekrar geçirdi kemeri kadına.. “Geber ulan..! Geber.” diyip tekrar sırtına inen kemerle, gözünden yaşlar boşalıyordu Mevânın.. Canının acısı, sırtına inen kemer darbelerinden miydi? Yoksa kulağının işittiği o zehirlerden miydi? Kalbinin acısı, bedenine aldığı darbelerden daha çok yakıyordu canını. Akıttığı yaşlar, sırtına yediği kemerin acısından değil, yıllarca bitmeyen çilesine, kadersizliğineydi. Kadersizdi Mevâ.. Ömrü boyunca babasının sebepsiz nefretine maruz kaldığı gibi, sevda diye kalbine aldığı adamdan da yemişti en büyük darbesini. Mevâ: sevilen, sığınacak yer demekti.. Lakin adının hakkını verememiş, sevginin bir damlasına muhtaç yaşamıştı ömrü boyunca.. Sevilmemişti.. Bir parça toprağa bile sığdıramamışlardı bir kuru canını.. Ne birine sığınak olabilmisti, nede sığınacak bir karış yer edinmişti kendine.. Ne babası tarafından sevilmişti nede sevdalandığı adam sevmişti onu.. Sevilmemek kaderiydi Mevânın.. Başını hafiften kaldırıp baktı kızarmış gözleriyle babasına; “Beni niye sevmiyorsun baba..” diye fısıldadı güçsüz cansız sesiyle.. Kızının sözleriyle, vurmak için kaldırdığı kemeri indirdi Firuz ağa.. Gözlerini kısıp baktı yerde kanlar içinde kalmış perişan haldeki kıza. Bakışları öyle soğuk, öyle duygusuzdu ki yedi kat yabancıya bakmazdı insan böyle nefretle.. “Sen sevilecek insan mısın ? Seni kim sevsin uğursuz..! Doğduğun güne lanet olsun..!” diyip tekrar kaldırdı elindeki kemeri kıza vurmak için.. Tam kemeri indireceği sırada konağın açılan kapısıyla içeri giren adama döndü gözleri. “Firuz ağam.” diyip baktı adam önce Firuz ağaya sonra da yerdeki kadına şaşkınca.. “Ne var ulan..!” diyip kükreyen adamla bakışlarını kadından çekmişti hemen adam. “Ağam Kozdağlılardan haber vardır. Adamları kapıda senle görüşmek ister .” diyen adamla yüzünü memnun bi gülüş almıştı Firuz ağanın. “Gelsin bakalım.” diyip adamı gönderdikten sonra döndü bakışları yerde ki kadına. “Siktir git lan yukarı gözüme görünme..” diye bağıran babasıyla, yere tutunarak zor bela ayağa kalkmaya çalışmıştı Mevâ.. Ama aldığı darbelerden yerden kalkmayı bırak doğrulmakta bile güçlük çekiyordu zavallı kadın.. Zar zor ayaklanıp, ilerledi konağın içine doğru tam gireceği sıra içeri giren Kozdağlı adamıyla durdu olduğu yerde. “Selamın aleyküm Firuz ağa..” diyip içeri girdi adam. Kapıda ağzı yüzü kan içinde kalmış kadına baktı şaşkınlıkla ve silkelenip döndü geri Firuz ağaya. “Aleyküm selam.” diyip ellerini arkada kavuşturup dikildi adamın karşısına yaşlı adam. “Fırat ağadan haber getirdim. Berdeli kabul etmişler. Yarın kızı Kozdağlı konağına getirsinler dedi.” diyen adamla Firuz ağanın kaşları çatılmıştı. “Ne demek kızı getirsinler. Görülmüş müdür böyle iş..!” “Ben elçiyim ağam, bana böyle denildi..” “Eyi eyi..! Berdel Nihat ağaya mı? Fırat ağaya mı.?” “Onu yarın öğrenecekmişsiniz ağam. Bana müsade , varmı diyeceğin bişey.” diyen adamla sert bi soluk aldı Firuz ağa.. “Yoktur.. Yarın gelecek kapılarına kız.” diyip gönderdiği adamla rahat bir soluk alıp , oturdu yerine.. Mevânın duyduğu haberle nefesi kesilmişti adeta.. Yine kaderini çiziyorlardı, ondan bağımsız. Duvarlara tutuna tutuna zor bela girdi odasına.. Odada kendisine üzgünce bakan annesiyle kardeşine baktı dolu gözleri ile.. “Ablam, iyi misin? Geç şöyle otur.” diyip koşarak ayakta durmakta zorlanan ablasının koluna girdi Hümâ. “Ardil nerede..?” diyip korku dolu bakışlarını gezdirdi odada Mevâ. Kendi acısını unutmuş oğlunun peşine düşmüştü. “Banyoda abla, durduramadık bizde leğene su koyduk oynuyor.” diyen kardeşine basını salladı. “Ah Mevâ, dikleşme babana demedim mi sana kızım.. Bak olanı gördün?” diyen annesine döndü Mevânın kızarmış gözleri.. “Beni kessede sesim çıkmaz, koymaz bana ana, ama oğluma kimse dokunamaz. Dokundurtmam..!” diyen kızıyla cevap vermeden çıkıp gitmişti Şükran hanım.. “Abla boşver sen anamı, çok acıyo mu canın.. Dur ben merhem bulayım..” diyip ayaklanan kardeşinin elinden tuttu Mevâ. “Acımıyor ablam. Boşver sen beni hadi sen git derslerine çalış.” diyip sevdi kardeşinin yüzünü. “Ama abla..” “Aması yok Hümâ’m.. Git derslerine çalış abla kurban. Sen oku, oku ki benim gibi olma tamam mı.?” diyen ablasıyla basını salladı olumlu olarak kız ve ablasının yanağından öpüp çıkacağı sırada tekrar döndü dolu gözleri ablasına.. “Söz abla, okuyamam ben. Okuyup seni de Ardil’i de alacam yanıma. Kurtaracam buradan sizi.” diyip çıktı odadan.. Giden bacısıyla buruk bir tebessüm kondurdu yüzüne Mevâ. Aynanın karşısına geçip, yüzündeki kanları temizledi bir güzel. Ardından da dolaptan temiz kıyafetler alıp giyindi güçlükle.. Giyinirken aynadan yansıyan görüntüsüne bakıp, acı bir tebessüm kondurdu yüzüne.. Sırtındaki onlarca izlere bir yenileri daha eklenmiş, vücuduna yine sevgisizliği ilmek ilmek işlemişlerdi.. Elini sol tarafındaki , ay şeklindeki siyah doğum lekesine götürdü usulca.. “Artık Mührün burada değil Mevâ..” diyip elini uzattı omuzlarının üzerinde ki kemer izlerine.. Sızlayan yarayla, yüzünü buruşturdu istemsizce ve “Bunlar artık senin mühürün..” diyip gözünden akan bir damlayı silip, ilikledi elbisesinin düğmelerini. Toz içindeki, sırtı kemer darbelerinden yırtılmış elbiseyi de attı çöpe. Banyonun kapısını açıp, üstü başı sırılsıklam olmuş oğluna bakıp gülümsedi. “Oğlum..” diyip seslendi çocuğa. Annesini görmesiyle , sudan koşarak çıkmıştı Ardil. “Annemmm.” diyip sarıldı annesinin boynuna küçük çocuk.. “Anne ölsün sana, güzel oğlum benim. Hadi gel bakalım üzerini değiştirelim hasta olma.” diyip oğlunu kucağına alıp çıktı banyodan. “Dede canavar..” diyen oğluyla gülümsemeye başladı Mevâ. “Çok ayıp Ardil. Büyüklere öyle denmez.” “Ama dede seni kayattı.. Ajıdı mı anne..” diyip uzattı küçük ellerini annesinin yara olmuş dudağına. Oğlunun yüzündeki ellerini tutup öpmeye başladı çokça Mevâ. “Acımadı oğlum. Şimdi ben sana bişey dicem ama bu sır olacak tamam mı annem.?” diyen annesiyle başını salladı olumlu olarak çocuk. “Bu akşam yemeğimizi hızlıca yiyip odamıza geleceğimiz annecim. Bu akşam dayıyla oyun oynamak yok tamam mı.” “Ama anne.. biz atçılık oynicaz dayımla.” diyip dudağını büzmüştü Ardil. “Ama biz daha güzel bi oyun oynayacağız annem. Dayıya uykum var diyeceksin anlaştık mı?” “Antaştık anne..” diyen oğluna sımsıkı sarıldı Mevâ. Akşam olmuş, tüm Ferxanlar sofrada toplanmıştı yine. Azad kaşlarını çatıp baktı başını yerden hiç kaldırmayan bacısına; “Mevâ.. Abim.” diye seslenen abisine “buyur abi” dedi Mevâ başını kaldırmadan. Kardeşinin kalkmayan basıyla yine bişeyler olduğunu sezmişti Azad. “Mevâ.. Bana bak bi hele sen.” diyen abisiyle başını kaldırıp baktı abisine Mevâ. Kardeşinin yara içine kalmış dudağına, kızarık yanağına bakıp öfkeyle sıktı elindeki kaşığı Azad. “Ne oldu yüzüne..!” dedi sert sesiyle.. Cevabını bildiği o soruyu sordu bir nevi. Ama sofradaki kimseden çıt ses çıkmıyordu. “Ana..! Ne oldu yine Mevâya.” diyip bu defa anasına döndü ateşten hareleri.. “Dede annemi kayattı..” diyen Ardil ile, Mevâ oğluna “Ardil sus.” dedi usulca.. “Ana..! Babam nerede..!” diyip elini sofraya vurduğu gibi sinirle kalktı ayağa Azad. “Buradayım Azad..! Ne oluyor..” diyen babasıyla Azad öfkeyle sıktı gözlerini.. “Ne bu hali Mevânın baba..! Ben size demedim mi bu kızın saçının teline kimse dokumayacak..” “Veletine sahip çıkacak o vakit Azad..! Hesap mı verecem ulan sana..” diye kükreyen babasıyla Azad’ın sinirleri iyice tepesine çıkmıştı.. “Vereceksin baba..! Ben bacımı o Raşit itinin elinden sen burada zulüm et diye almadım.. Ne etti yav kurban olayım de hele ne etti bu kız sana..” diyen oğluyla sinirden kıpkırmızı kesilmişti Firuz ağanın yüzü.. “Doğdu..!” diyip iğreti bakışlarını dikti yine Firuz ağa Mevâ’ya. Babasının bakışlarıyla, ettiği söz ile başını yere eğip seslice yutkunmuştu Mevâ. Oğlunu kaldırıp, usulca kalktı sofradan zavallı kadın. “Anne ama yemek yijem.” dedi Ardil masumca.. “Sonra oğlum, hadi.” diyip çocuğu elinden tutup yavaşça girdi konağa. “Yarından tezi yok Rozâ ile resmi nikah işlemlerini halledip, kendi evimize gideceğiz baba..! Şu bir tas yemeği çok gördüğün bacımı da alacam yanıma.. Sende rahatça otur konağında, sofranda.” diyip Rozâ’nın elinden tutup kaldırdı sofradan. “Yarın bacını Kozdağlı konağına sen götüreceksin Azad..” diyen babasıyla şaşkınca döndü ardını. “Anlamadım..” dedi şaşkınlıkla.. “Fırat ağa haber saldı bugün.Berdel’i kabul etmişler. Mevâ’yı yarın sen götüreceksin oraya.” “Berdel kime..” diyip tedirgince baktı Azad. Korktuğu olmasın, Fırat ağa bacısını yakmasın diye dualar ediyordu içinden. “Yarın diyeceklermiş.” diyen babasıyla yüreğine bir ağırlık çökmüştü Azad’ın. Cevap vermeden hızla girdi odasına. Sofradan kalktığında beri oğlunu kucağına yatırmış, bir yandan Ardil’in dalgalı saçlarını okşuyor, bir yandan da kaderi kadar kapkara olan gökyüzünü izliyordu Mevâ.. Açılan kapıyla gözlerini çevirdi içeri giren bacısına. Hümâ bir tepsi yemekle girmişti odaya. “Abla, hadi gelin iki lokma bişey yiyin.” diyen kardeşine baktı tebessümle. “Sağol Hümâ’m. Ardil hadi annem teyze yemek getirmiş.” diyip kaldırdı oğlunu kucağından. Tepsinin başına geçip, doyurmaya başladı çocuğun karnını. “Abla ben yediririm paşama. Sen kendi karnını doyur hadi.” “Yok ablam, ben aç değilim.” diyen ablasıyla gözleri dolmuştu Hümânın. “Abla sabahta yemedin bişey. Allah aşkına sen en son kaç gün önce yemek yedin. Yapma gözünü seveyim bak bi deri bi kemik kaldın. Hadi ye kırma beni.” diyen bacısıyla zorda olsa bir lokma ekmek attı ağzına Mevâ. Ama o bir lokma ağzında büyüdükçe büyümüş, taş olup kalmıştı sanki kursağında. Babasının ekmeği haramdı sanki ona.. Zor bela yuttu ağzındaki lokmayı ve doyurmaya devam etti oğlunun karnını. “Anne doydum.” diyen çocuğun başını öpüp “hadi git şimdi dişlerini fırçala , uyucaz.” diyip oğlunun poposuna vurup gönderdi onu banyoya. “Hadi ablam, sende git yat uyu yarın okul var.” diyip Hümâyıda gönderip , dolaptan bir kağıt bulup aldı kalemi eline. Saatler gece yarısını çoktan geçmiş , konakta çalışanlar bile çekilmişti odalarına. Mevâ uyuyan oğlunun yanına yaklaştı yavaşça. “Ardil, oğlum hadi uyan annem.” diyip bir kaç kez dürttü oğlunu. Annesinin sesiyle yavaşça araladı gözlerini küçük çocuk. “Annecim hadi kalk oğlum, oyun oynayacaktık ya.” diyip sevdi çocuğun uykulu yüzünü. “Ama ukum var anne..” diyip mız mızlanmaya başlamıştı Ardil.. “Uyucaz annecim. Bundan sonra huzurla uyuyacağız artık. Hadi kalk.” diyip kaldırırdı çocuğu. Hızlıca üzerini giydirdi çocuğun, kendi üzerinede bir hırka alıp, çöktü oğlunun ayaklarının dibine. “Ardilim, bak annem şimdi saklambaç oynayacağız, biz saklanacağız dayın teyzen bizi bulacak tamam mı? Ama sakın ses çıkarmak yok.” diyen annesiyle masumca gülmeye başlamıştı çocuk. Olumlu olarak başını salladı annesine sevinçle.. Ardından da oğlunu kucağına alıp sessizce çıktılar odadan. Konağın arka kapısında akşam olunca korumalar olmadığını bildiğinden, hızlı ama sessiz adımlarla ilerledi arka tarafa. Önceden mutfaktan aldığı anahtarla açtı kapıyı ve çıktı cehenneminden dışarıya. Hızlı adımlarla uzaklaştı konaktan.. Aradan geçen bir saatte geldikleri yere varınca başını çevirip baktı kucağında kendisine merakla bakan oğluna. “Anne buyada mı saklancaz. Ama buyası çok kayanlık, gideyim mi eve..” diyip kendisine korkuyla bakan oğluna doğru eğilip öptü dalgaları saçlarını çokça.. Cebinden çıkardığı mektubu orada duran kayanın üzerine koyup, üzerinede bir taş koydu uçmaması için. Tekrar döndü oğlunu yanına. “Ardilim, annem güzel oğlum..” diyip sımsıkı sarıldı oğluna.. “Beni affet annem. Seni emanet edebileceğim biri olsa seni sürüklemezdim peşimden ama seni de ziyan ederler benim gibi.” diyip sevdi oğlunun şaşkın yüzünü. “Anne ağyama..” diyip küçük çocukta uzattı annesinin yaşlı gözlerine minik elini. “Artık ağlamak yok oğlum. Artık bize kimse dokunamayacak.” diyip oğlunun elini tutup yaklaştı uçurumun kenarına.. “Anne düşeyiz” diyen oğlunu kucağına alıp bastı göğsüne Mevâ.. “Düşmeyeceğiz oğlum, sarıl bana. Uçacağız. Özgürlüğe, mutluluğa gideceğiz. Bize kimse dokunamayacak artık.” diyip uçurumdan aşağı bir adım daha atacağı sırada, kolundan tutup çeken bir elle savruldu geriye. “Napıyorsun lan..! Manyak mısın kadın..” diyip korku ve öfkenin karıştığı mavileriyle baktı ölüm kadar soğuk bakan kahvelere Fırat ağa..
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD