HEVİN
Aradan bir gün geçti. İlk öğrendiğimde Berzan’a sığınmıştım. Kollarında uyumuştum, başımı göğsüne yaslamış, kalp atışlarını dinleyerek. O anlarda kendimi güvende hissediyorum. O sıcaklık, o güçlü kollar… sanki bütün yaralarımı kapatıyor, bütün boşluğu dolduruyor. Ama sabah uyandığımda o sıcaklık gitmişti. Yerine yine o ağır, soğuk boşluk gelmişti. Gözlerim tavana dikili, aklımda dönüp duran görüntüler: annemin soğuk bakışları, babamın Hasan Ağa’nın bir kere bile başımı okşamamış olması, abilerimin bana “yük” der gibi bakışı… hepsi bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Yirmi yıl. Yirmi yıl boyunca istenmemiş biri gibi yaşadım.
Yataktan kalktım, pencerenin önüne geçtim. Dizlerimi göğsüme çektim, soğuk camı alnıma dayadım. Dışarıda dağlar hâlâ aynıydı, ama içimde bir şey değişmişti. Öfke. Sessiz, derin, yanan bir öfke. Mustafa’nın öldüğünü öğrendiğimden beri bu öfke büyüyor.
Öfke kabardı içimde. Dişlerimi sıktım, ellerim dizlerimde yumruk oldu. Gözyaşlarım akmadı. Akıtacak gücüm yoktu artık. Sadece o boşluk vardı, ve o boşluğu dolduran tek şey Berzan’dı. Onsuz yapamazdım. O benim tek ailemdi artık. Tek sığınağım.
Yatak hafifçe gıcırdadı. Berzan uyanmıştı. Yavaşça yanıma geldi, başımı öptü, saçlarımı okşadı. “Uyuyamadın mı güzelim?” dedi, sesi yumuşak, endişeli.
Karşıma oturdu, dizlerim hâlâ göğsüme çekilmiş halde. Gözlerimi ona diktim, ama ifadem hâlâ donuktu. Kırılgan görünüyordum, biliyordum. O da öyle görüyordu beni. Korunması gereken, sessiz, travmalı bir kız.
“Keşke bana sahip çıkacaklarına bir yurda verselerdi,” dedim usulca, sesim çatallı çıktı. “Daha mutlu olurdum bence.”
Berzan elimi tuttu, öptü. Parmakları sıcaktı, benim elim buz gibiydi.
“Tanışamazdık o zaman,” dedi, gözlerime bakarak.
Hâlâ ifadesizdim. Bakışlarım pencereden dışarıya kaydı. “Abimler okudu, okula gitti. Çalışmak istediler, çalıştılar. Evlenmek istediler, evlendiler. İstediğini yaptı herkes. Ya ben Berzan? Bu yaşıma kadar ne istedim de oldu? 20 yaşımı zar zor ettim. Her gün yüzüme bir yükmüşsün gibi bakmalarının nasıl olduğunu bilemezsin.”
Sözlerim ağır ağır dökülürken içimde o öfke daha da kabardı. Berzan’ın gözleri karardı, öfkesi yüzüne vurdu. O öfkeyi hissediyordum..
Berzan beni kendine çekti, kollarına aldı. Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını dinledim. O atışlar… onlar benim içindi..
Berzan kollarını belime daha sıkı doladı, çenesini tepeme yasladı. Nefesi saçlarımda geziniyordu, sıcak, tanıdık. O an içimdeki buz gibi soğukluk biraz daha eridi. Ama hâlâ o boşluk oradaydı, derinlerde. Yine de onun kollarında… güvendeydim. Onsuz yapamazdım. O benim tek sığınağımdı artık.
“Daha çok erken,” dedi boğuk bir sesle, kulağıma eğilip. “Gel yatağa geçelim.”
Kafamı kaldırdım. Gözlerime baktı, o koyu gözler… içimde bir şey kıpırdandı. Yavaşça dudaklarına yaklaştım, öptüm. Önce yumuşak, sonra biraz daha derin. Geri çekildiğimde gülümsedim. Küçük, utangaç bir gülümseme. Kırılgan görünüyordum, biliyordum. O da öyle görüyordu beni.
Berzan da gülümsedi. Gözleri parladı, dudaklarının kenarı kıvrıldı. Hoşuna gittiğini gördüm. O gülümseme… içimi ısıttı.
“Sensiz yapamazdım,” dedim fısıltıyla, sesim titrek. “İyi ki varsın.”
Sonra derin bir nefes aldım, gözlerimi gözlerinden ayırmadan devam ettim.
“Teşekkür ederim… beni koruduğun için.”
Berzan’ın gözlerinin içi güldü. O sert, vahşi adamın gözleri… bir an yumuşadı. Elini yanağıma koydu, başparmağıyla okşadı. Sesini alçalttı, ama her kelimesi içime işliyordu.
“Sen de iyi ki varsın, Hevin,” dedi, sesi derin, aşk dolu.
“Sensiz ben de… ben de yapamazdım. Sen benim her şeyim oldun. Kimse sana dokunamaz artık. Kimse seni üzemez. Seni korumak… benim için nefes almak gibi. Seni seviyorum. Her şeyimle, öfkemle, gücümle… seni seviyorum.”
Sözleri içime doldu. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Sadece gülümsedim, kırılgan bir gülümseme. O beni öyle görüyordu.
Kalktık beraber. El ele yatağa geçtik. Berzan yatağa geçti, beni içine aldı. Kollarını belime doladı, sırtımı göğsüne yasladı. Nefesi ensemdeydi. “Uyuyalım güzelim,” diye fısıldadı. “Ben buradayım. Hep buradayım.”
BERZAN
Yatakta yan yana yatıyorduk, ışıklar sönük, sadece pencereden sızan ışık odanın köşelerini aydınlatıyordu. Hevin’in nefesi düzenliydi ama biliyordum ki uyumuyordu. Ben de uyuyamıyordum. Kollarım belinde, parmaklarım sırtında geziniyordu ama aklım başka yerdeydi. Öfke içimi kemiriyordu. Sessiz, ağır, yanan bir öfke. Hevin’in anlattıkları kulaklarımda yankılanıyordu.
“Geçen eve gittiğimde abimler benimle konuşmadı bile,” dedi, sesi titrek, kırılgan. “Hâlâ kötü davranıyorlar.”
O an içimde bir şey patladı. Kaşlarım çatıldı, çenem kasıldı. Dişlerimi sıktım, ama ses çıkarmadım. Sadece kollarımı daha sıkı sardım ona. Sanki bırakırsam dağılacakmış gibi. O küçücük odasını hatırladım birden. Evde, yerdeki minderin üstünde, çocuk eşyalarının arasında yattığı o köşeyi.
Hizmetçi gibi kullandıklarını… benim Hevin’im. Yemekleri taşıyan, yerleri silen, “yük” diye bakılan o kız.
Öfke kabardı. Göğsümde bir yumru gibi büyüdü. Hasan Ağa’yı düşündüm. Abilerini düşündüm. Kardeş dedikleri o piçleri.
İçimden bir ses yükseldi: hepsini yakarım. Tek tek. Ama Hevin’in kırılgan bedeni kollarımda… öfkemi bastırdım. Şimdilik. Onun için. Onu korkutmamak için.
“Hevin,” diye fısıldadım, sesim boğuk çıktı. “Kimse sana bir daha öyle davranamayacak. Söz veriyorum.”
Cevap vermedi. Sadece biraz daha sokuldu. O sokuluş… içimdeki öfkeyi daha da körükledi. O sokuluş, o ihtiyaç… beni deli ediyordu. Onu korumak istiyordum. Öldürmek istiyordum. Herkesi. Abilerini, Hasan’ı… hepsini.
Sonra uyuduk..Birkaç saat sonra uyandım. Hevin hâlâ yanımdaydı, nefesi düzenli, ama elini göğsüme koymuştu. Parmakları hafifçe kıvrılmıştı. Gözlerimi açtım ona baktım. Yüzü huzurluydu, ama biliyordum ki o huzur kırılgandı. O öfke hâlâ içimde yanıyordu. Daha da büyümüştü. Abileri… Hasan… hepsi ödeyecekti. Ama önce… önce Hevin’i koruyacaktım. Onu güvende tutacaktım. Onu sevecektim.
Elimi saçlarına götürdüm, yavaşça okşadım. “Kimse sana dokunamayacak,” diye mırıldandım kendi kendime. “Kimse.”
…
Pazar akşamı yatakta birbirimize sokulmuş, gülüşüyorduk. Hevin’in saçları yüzüme değiyor, o tatlı kokusu burnuma doluyordu. Mest oluyordum resmen. Kıkır kıkır gülüyordu, sesi kulaklarımda yankılanıyordu. “Eve gitmemiz gerekiyor,” dedi birden, “Yarın okul var.”
Gülümsedim, kollarımı beline daha sıkı sardım. “Biraz daha kalalım,” dedim, sesim boğuk çıktı. “Daha doymadım sana.”
Hevin gülümsedi, o küstah, baştan çıkarıcı gülümsemesiyle. “Erken gidersek hemen uyumayız,” dedi, gözleri parlayarak.
O an bir şey oldu içimde. Gözlerim karardı, nabzım hızlandı. Birden kalktım. “Kalk kalk kalk,” dedim aceleyle, “Bir an önce eve gidelim.”
Hevin şaşkın baktı. “Dışarı çıkmayacak mısın?”
Güldüm. “Kızım balayındayız, ne çıkması? Hem karım evdeyken nereye gideceğim ben?”
Çırılçıplak kalktım, üzerimi giymeye başladım. Gözlerim ondan ayrılmıyordu. Hevin de kalktı, yavaş yavaş giyindi. Vücudunu seyrederken yutkundum. O ince bel, o dolgun kalçalar, o göğüsler… kıpır kıpır oluyordum. İçimdeki ateş alevleniyordu. Giyinirken bile bakışlarımı üzerinden çekemiyordum. O da farkındaydı, biliyordum. O küstah gülümsemesiyle bana bakıyordu.
Evden çıktık. Kapıda adamlar bekliyordu. “Eve gidiyoruz,” dedim sertçe. Arabaya bindik. Hevin’e yakın olmak için arka koltuğa geçtim. Yan yana oturduk. Adamlar önde, biz arkada. Yol boyunca sessizce oturduk, ama Hevin’in eli birden bacağıma gitti. Parmakları yavaşça yukarı kaydı.
Hemen elini yakaladım. Sertçe. Gözlerimle araba süren adamı işaret ettim, dudaklarımla “Yapma” dedim. Hevin kaşlarını kaldırdı, meydan okur gibi. Elini biraz daha kasıklarıma yaklaştırdı. Nabzım hızlandı, aletim zonkluyordu. Elini daha sert tuttum, geri çektim.
Eğildim, kulağına fısıldadım, sesim hırlıyordu: “Evde gösterecem ben sana. Sabret.”
Hevin gülümsedi. İçimdeki ateş daha da yükseldi.
Eve vardık. Kapı açıldı, sofra kurulmuştu. Babam, annem, Serhat, Berfin, Rojda… hepsi masada oturuyordu. Babam beni görür görmez ayağa kalktı. “Oğlum,” dedi, sesi sıcak ama endişeli.
Rojda ve Berfin direkt Hevin’in yanına geldi. “Yenge!” diye sarıldılar. Annem de kalktı, “Oğlum,” dedi, gözleri dolu dolu. “Ben bilmiyordum… ben…”
Sinirle baktım ona. Gözlerim karardı. “Tamam anne,” dedim sertçe. “Konuşuruz.”
Sofraya geçtik. Yemek yedik. Masada ses çıkmıyordu. Çatal bıçak sesleri, arada bir yutkunma… hepsi ağır geliyordu. Hevin’in yüzüne baktım. O da suskundu, ama gözleri bana kayıyordu. O kırılgan ifade hâlâ yüzündeydi, ama altında başka bir şey vardı. Biliyordum. Yemekten sonra.
Berfin’e kaş göz yaptım. Anladı. Rojda’yla birlikte kalktılar. “Yenge, özledik seni. Bahçeye çıkalım mı?” dedi Berfin.
Hevin bana baktı. Gülümsedim, başımla onayladım. O da kalktı, kızlarla gitti. Masada babam, annem ve Serhat kaldı.
Sessizlik ağırlaştı. Babamın yüzüne baktım. Öfkem hâlâ içimde yanıyordu.
“Konuşmamız lazım,” dedim alçak sesle, ama sesim çelik gibiydi. “Hevin’le ilgili. Ve geçmişle ilgili.”
Babam yutkundu. Annem gözlerini kaçırdı. Serhat sustu.
Ama ben susmayacaktım. Artık susmayacaktım. Hevin benim her şeyimdi. Ve kimse ona bir daha zarar veremeyecekti. Kimse.
Odadaki hava birden ağırlaştı. Babamın karşısında duruyordum, ellerim yumruk, çenem kilitli. İçimdeki öfkeyi alevlendirmişti. Artık patlama zamanıydı.
“Baba,” dedim, sesim buz gibi, ama içim yanıyordu. “Neden Mustafa’yı öldürttün?”
Babamın kasları anında gerildi. Kaşları çatıldı, gözleri kısıldı. O sert, yaşlı yüzünde bir an şok geçti, sonra öfke patladı.
“Ne diyorsun Berzan sen?” diye gürledi.
Telefonumu çıkardım. Parmaklarım titriyordu, ama kararlıydım. Mehmet’i aradım. Tek kelime ettim: “Getir.”
Kapatıp telefonu masaya koydum. Babamın gözleri açıldı. Annemin eli ağzına gitti, “Oğlum…” diye fısıldadı.
Beklemeye başladım. İçimdeki öfke bir volkan gibi kabarıyordu. Mehmet kapıyı açtı. İçeri adamı getirdi. Elleri bağlı, ağzı kapatılmış, gözleri korku doluydu. Babam adamı görünce rengi attı. “Berzan…” diye hırladı.
“Haberim olmayacağını mı düşündün?” dedim, sesim alçak ama keskin.
Annem ayağa kalktı, “Ne oluyor oğlum?” diye sordu, sesi titrek.
“Anne,” dedim, gözlerim babama kilitli.
“Ben gittim babama sordum. Kendini masum gösterip ‘haberim yoktu’ dedi. Sait Avşin’in ölümünde parmağım yok dedi. Mustafa’yı anlattığımda ilgim yok dedi. Ama ben Hasan Zeri’ye gidince… Mustafa’yı adamlarıma öldürtmüş.”
Babamın yüzü morardı. “Berzan!” diye bağırdı.
“Neden baba?” dedim, sesim çatallı çıktı.
“Neden yaptın bunu? Hevin’in… karımın babasıydı o. Ne olursa olsun. Neden yaptın bunu?”
Babam öfkeyle. “Ben ne yaptıysam ailemi korumak için yaptım!” diye haykırdı.
Masaya vurdum. Sertçe. Camlar titredi. “Ne koruması?” diye kükredim.
“Sen bu aileyi kanla kurmuşsun! Hasan Zeri’nin söyledikleri doğru. Sen onun sayesinde güçlendin!”
Babam ayağa kalktı, parmağını bana uzattı.
“Ben o şerefsiz sayesinde güçlenmedim! Ben dişimle tırnağımla bu günlere geldim! O şerefsiz… Sait Avşin’i öldürüp, şerefsiz Davut’la birlikte silahı elime verdiler! O silahta benim de parmak izim var!”
“Mustafa’yı neden öldürttün?” diye sordum, sesim buz gibiydi.
Babam bir an durdu. Gözleri kaçtı. “Hasan istedi,” dedi sonunda. “Tehdit etti.”
O an içimdeki her şey patladı. Ayağa kalktım. Annem “Oğlum…” diye yalvardı.
Serhat “Abi…” diye araya girdi. Ama ben dinlemedim. Odadan çıktım. Kapıya doğru yürüdüm.
Ve orada… Hevin’i gördüm.
Kapının önünde durmuş, dinliyordu. Her şeyi duymuştu. Gözleri kocaman açılmış, dudakları bükülmüş, elleri titriyordu.
Ona acı acı baktım. İçim parçalandı. “Hevin…” diye mırıldandım.
Hevin dudaklarını büktü, gözleri doldu. “Ben gerçekleri nasıl öğreniriz biliyorum,” dedi usulca.