29. BÖLÜM

3531 Words
VİKTOR Viktor’un geçmişi, Doğu Berlin’in o gri, beton yığınlarının arasında, 1970’lerin sonlarında başlayan bir kâbus gibiydi; duvarlar hâlâ ayaktaydı, sokaklarda gizli polislerin gölgeleri dolaşıyor, evlerde ise korku ve sessizlik hüküm sürüyordu. Viktor o zamanlar Viktor değildi henüz; adı Karl’dı, ama babası ona “Kleine Scheiße” derdi – küçük bok parçası – her seferinde yumruğunu sıkarak, gözleri kan çanağı, ağzından votka kokusu yayarak. Ailesi Doğu Alman işçi sınıfındandı; babası Honecker rejiminin bir fabrikasında, metal preslerinde çalışıyor, annesi ise bir devlet kreşinde bakıcıydı, ama evde hiçbir şeyin bakıcısı değildi. Viktor beş yaşındayken başladı her şey; babasının ilk tokadı, annesinin sessiz gözyaşları, duvarların ince olduğu o küçük apartman dairesinde yankılanan bağırışlar. Babası savaş gazisiydi – II. Dünya Savaşı’nın son yıllarında doğmuş, babası Nazilerden kalma bir adam, kendi çocukluğunda dayak yemiş, şimdi o dayağı miras gibi aktarıyordu. Viktor o tokadı yediğinde yere düştü; burnu kanadı, ama ağlamadı – ağlarsa daha çok vururdu babası. “Erkekler ağlamaz,” derdi babası, sonra annesini de döverdi, “Sen de bu oğlanı şımartıyorsun diye.” Annenin gözleri siyahtı; morluklar kaplıyordu sık sık, ama şikâyet etmezdi, çünkü şikâyet etmek Stasi’yi çağırırdı, Stasi ise aileyi dağıtırdı. Viktor o yıllarda öğrenmişti sessizliği; okulda konuşmazdı, sınıf arkadaşları “sessiz hayalet” derdi ona, ama içindeki öfke büyüyor, gri gözleri her gün daha soğuklaşıyordu. Evde yatak altında bir defter tutardı; küçük, yırtık pırtık bir defter, içine babasının vuruşlarını çizerdi – çubuk adamlar, yumruklar, kan damlaları. O çizimler Viktor’un ilk kaçış planıydı; bir gün büyüyecek, babasını dövecek, annesini kurtaracaktı. Ama gerçekte hiçbir şey yapmadı; sadece izledi, dayandı, hayatta kaldı. Sekiz yaşına bastığında şiddet rutine dönüştü; babası her akşam eve gelir, votka şişesini açar, önce annesini suçlar – yemek soğuk, ev kirli, para az – sonra Viktor’a dönerdi: “Sen neden bu kadar aptalsın? Okulda neden konuşmuyorsun?” Viktor konuşmazdı; konuşursa yalan söylerdi, yalan söylerse daha çok dayak yerdi. Bir gece babası kemerini çıkardı; Viktor’un sırtına indirdi, deri izleri kaldı, günlerce oturamadı. Annenin gözyaşları aktı ama elini kaldırmadı; sadece sonra merhem sürdü sırtına, “Sus oğlum, geçer,” dedi. Viktor o gece yatakta yatarken düşündü: “Neden susuyorum? Neden geçmiyor?” Okulda bir öğretmen fark etti izleri; “Ne oldu?” diye sordu. Viktor “Düştüm,” dedi – çünkü doğruyu söylerse aile dağılırdı, Stasi gelirdi, belki babası hapse atılır ama annesi de suçlanırdı. Öğretmen inanmadı ama bir şey yapmadı; rejimde kimse bir şey yapmazdı, çünkü herkes korkuyordu. Viktor o yıllarda sokaklara kaçmaya başladı; okul sonrası Doğu Berlin’in arka sokaklarında dolaşıyor, terk edilmiş binalara giriyor, orada hayal kuruyordu: Batı’ya kaçmak, duvarı aşmak, orada özgür olmak. Ama duvar aşılamazdı; dikenli teller, köpekler, nöbetçiler. Bir arkadaş grubu edindi; onlar da şiddet gören çocuklar, babaları alkolik, anneleri kırık. Birlikte sigara içiyor, taş atıyor, küçük hırsızlıklar yapıyorlardı – bir ekmek, bir şişe süt – ama yakalanmamak için dikkatliydiler. Viktor onlarda lider oldu; gri gözleri soğuk, kararlı, “Yakalanmayacağız,” derdi. O liderlik Viktor’un ilk gücüydü; şiddet gören çocuk, şiddet uygulayan adam olmaya hazırlanıyordu fark etmeden. On iki yaşında her şey daha da karardı; babası işten atıldı, rejim düşmanlığıyla suçlandı – aslında sadece votka yüzünden geç kalmıştı – ve evde şiddet zirveye çıktı. Annenin kolunu kırdı bir gece; hastaneye gittiler, doktor “Düştü,” dedi annesi, Viktor sustu. O gece Viktor babasına karşı çıktı ilk kez; “Dur!” diye bağırdı. Babası güldü, sonra Viktor’u duvara fırlattı, başı yarıldı, kan aktı. Hastaneye tekrar gittiler; bu sefer Viktor “Düştüm,” dedi. Annenin gözleri boş bakıyordu artık; ilaç almaya başladı, rejimin verdiği sakinleştiriciler, ama onlar da yardım etmiyordu. Viktor o yıllarda kitaplara sığındı; okul kütüphanesinden ödünç aldığı eski psikoloji kitapları, Freud’un rüya yorumları, Pavlov’un şartlandırmaları. “Zihin kontrol edilebilir,” diye okudu bir kitapta. O cümle Viktor’u değiştirdi; eğer zihin kontrol edilebilirse, acıyı silmek mümkün olurdu. Geceleri yatakta hipnoz denemeleri yapıyordu kendine; “Acı yok, acı yok,” diye fısıldıyordu. Ama acı vardı; her sabah uyanınca sırtındaki izler hatırlatıyordu. Babası bir gün onu yakaladı hipnoz denerken; “Ne yapıyorsun lan deli?” diye dövdü yine. Viktor o dövmeyle birlikte karar verdi: Babasını öldürecekti. Plan yaptı; mutfaktaki bıçağı aldı, yatağın altına sakladı. Ama yapamadı; gece babası horlarken yanına gitti, bıçağı kaldırdı, ama annenin gözyaşlarını düşündü, vazgeçti. O vazgeçiş Viktor’un ilk kırılmasıydı; güçsüz hissetti, ama o güçsüzlükten güç doğdu – zihinsel güç. On beş yaşında Duvar yıkıldı; 1989 Kasım’ı, sokaklarda sevinç, ama Viktor’un evinde sevinç yoktu. Babası “Her şey değişecek,” dedi ama değişmedi; votka hâlâ aynıydı, dayak hâlâ aynı. Birleşme sonrası babası iş bulamadı, annesi kreşte kaldı ama maaşlar düştü. Viktor okulda değişimi gördü; Batı kitapları geldi, öğretmenler özgür konuşmaya başladı. Psikolojiye daldı daha çok; üniversite hayali kurdu, ama para yoktu. Sokaklardaki arkadaş grubu dağıldı; bazıları Batı’ya gitti, bazıları suç dünyasına. Viktor yalnız kaldı; ama yalnızlıkta güçlendi. Bir gece babası yine dövdü; bu sefer Viktor karşılık verdi, yumruğu indirdi babasının suratına. Babası şaşırdı, sonra güldü: “Sonunda erkek oldun.” Ama o günden sonra dayak azaldı; babası korktu belki. Viktor o yumrukla değişti; gri gözleri daha keskinleşti, soğuk bir gülümsemesi oldu. Annenin ölümü o yıllarda geldi; ilaç fazla aldı, ya da intihar etti – bilinmez. Cenazede Viktor ağlamadı; babasına baktı sadece, “Sen öldürdün onu,” dedi içinden. Babası votkadan öldü iki yıl sonra; Viktor yirmi yaşındaydı, yalnızdı, özgürdü ama kırık. Üniversiteye gitti; psikoloji okudu, hipnoz uzmanı oldu, NLP öğrendi. Berlin’de bodrum katlarında başladı iş; müşteriler getirdi, travmaları sildi. Travis’le tanıştığında o bodrumda, Viktor’un gözleri griydi hâlâ, çocukluğunun grisi. “Ne biliyorsun?” diye sordu Travis’e. Travis anlattı; Viktor güldü – o soğuk gülüş, babasının gülüşü gibi. İş büyüdü; Kollektif Unutuş Ağı’nı kurdu, para geldi, güç geldi. Ama içindeki şiddet gitmedi; müşterileri tehdit etti, rüşvet verdi, ceset attı. Travis kaçtığında Viktor öfkelendi; ağı çöktüğünde kırıldı. Ölümü Travis’in eliyle geldi; ama ölümünden önce düşündü belki: Çocukluğumda başlayan bu yol, burada bitti. Viktor’un çocukluğu o gri apartmanda devam etti; on yaşında bir kış gecesi, babası eve sarhoş geldi, annenin yaptığı çorbayı döktü yere, “Bu ne lan zehir gibi?” diye bağırdı. Viktor masada oturuyordu; küçük elleriyle kaşığını tuttu, ama babası onu gördü, “Sen niye bakıyorsun öyle?” diye yakaladı yakasından. Viktor yere düştü; babasının botu karnına indi, nefesi kesildi. Annenin “Dur Hans!” diye yalvarışı duyuldu, ama babası annesini de itti. O gece Viktor yatakta yatarken karnı ağrıyordu; sabah okula gidemedi, ama annesi “Hasta,” dedi öğretmene. Viktor o ağrıyla birlikte nefret öğrendi; babasına nefret, annesine acıma, kendine öfke. Sokaklarda dolaşırken bir köpek gördü; yaralı, dayak yemiş gibi. Viktor ekmek verdi ona; köpek yaladı elini. O an Viktor düşündü: “Hayvanlar bile dayak yer. Ama insanlar neden susar?” Arkadaş grubuyla paylaştı bunu; Mehmet “Babam da vurur,” dedi, Ana “Annem ağlar,” dedi. Birlikte plan yaptılar; babalarına karşı çıkmak, ama çocuklardı, yapamadılar. Viktor evde defterine yazdı: “Bir gün güçlü olacağım. Kimse vuramayacak.” On üç yaşında babası kemerle dövdü yine; sebebi okul notu düşüktü. Viktor’un sırtı kanadı; annesi merhem sürdü, ama Viktor annesine bağırdı ilk kez: “Neden dur demiyorsun?” Anne sustu; “Dur diyemem, o bizi besliyor.” Viktor o cümleyle anladı: Korku besliyor aslında. O gece kaçtı evden; sokaklarda kaldı, bir terk edilmiş binada uyudu, soğuktu ama özgürdü. Sabah döndü; babası fark etmemişti bile. O kaçış Viktor’un ilk isyanıydı; daha çok kaçacaktı. Psikoloji kitaplarını o yıllarda keşfetti; bir öğretmen ödünç verdi, “Zihin gücü” diye bir kitap. Viktor okudu; hipnoz, şartlandırma, travma. “Travmayı silmek mümkün,” diye düşündü. Kendi travmasını silmeye çalıştı; aynaya bakıp “Acı yok,” dedi. Ama acı vardı; her yumrukta, her bağırışta. Duvar yıkıldığında Viktor on dokuzundaydı; sokaklarda kutlama, ama evde yas. Babası “Komünizm gitti, şimdi kapitalizm bizi ezer,” dedi ve votka içti daha çok. Viktor üniversiteye başladı; burs aldı, psikolojiye girdi. Profesörler Batı’dan kitaplar getirdi; Erickson, NLP. Viktor yuttu hepsini; seanslar yaptı arkadaşlarına, anılarını değiştirdi. İlk para o zaman geldi; bir arkadaşın travmasını sildi, para aldı. Babası öldüğünde Viktor cenazede durdu; gri gözleri kuru. “Öldün sonunda,” diye düşündü. Annenin mezarına gitti; “Kurtuldun,” dedi. Berlin’de bodrum tuttu; iş başladı. Viktor adı o zaman doğdu; Karl’ı bıraktı, Viktor oldu – galip anlamına. Ama galip değildi; çocukluğunun şiddeti içindeydi hâlâ. Travis’le tanıştığında o şiddet sızdı; ağı kurdu, güç sarhoşu oldu. Ölümü geldiğinde belki düşündü: Çocukluğum beni öldürdü. • Viktor’un ilk suçu, Doğu Berlin’in o buz gibi Ocak gecelerinden birinde, 1987 yılının ortalarında, henüz on dört yaşındayken gerçekleşti. O geceyi hatırladığında –yıllar sonra bile, Kreuzberg’deki loş bodrum katında Travis’e “güvenlik” sağladığını söylerken, ya da Spree Nehri’nin köprüsünden aşağı bir ceset atarken– her şey aynı soğuklukta, aynı keskinlikte geri geliyordu. O suç, bir cinayet değildi henüz; bir hırsızlık, bir yaralama, bir intikam ve bir kırılma anıydı. Ama Viktor için her şeyin başlangıcıydı. O gece, çocukluktan adamlığa geçişinin kanlı eşiğiydi. O kış Berlin’in doğu yakası her zamankinden daha griydi. Duvar hâlâ ayaktaydı, sokak lambalarının ışığı zayıf ve sarı, kar birikintileri kaldırımlarda kirli buz tabakalarına dönüşmüştü. Viktor’un evi Prenzlauer Berg’in arka sokaklarında, eski bir Plattenbau’nun dördüncü katındaydı; beton merdivenler buz tutmuş, tırabzanlar paslı, apartman girişinde her zaman aynı kokular: lahana çorbası, sigara dumanı ve ıslak kömür. Babası Hans o akşam vardiyadan erken dönmüştü; fabrikada yine bir kavga çıkarmış, ustabaşıyla yumruklaşmış, kovulmuştu. Eve geldiğinde votka şişesi elindeydi, gözleri kan çanağı, ağzı köpük içinde. Annesi mutfakta oturuyordu; elleri titreyerek patates soyuyordu, morarmış bilekleri önlüğünün altında gizlenmeye çalışıyordu. Viktor odasında, yatağın altında sakladığı defterine bir şeyler karalıyordu: babasının yüzünü, yumruğunu, annesinin gözyaşlarını. Çizgiler sertti, kalem kâğıdı deliyordu. Kapı açıldığında babasının sesi koridorda yankılandı: “Nerede o lanet olası para?” Annesi cevap vermedi. Babası mutfağa daldı, masayı tekmeledi, tabaklar yere saçıldı. “Maaşım nerede? Kreşten aldığın para nerede?” Annesi fısıldadı: “Yiyecek aldım Hans… Çocuk aç…” Babası güldü –o soğuk, boğuk gülüş– sonra annesinin saçını yakaladı, başını masaya vurdu. Viktor odasından duydu; kapıyı araladı, izledi. Annesinin alnından kan sızıyordu, babası hâlâ bağırıyordu: “Senin yüzünden kovuldum! Senin yüzünden!” Viktor’un kalbi deli gibi atıyordu; elleri buz gibiydi ama avuçları terliyordu. O an bir şey koptu içinde. Yıllardır biriken her tokat, her küfür, her sessiz gözyaşı bir anda patladı. Defterini kaptı, yatağın altından çıkardı, içine sakladığı küçük bıçağı aldı – babasının eskiden kullandığı, paslı bir katlanır bıçak. Bıçak elinde titriyordu ama bırakmadı. Koridora çıktı. Babası hâlâ annesini sarsıyordu; annesi yere çökmüştü, başı öne düşmüş, kan damlıyordu. Viktor “Dur,” dedi. Sesini ilk kez bu kadar net duydu kendi. Babası döndü, güldü: “Bak hele, küçük fare konuşuyor.” Viktor bir adım attı. “Bırak onu.” Babası annesini itti, Viktor’a yaklaştı; nefesi votka ve tütün kokuyordu. “Sen mi dur diyeceksin bana?” Elini kaldırdı; o tanıdık hareket, Viktor’un sırtında binlerce kez hissettiği hareket. Ama bu sefer Viktor beklemedi. Bıçağı çıkardı, babasının karnına sapladı – tek bir hamle, derin değil, ama yeterince derin. Babası şaşkınlıkla baktı; gözleri büyüdü, eli karnına gitti, kan parmaklarının arasından sızdı. “Sen… lanet olası…” diye mırıldandı, sonra yere yığıldı. Annesi çığlık attı; Viktor donmuştu. Bıçak hâlâ elindeydi, kan damlıyordu yere. Zaman durmuştu sanki; apartmanın koridorunda sadece annesinin hıçkırıkları ve babasının hırıltılı nefesi vardı. Viktor bıçağı yere attı; elleri titriyordu, kan kokusu genzini yakıyordu. Annesi kalktı, Viktor’a sarıldı; “Oğlum… ne yaptın…” Viktor annesinin yüzüne baktı; morarmış gözler, kanlı alın, ama gözlerinde korku değil, tuhaf bir rahatlama vardı. “Bitti,” dedi annesi fısıldayarak. “Bitti artık.” Viktor cevap veremedi; boğazı düğümlenmişti. Babası yerde kıvranıyordu; kan halıya yayılıyordu, koyu kırmızı bir leke. Viktor düşündü: “Öldü mü?” Ama babası hâlâ nefes alıyordu; göğsü inip kalkıyordu, gözleri yarı kapalı. Viktor annesine döndü: “Ambulans çağırmalıyız.” Anne başını salladı ama hareket etmedi. Viktor telefonu aldı –o eski, siyah döner telefon– numarayı çevirdi: 112. “Babam… yaralandı,” dedi. “Bıçaklandı.” Sesini tanıyamadı; yabancı bir ses gibiydi. Telefondaki kadın sordu: “Adres?” Viktor adresi söyledi, kapattı. Beklediler. Beş dakika, on dakika. Babası inliyordu; “Su… su…” diyordu. Viktor su getirdi, ama babası içemedi; dudakları titriyordu. Annesi yere oturdu, babasının başını kucağına aldı; “Hans… dayan…” diyordu. Viktor izledi; içinde bir boşluk vardı. Ne pişmanlık, ne korku, sadece boşluk. Ambulans geldiğinde siren sesi apartmanı doldurdu; komşular kapılara çıktı, fısıldaşıyorlardı. Paramedikler babayı sedyeye aldı; “Derin değil,” dedi biri. “Şanslı.” Viktor’u ve annesini sorguladılar; annesi “Kaza,” dedi. “Mutfakta bıçak elinden kaydı.” Viktor sustu. Polis geldi; iki üniformalı adam. “Ne oldu?” diye sordular. Annesi aynı hikâyeyi anlattı; Viktor başıyla onayladı. Polis not aldı, inanmadı ama rejimde kimse derinlemesine araştırmazdı; aile içi meseleler, aile içinde kalırdı. Babayı hastaneye götürdüler; Viktor ve annesi evde kaldı. Kanlı halı, kırık tabaklar, votka kokusu. O gece Viktor uyuyamadı; yatağında oturdu, ellerine baktı. Kan kurumuş, tırnaklarının altında kalmıştı. Defterini açtı, o geceyi çizdi: babasının yere yığılışı, annesinin kucağı, ambulans ışıkları. Çizgiler titrekti; kalem elinde oynuyordu. Sabah annesi kalktı, kahve yaptı; “Susacağız,” dedi. “Kimse bilmeyecek.” Viktor başını salladı. Babası hastaneden döndü üç gün sonra; karnında dikişler, yüzü soluk. Viktor’a baktı; gözlerinde korku vardı ilk kez. “Teşekkürler oğlum,” dedi alaycı bir sesle. “Beni öldürmeye çalıştın.” Viktor cevap vermedi; sadece baktı. Babası o günden sonra daha az vurdu; votka içmeye devam etti ama yumrukları zayıftı artık. Viktor’un içinde bir şey değişmişti; o bıçak darbesiyle birlikte güç hissetmişti. İlk kez kontrol ondaydı. O suç, bir hırsızlık değildi aslında; babasının yıllardır çaldığı güvenliği, annesinin çaldığı sessizliği, kendi çaldığı çocukluğunu geri almanın ilk adımıydı. Ama o gece bitmedi. Viktor okulda değişti; daha sessiz, daha soğuk. Arkadaşları fark etti; “Ne oldu sana?” diye sordular. Viktor “Hiç,” dedi. Ama içindeki boşluk büyüdü. Geceleri rüyasında babasının kanını görüyordu; uyanınca ellerine bakıyordu, temizdi ama hâlâ kan kokuyordu burnuna. Annesi daha çok ilaç aldı; gözleri boş bakıyordu artık. Viktor o yıllarda psikoloji kitaplarını daha çok okudu; “Travma silinebilir mi?” diye soruyordu kendine. Cevabı bulamadı ama aramaya devam etti. O ilk suç, Viktor’u Viktor yaptı; Karl’ı öldürdü, gri gözlü, soğuk gülüşlü adamı doğurdu. Yıllar sonra Travis’e “Göster bakalım,” dediğinde, o bıçak hâlâ elindeydi sanki; Travis’in transa soktuğu müşterilere bakarken, kendi çocukluğunu görüyordu. “Kurtarıyoruz,” diyordu kendine. Ama aslında intikam alıyordu; babasının yumruğundan, annesinin sessizliğinden, kendi korkusundan. O suçun izi hiç silinmedi. Viktor’un her seansında, her müşteride, o kanlı halı, o paslı bıçak, o titreyen eller vardı. Travis kaçtığında, ağı çöktüğünde, Viktor son kez düşündü belki: “İlk suçum buydu. Ve sonuncusu da bu olacak.” Ama sonuncusu değildi; Spree’ye atılan ceset, Lukas’ın tehditleri, hepsi o gecenin devamıydı. Çünkü şiddet döngüsü kırılmıyordu; sadece şekil değiştiriyordu. Viktor öldüğünde, belki annesinin kucağında yatarken düşündü: “Bitti.” Ama bitmemişti. Çünkü Nehir büyüyecek, defteri okuyacak, Viktor’un adını duyacaktı. Ve o isim, bir çocuğun ilk suçunun yankısı olacaktı sonsuza dek. O Ocak gecesi, kar yağıyordu dışarıda; apartman sessizdi, sadece babasının inlemeleri ve annesinin hıçkırıkları duyuluyordu. Viktor pencereye yaklaştı, dışarı baktı; kar taneleri sokak lambasının ışığında dans ediyordu. “Bir gün buradan gideceğim,” diye düşündü. “Ve kimse beni durduramayacak.” O düşünceyle uyudu; elleri hâlâ titriyordu ama artık korkudan değil, güçten. Viktor’un ilk suçu böyleydi: bir bıçak, bir kan lekesi, bir kırılma. • Viktor’un ilk suçunun üzerinden aylar geçtiğinde, Doğu Berlin’in beton sokakları hâlâ aynı gri tonunda akıyordu; ama Viktor’un içinde bir şey değişmişti, sessiz ama kalıcı bir değişim. Babası hastaneden döndükten sonra evdeki hava ağırlaşmıştı; Hans’ın karnındaki dikiş izi her sabah aynada kendine bakarken hatırlatıyordu oğluna ne yaptığını, ama Viktor’a bakarken gözlerinde artık sadece öfke değil, bir tür ürkek saygı da vardı. Dayaklar azaldı; babası votka içmeye devam etti, annesini hâlâ azarladı, ama yumruklarını kaldırmadan önce iki kez düşünür oldu. Viktor o sessiz zaferin tadını çıkardı; on dört yaşında, çocuk bedeninde bir yetişkin gücü hissetmişti. Ama güç zehirliydi; içindeki boşluk dolmuyordu, aksine genişliyordu. Geceleri uykusuz kalıyor, yatağında yatarken bıçağın saplandığı anı tekrar tekrar yaşıyordu: metalin ete girişindeki o tuhaf direnç, kanın sıcaklığı, babasının şaşkın bakışı. O anı sevmiyordu aslında; ama ondan korkmuyordu da. Korku yerini soğuk bir kabullenmeye bırakmıştı. Okulda Viktor daha da içine kapandı. Sınıf arkadaşları onun değiştiğini fark etti; eskiden sessiz hayalet derlerdi, şimdi “soğuk hayalet” diyorlardı. Öğretmenler notlarını düşürmeye başladı; “Dikkatini topla Karl,” diyorlardı, ama Karl artık Viktor’dı içinden. Defterine çizdiği resimler değişti; artık sadece babasının yumrukları değil, kendi yumruğu, kendi bıçağı, kendi kanı vardı. Bir gün matematik dersinde öğretmen tahtaya bir denklem yazdı: “x + 5 = 12, x nedir?” Viktor el kaldırmadı ama içinden cevap verdi: “x, bıçak.” O cevap onu güldürdü; kimse duymadı ama kendi kendine gülümsedi, gri gözleri parladı bir an. Arkadaş grubu –Mehmet, Ana, Paolo– hâlâ yanındaydı; onlar da şiddet gören çocuklardı, ama Viktor’un gözlerindeki yeni soğukluk onları tedirgin ediyordu. Bir öğle arasında rayların kenarında otururlarken Mehmet sordu: “Ne oldu sana o gece? Annen ‘kaza’ dedi ama…” Viktor sustu uzun süre; sonra “Babam öldü,” dedi. “Ama dirildi.” Arkadaşları güldü; şaka sandılar. Viktor gülmedi; sadece nehre –Spree’ye– baktı, suyun akışını izledi. “Bir gün o nehre bir şey atacağım,” diye düşündü. “Ve kimse bulamayacak.” O ilk suçun yankıları evde de devam etti. Annesi daha çok ilaç alıyordu; kreşteki işini zar zor yapıyordu, gözleri boş bakıyordu. Viktor annesine yardım etmeye başladı; alışverişe gidiyor, yemek yapıyor, evi temizliyordu. Ama annesi ona bakarken korku vardı hâlâ; “Oğlum, sen…” diyordu bazen, cümleyi tamamlamıyordu. Viktor annesini seviyordu; ama o sevgi artık karışıktı, acıma, koruma isteği ve hafif bir nefretle. “Neden durmadın?” diye soruyordu içinden. “Neden beni bırakmadın o yumrukların altında?” Annesi cevap vermiyordu; sadece sarılıyordu oğluna, ama sarılışında güç yoktu artık. Viktor o sarılışlarda kendi yalnızlığını hissediyordu; kimse onu gerçekten kurtaramazdı, sadece kendisi kurtarabilirdi. Yaz geldiğinde –1987’nin sıcak, boğucu yazında– Viktor sokaklara daha çok çıktı. Duvar hâlâ ayaktaydı ama Batı’dan gelen radyo yayınları, müzik, özgürlük kokusu sızıyordu doğuya. Viktor arkadaşlarıyla terk edilmiş bir binaya yerleşti; eski bir depo, camları kırık, duvarlarda grafitiler. Orada ilk kez sigara içti gerçekten; arkadaşları içiyordu, Viktor da denedi. Duman boğazını yaktı ama hoşuna gitti; “Bu da bir tür unutuş,” dedi kendi kendine. Depoda geceleri konuşuyorlardı; babalarından, annelerinden, rejimden. Viktor dinliyordu; ama kendi hikâyesini anlatmıyordu. Bir gece Mehmet “Babamı öldürmek istiyorum bazen,” dedi. Viktor başını salladı: “Ben denedim.” Arkadaşları sustu; inanmadılar ama korktular. O korku Viktor’u daha güçlü kıldı; korkulan biri olmak, dayak yenen çocuk olmaktan daha iyiydi. Sonbaharda babası tekrar hastalandı; karaciğer sirozu, doktorlar “Votka bırakmazsa ölür,” dedi. Babası bırakmadı; evde daha çok içti, daha çok inledi. Viktor izledi; yardım etmedi. Bir akşam babası yere yığıldı, kustu, kan geldi ağzından. Annesi ağladı; Viktor kalktı, babayı sedyeye koydu gibi yaptı ama yapmadı. Ambulans çağırdı; ama bu sefer sesi soğuktu: “Babam ölüyor.” Hastaneye gittiler; babası komaya girdi, iki gün sonra öldü. Cenazede Viktor annesinin yanında durdu; gözyaşı yoktu. Mezar başında “Hoşça kal,” dedi içinden. “Ve teşekkürler.” Teşekkürler çünkü o ölüm, Viktor’u özgür kılmıştı. Artık kimse vuramazdı ona; artık kimse bağıramazdı. Babası öldükten sonra ev sessizleşti; annesi çalışmaya devam etti, Viktor okula gitti ama artık farklı bir çocuktu. Psikoloji kitaplarını daha çok okudu; kütüphaneden ödünç aldığı her kitabı yutuyordu. “Zihin manipüle edilebilir,” diye yazıyordu defterine. “Acı silinebilir.” O yıllarda ilk kez hipnoz denemeleri yaptı kendine; aynaya bakıp “Acı yok, acı yok,” diyordu. Ama acı vardı; babasının ölümü acıyı silmemişti, sadece şekil değiştirmişti. O acı artık öfke değildi; soğuk bir hesaplaşmaydı. Viktor arkadaşlarına yardım etmeye başladı; Mehmet’in babası yine dövdüğünde Viktor “Gel,” dedi. Depoya götürdü, Mehmet’e hipnoz öğretti: “Gözlerini kapat, o yumruğu gör, ama uzaklaştır. Renkleri soldur, sesi kıs.” Mehmet denedi; ertesi gün “Çalıştı,” dedi. “Babam vurmadı.” Viktor gülümsedi; o soğuk gülümseme. Para aldı ilk kez; Mehmet’in ailesinden küçük bir miktar. “Teşekkürler,” dedi. Viktor parayı annesine verdi; “Yiyecek al,” dedi. Annesi aldı ama gözleri hâlâ boş bakıyordu. Duvar yıkıldığında Viktor on sekizindeydi; sokaklarda sevinç vardı, ama Viktor sevinmedi. “Değişen ne?” diye düşündü. Babası ölmüştü, annesi kırık, kendisi kırık. Batı’ya gitti; Kreuzberg’de oda tuttu, psikoloji okumaya başladı. Orada Viktor adı doğdu; Karl’ı bıraktı, Viktor oldu. İlk müşterilerini o yıllarda buldu; travmalı insanlar, unutmak isteyenler. Viktor onlara yardım etti; ama yardım ederken kendi çocukluğunu görüyordu. Her seansta babasının karnına saplanan bıçağı hatırlıyordu; her silinen travmada kendi travmasını silmeye çalışıyordu. Ama silinemiyordu; sadece derinleşiyordu. Yıllar sonra Travis’le tanıştığında, bodrumda, Viktor o ilk suçu hatırladı. Travis’e “Ne biliyorsun?” diye sorduğunda, sesinde babasının sesi vardı belki. Travis transa soktuğunda müşteriyi, Viktor izledi; içinden “Ben de böyle kurtuldum,” dedi. Ama kurtulmamıştı; sadece başkalarını kurtarıyormuş gibi yaparak kendi suçunu örtüyordu. Spree’ye ceset attığında, o ilk kanlı halıyı hatırladı; “Temizle,” demişti babasına içinden. Ama temizlenmiyordu. Lukas’la ağı kurduğunda, güç sarhoşluğunda, o suçun devamıydı; babasının yumruğunu başkalarına indiriyordu artık. Viktor öldüğünde, Travis’in elinde, son nefesinde belki düşündü: “İlk suçum buydu. Ve hepsi o gecenin devamı.” Gözleri kapandı; gri gözler, çocukluğunun grisi. Ama o gri, Nehir’in gözlerinde devam etti; çünkü suçlar silinmez, aktarılır. Nehir gibi. Sonsuza dek. O Ocak gecesi hâlâ Viktor’un rüyalarındaydı; kar yağıyordu, bıçak elindeydi, babası inliyordu. Viktor uyanıyordu ter içinde; ama uyanınca gülümsüyordu. Çünkü o gece, güç bulmuştu. Ve güç, bir kez bulunduğunda, bırakılmıyordu. Viktor’un ilk suçu böyleydi: bir bıçak darbesi, bir kan lekesi, bir sessizlik. Ve o sessizlik, Berlin’in bodrumlarında, Travis’in titreyen ellerinde, Nehir’in gri-yeşil gözlerinde yankılandı. Çünkü suçlar bitmez; sadece evrilir. Ve Viktor, o evrimin ilk halkasıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD