Aklıma kazındığın ilk gün.

4904 Words
Sabah, daha güneş tam kararını veremeden, annemin sesiyle uyanıyordum. Kapının önünde, her zamanki gibi. Direkt: “Hevin, kalk.” Derdi. Gözlerimi açtım. Tavan bana baktı, ben tavana baktım. Vücudumun hiçbir parçası kalkmak istemiyordu. Döşeğim serin. Odanın içi hafif soğuk. Tavana bakarken aklıma… o geldi. Mesaj atan o kişi. O cümleler. İçimde bir yer yine sıkıştı. Kalbim, sanki biri avucunun içinde tutup hafif hafif eziyormuş gibi. Şimdi bundan sonra her adımımda arkama bakacağımı fark ettim. Sokakta yürürken. Pencereye yaklaşırken. Bir ses duyduğumda. Birisi fazla baktığında. Harika. Evlenmişim, aile evine dönmüşüm, Sapığım var, bir de aile evinin ücretsiz hizmetçisiyim. Tam dolanımlı gelin paketi. Yatağın içinde öylece yatıyordum. Duvarın köşesinde bir çatlağı vardı, ona bakıyordum. O çatlak da bana bakıyordu sanki. Kim daha boş bilmiyorum. Aklımda annemin günlük programı dönmeye başladı. Ezberim çünkü. Alarm gibi. Kahvaltı hazırla, bulaşık yıka, yerleri sil, öğlen yemeği hazırla, akşam hazırlığına geç. Nujin dönünce, hamile olduğu için yardımcı tutulacak. Ama şu an… Hevin var. Yani yardımcı eşittir ben, maaş eşittir sıfır, teşekkür eşittir sistem dışı. Ayaklarımı karnıma çektim. Odanın sabah soğuğu içeri sızıyordu. Burnuma dün geceden kalan çocuk sabunu, eski tahta ve soğuk oda kokusu karışmıştı. Beynim çalışıyor, bedenim protesto ediyordu. Kapı birazdan açılacak. Annemin sesi gelecek. “Ekmekleri al, kahvaltı hazırla. Babanlar çıkacak.” Daha demeden duydum. Ve şimdiden biliyorum: Alacağım. Yapacağım. Susacağım. Çünkü bu evde benim varlığım “birkaç günlüğüne gelmiş” bir misafir değil. Bu evde ben… bir görevim. Ağlıyor muyum, yoksa hayata mı alerjim var, çözemedim. Ben artık sadece bu evde değilim. Kendi hayatımda da misafirim. Ve birileri, görünmeyen bir yerden, bunu benden daha iyi biliyor. Ve… tam tahmin ettiğim gibi kapı açıldı. Ben yatağın içinde kımıldamadım. Hatta bilerek kımıldamadım. Gözlerim açık, tavana bakıyordum. Tavan hâlâ aynı yerde. Hayat da. Annem içeri girdi. “ Hevin kalk. Kocan geldi.” Bir an beynim bunu algılamadı. Sonra cümle içimde yankı yaptı: kocan. Başımı çevirdim. Kapıya baktım. Annem dışarı seslendi: “Geç Berzan oğlum.” Ve Berzan gerçekten geçti. Annem beni yatakta öylece görünce kaş göz yaptı. Hani şu: “Hadi iş var, dünya dönüyor, sen yatıyorsun” bakışı. Sonra çıktı. Oda bir anda Berzan’la doldu. O ise bana bakmadı. Etrafa baktı. Duvarlara. Oyuncaklara. Küçük yatağa. Yüzü her zamanki gibi buruşturulmuş. “Çocuk odası mı?” dedi. “Eskiden benimdi,” dedim. Sesim biraz yorgun, biraz umursamaz. Bu kez bana baktı. Yine o asık surat. Hiçbir şey söylemedi. Ben ağzımı açtım. Neden geldin diyecektim. Ama o hemen konuştu: “Kuzenim İsmail’in nişanı var. Gitmemiz gerek. Annem gönderdi seni almam için. Hazırlan. Gidiyoruz.” Yüzümü astım. “Meraklı değilim zaten,” dedi. “Annem gönderdi.” “Haber verseydiniz gelirdim,” dedim. “Benim almam gerekiyormuş,” dedi. Sonra kapının önünde dikildi. Hâlâ odaya bakıyor. Sanki duvarlar onu rahatsız etmiş gibi. Ve sonra odadan çıktı. Ben yerden kalktım. Kapıyı kilitledim. Gıcık Gözlüğümü aldım, taktım. Üzerimi değiştirdim. Yanımda getirdiğim, ailem hep kızdığı için o uzun, bol entarilerden birini giydim. Rahat. Görünmez. Kendim. Eşyalarımı topladım. Ama içimde küçük bir sevinç vardı: en azından bugün işlerden kurtuldum. Odaya bir kez daha baktım. Ne unuttum diye. Sonra eski telefonumu buldum. Sakladığım yerden. Onu da aldım. Yeni telefonumu da. Kapıyı açtım, aşağı indim. Bahçede Berzan annemle babamla konuşuyordu. Bir ilgi. Bir şefkat. Bir “oğlum” tonu. İçimden, vay be, dedim. Demek böyle de olunabiliyor. “Oğlum, kahvaltıya kalın, Hevin hazırlar şimdi.” Dedi babam. “Aynen, beş dakikada hazır olur.” Dedi annem. Berzan hemen konuştu. “Biz gidelim. Alışveriş yapacağız. Öğleden sonra nişan.” Sonra “Sizi de bekliyoruz. Babam mutlaka gelmenizi istedi,” dedi. Beni görünce hepsi bana döndü. Annem hızlıca geldi. “Topladın mı bütün eşyalarını?” “Evet.” Dedim sadece. “Eşyalarım nerde.” Diye sordum sonra. “Eski eşyaların pek bir şey değildi zaten. İhtiyacı olanlara dağıttık. Zaten alışveriş yapmışsın.” Sonra sesini alçaltıp: “Kocana düzgün davran. Geri göndermesin. Kendine de çeki düzen ver.” Önüme baktım. “Çeki düzen” derken… benim tipimden bahsediyordu. Hep dalga geçtiği halimden. Hep kısıtlayıp, hep karışıp, şunu giyme, bunu yapma, dışarı çıkma deyip sonra da olmadığında sanki hiç dememiş gibi kızmasından. Harika. Gerçekten mükemmel sistem. “Berzan bekliyor,” dedim. Çantamla yanına gittim. Bana bakmadan çantayı elimden aldı. Annemle babama döndü: “Kendinize iyi bakın. Mutlaka bekliyoruz.” Ben önden geçtim. O da arkamdan. Bahçeden çıktık. Berzan, arabanın arkasına çantayı attı. Sonra hiçbir şey demeden direksiyona geçti. Ben de bindim. Arabada… hiçbir şey yoktu. Ne konuşma. Ne müzik. Ne bakış. Sadece Berzan’ın o her zamanki asık suratı ve yolun önümüze serilen sessizliği. Motorun uğultusu, tekerlerin taşlara sürtünmesi, camdan giren sabah serinliği… Ben camdan dışarı baktım. Ev geride kalırken içimde de bir şeyler geride kalıyordu sanki. Konağa geldik. Berzan arabadan indi. Ben de indim. Çantayı kapının önüne bıraktı. Sonra… gitti. Arkasına bile bakmadan. Ben çantamla kapıdan içeri girdiğimde Emine Hanım beni görür görmez: “Hoş geldin kızım,” dedi. O anda içimde tuhaf bir sıcaklık oldu. Annemin evinde duymadığım bir ses tonuydu bu. Berfin ve Rojda hazırlanmışlardı. Beni görünce ikisi birden ayağa kalktı: “Hoş geldin yenge, hiç geçme, çantanı koy şuraya.” Emine Hanım hemen seslendi: “Sibel!” Sibel koşarak geldi. Çantayı elimden aldı. “Odaya götür.” Bu evde benim iki parça eşyayı bile yerleştirmem gerekmiyor. Her şey… zaten benim için hazır. “Hadi çıkıyoruz,” dedi Rojda. “Nişan çok ani oldu, sana kıyafet bile alamadık.” “Siz aldınız mı?” dedim. Kızlar bana baktı, sonra güldüler: “Tabii ki aldık. Nujin’le Ufuk abi de çıktılar. Senin için gideceğiz.” Şaşırdım. “Ben abin sabah gelince siz de almadınız sandım.” “Yok kızım,” dedi Emine Hanım. “Tek gelinimiz var.” O “tek gelinimiz” cümlesi içime bir şey bıraktı. Küçük. Ama sıcak. Sonra bana baktı: “Sen neden düğünde takılan altınları takmıyorsun?” Bir an duraksadım. Yanıma bile almamıştım. “Berzan çok erken gelince hemen çıktım… takamadım,” dedim. Emine Hanım başını salladı. “Hadi,” dedi. “Hemen çıkalım.” Rojda atıldı: “Sonra kuaföre gideceğiz.” Bu sefer… farklı hissettim. Bir an için… sanki bir yere aitmişim gibi. Gülümsedim. Ve hep birlikte evden çıktık. Arabaya bindik. Gideceğimiz mağazalar yan yana dizilmişti. Vitrinler… ışıklar… parıltı… taşlar… sanki nişan değil de saray töreni yapacağız. Ben bunları mı giyeceğim gerçekten? İndik. Rojda ve Berfin hemen kollarıma girdi. Arkamıza genç bir adam da takıldı bizi arabayla getiren. Mağazalara doğru yürürken gözlerim sürekli etraftaydı. Kim bakıyor? Kim fazla bakıyor? Kim bana bakmıyor ama bakıyormuş gibi? Kendimi kontrol ederken buldum. Adam kapının önünde kaldı. Biz içeri girdik. Ve… mağaza. Her şey çok şatafatlıydı. Taşlı. Simli. Kabartmalı. Gösterişli. Ben etrafa bakıp fısıldadım: “Bunlar çok abartılı…” Berfin hemen: “Nişan sonuçta. Bir de sen yeni gelinsin.” Harika. Yeni gelin modu açıldı. Bir kadın yanımıza geldi. Emine Hanım hiç duraksamadan konuştu: “Gelinimize uygun, nişan için ne varsa gösterin.” Ben hiçbir şey diyemedim. Berzan’la vardığım söz geldi aklıma. Sessizlik, sınırlar, dışarıda evli gibi. Normalde Ferhat’la olan ilişkimde… Ferhat dahil herkes bilirdi: cenazeye hazırlanır gibi hazırlandığımı. Gösteriş yok. Ses yok. Fazlalık yok. Ama Berzan’la öyle değildi. Benim bu halim sorgulanmıyordu. Kabul edilmiş sayılıyordu. Ve şimdi… ben bu ışıkların ortasında, susarak ayakta duruyordum. Getirilen kıyafetlerin arasında gözlerim en sade olanı arıyordu. Ama sorun şu. Bu mağazada “sade” diye bir kavram yok. Her şey bağırıyor. Taş bağırıyor. Kumaş bağırıyor. Askı bile bağırıyor. Yine de üç tane seçtim. İki siyah. Bir kahve. Kalbime en az saldıranı bunlar. Önce kahveyi denedim. Kız yardım etti. “Bu en küçük beden,” dedi şaşkınlıkla. Ama üstümden düşecek gibi durdu. Zaten sevmedim. Çıkardım. Sonra ilk siyahı giydim. Kızlar burun kıvırdı. Ötekini denedim. Onu da beğenmediler. Emine Hanım bu kez başka bir elbise getirdi. Kadifemsi. Uzun kollu. Uzun boylu. Zaten yazın sonu, hava akşama doğru serinliyor. Askıda duruşunu görünce fark ettim. Bu… abartı değil. Hoşuma gitti. “Kendim giyerim,” deyip kızı gönderdim. Elbiseyi üstüme geçirdim. Ve… tam oturdu. Ama. Askıda durduğu gibi durmuyordu. Evet, kollar uzun. Evet, boy uzun. Ama ön kısmı asimetrik bir kesimle ikiye ayrılıyor. Ve bayağı derin bir yırtmaç var. Göğüs dekoltesi de… var. Göğüslerim küçük. Ama güzel duruyordu. O sırada Rojda, perdenin arkasından bir topuklu uzattı: “Yenge, şunu da giy.” Ayakkabıyı elime aldım. Numarasına baktım direkt. Benim numaram. Bunlar ailecek hasta. Ayak numaramı nereden öğrendiniz siz? Evlenirken nüfusla beraber mi veriliyor bu bilgi? Ayakkabıyı da giydim. Ama çıkmaya utanıyordum. Saçlarım tepemde toplu. Gözlerimde gözlük. Yüzüm makyajsız, çilli. Bir süre öylece durdum perdenin arkasında. Kalbim biraz hızlı. Mideme bir sıcaklık çökmüş. “Ne yaptın kızım?” dedi Emine Hanım. Ses veremedim. Hâlâ öylece duruyordum. Bu kez sesi değişti: “Kızım iyi misin, bak giriyorum.” Kalbim bir an duruyor gibi oldu. “Açıyorum,” dedi ve perdeyi bir anda açtı Ve… Herkesin ağzı açık kaldı. “Ben ne dedim anne?” Dedi Rojda. “Fiziği çok güzel,” Ben… yerin dibine girmek istiyordum. Emine Hanım yaklaştı. “Gel şöyle bir bakalım.” Utanarak… çok utanarak… kabinden çıktım. Kızlar ve Emine Hanım etrafımda döndü. Dört bir yanımdan baktılar. Sanki beni değil de, vitrine konacak yeni bir şey inceliyorlardı. Ne diyeceğimi düşündüm. Ağzım açıktı. Dilimin ucu uyuşmuş gibiydi. Emine Hanım başını hafif eğip elbiseye baktı. “Sanki bu çok açık…” dedim. Ama Berfin hemen atladı: “Annemin yanında abim bir şey diyemez.” “Ben… ben giymem yani,” dedim. Sesim yarım çıktı. Rojda omzuma dokundu. “Alışırsın. Bence çok güzel oldu.” Emine Hanım gülümsedi. “Siyah aldım kızım. Sen dua et buradaki en renkli, en abartılı kıyafeti seçmedim. Bak hem sade hem şık. Ne giyeceksin başka? Nişan sonuçta.” Dudaklarımı yemeye başladım. Tabii. Oğullarına yakışmam gerekiyordu. Koskoca aşiret. Gelinleriydim hemde ilk. Ama… bu kadar açık mı giyiniyor bu aşiret? Bir bahane aradım. Mantıklı, ikna edici, hayat kurtaran bir bahane. Yoktu. Ve ağzımdan şu çıktı: “Tamam.” Kendime kızdım. Aferin kızım. Direniş sıfır. Devrim sıfır. Ayakkabı da seçtiler. Ben kabine dönüp üstümü değiştirirken onu da kasaya koyup beklediler. Elbiseyi elimde tutarak çıktım. Poşete girdi. Berfin, kapıda bekleyen adama uzattı. Adam arabaya koydu. Sonra yine peşimize takıldı. Yürümeye başladık. Biraz ilerleyince Ufuk abimle Nujin’i gördük. Yanımıza geldiler abim bana bakıyordu ama gozlerınde pişmanlık görmedim. Emine hanım ve kızlar çok kısa konuşurken ben sadece ayakta dikildim. Konuşmamayı seçtim. Önemli olan onun mutluluğuydu sonuçta. Onlar gittikten sonra yine yürümeye başladık. Hâlâ etrafa bakıyordum. Refleks olmuştu. Kim bakıyor? Emine Hanımın yanında telefonu çıkarmaya utanıyordum. Ama zaten hesabımı silmiştim. Kimsenin yazdığını da düşünmüyordum artık. Bir an dalmışım. Kaldırım taşlarının arasındaki küçük otlara bakıyordum. Birden: “Hevin kızım.” Dedi emine hanım. Döndüm. “Gelsene.” Mağazaya baktım. Gözlükçü. Bir an anlamadım. Beynim yükleniyordu. Gözlerim kısıldı. Ben zaten gözlük takıyordum. Daha ne yapacaktık? Gözlerimi mi değiştirecektik şimdi? Allah’ım bugün beni tamamen yeniden mi yaratacaksınız? Ve içeri girdim. Emine Hanım gözlükçüye dönüp, “Lens almak istiyoruz,” dedi. Sonra bana baktı: “En azından bugünlük takma kızım. Güzel gözlerin görünsün.” Gözlükçü bana döndü. “Numaranız kaç?” Söyledim. Başını salladı. “Çok yüksek değilmiş.” Dedi. “Ben sürekli ders çalıştığım için takıyorum,” dedim. “Alıştım.” “Lensle rahat edersiniz,” dedi. “Takamadığınız zaman yine gözlüğünüzü takarsınız.” İçimde bir iç çekiş oldu. Ama mecburen oturdum. Ölçüm yaptılar. Makine soğuktu, gözümün etrafına değince ürperdim. “Şeffaf olsun. Göz rengi belli olsun,” dedi Berfin. Adam gülümsedi, başını salladı. Aldık. Çıktık. Gözlükçünün kapısından çıkarken teşekkür ettim ama içimde bir şey bozulmuştu. Neden bu hazırlık? diye düşündüm. Oğullarına beğendirmek için mi? Kesin Berzan bir şeyleri beğenmediğini söylemiş. Yada belli etmişti. Sonra bir yerde yemek yedik. Yemek boyunca midem tok ama içim açtı. Yemekten hemen sonra eve döndük. Odaya geçince direkt Sibel’in odaya koyduğu çantayı açıp eski telefonumu koltuğun arka kısmına yerleştirdim. Kapalıydı zaten. Ben odadayken Berfin yanıma geldi. Elbisesini getirmişti. Bana yardım etti beraber giyindik. “Çok güzel oldun.” “Gerek var mıydı?” dedim istemeden. “Bizi seni beğenmedik sanma,” dedi. “Bizce çok güzelsin. Ama bu hazırlanmayacağın anlamına gelmez. Hem düğünde damat tarafıyız, bilirsin… damat tarafı iyi hazırlanır. Annem senin için en iyisini yapmaya çalışıyor.” Gülümsedim. Sonra: “Lens takmama yardım eder misin?” dedim. Berfin yardım etti. Lensleri taktık. “Gözlerin çok güzel,” dedi. Utanarak, “Teşekkür ederim,” dedim. Tam çıkacakken Berfin de hemen ekledi: “Altınları unutma. Annem söyledi” Unutur muyum. Unutmuştum ama hatırlatan olur. Altın bu. Gidip aldım. Dolabın altındaki kutudan. Sonra son kez aynadan kendime baktım. Kapıdan bile çıkmaya utanıyordum. Ama mecburen çıktım. Sonrada evden çıktık. Bizi getiren aynı adamla. Kuaföre gittik. “Bari burada çok sade olsun,” dedim. “Sade bir saç, sade bir makyaj.” Kabul ettiler. Bir süre sonra aynaya baktım. Kendimi tanıyamadım. Kızlar ve Emine Hanım bana bakakaldı. “Bambaşka biri oldun,” dediler. “Ama her halinle güzelsin.” Gülümsedim. “Altınları da takalım,” dedi Emine hanım. Koca altın kesesini arabada bırakmıştım. Emine hanım Rojda’yı gönderdi. Geri döndüğünde, ben daha ne olduğunu anlamadan etrafımı sardılar. Kollarımı tuttular. Bir bilezik. Bir bilezik daha. Bir tane daha. Kollarım… sanki zincire vuruluyordu. Bilezikler, kelepçeler. Sonra boynuma geldiler. Zinciri doladılar. Bir kat. Bir kat daha. Boynum ağırlaştı. Başım öne doğru çekildi sanki. Nefesim biraz daraldı. Küpeler takıldı. Kemeri taktılar. Biraz önce sade olan elbise… bir anda “BEN BURADAYIM” diye bağırmaya başladı. Emine Hanım, “Birazdan Berzan gelir, sen onunla geçersin,” dedi. Ve ben, istemsizce, Berzan ne düşünecek? diye düşündüğümü fark ettim. Bir süre daha bekledik. Tek kalmayayım diye beni beklediler. Nujin de kuafördeydi. Beni gördüğünde durdu. Gözleri üstümde gezindi. Şaşırdı. “Farklı görünüyorsun,” dedi. “Nasıl yani?” dedim. Ona karşı susmayacaktım. “Farklı… güzel,” dedi. “Sağ ol,” dedim. Sonra kendi hazırlanmaya başladı. Onun yaptığını ben yapsam… ölüm emrimi vermişlerdi. Ama annesi Nujin’in etrafında dört dönüyordu. Benim etrafımda annem yoktu. Bir an, o aynaların, saç spreylerinin, parfümün, sıcak maşaların arasında kendimi çok yalnız hissettim. Kalabalığın ortasında, sessiz bir yerim vardı. Sonra Berfin’in telefonu çaldı. “Tamam abi, çıkıyoruz,” dedi. Emine hanım Nujin’e döndü. O konuşmadan Nujin konuştu. “Siz gidin anne. Ufuk almaya gelecek birazdan. ” dedi. Emine hanım kafasını salladı. Kalbim bir anda hızlandı. Berzan gelmişti. Heyecanlandım. Utanmıştım. Çekiniyordum. Nasıl çıkacağımı düşündüm. Yürüyüşüm nasıl olmalı? Eteği nasıl tutmalıyım? Bakmalı mıyım, bakmamalı mıyım? Gözlüğüm yoktu, bu bile başlı başına krizdi. Berfin bunu fark etti. Yanıma geldi, koluma girdi. “Rahat ol,” dedi gülümseyerek. “Abim çok beğenecek.” Çok umurumdaydı. Tek düşündüğüm buydu ya. Ama yürürken açılan bacağıma baktım. Topukluyla da rahat yürüyemiyordum. Adım atıyorum ama ruhum düşüyor. Kapıdan çıktık. Berzan arabaya yaslanmıştı. Takım elbisesini giymişti. Takım üstünde jilet gibi duruyordu. Ceket omuzlarına tam oturmuştu, gömlek kusursuz, duruşu zaten sertti. İstemeden göze çarpıyordu. Ben bakmamaya çalıştım. Ama gözüm yine kaydı. Tamam Hevin, bu bir insan. Sakin ol. Kapıdan çıkar çıkmaz kafasını kaldırdı. Direkt bana baktı. Ve… Normalde baktığı gibi baktı. Sonra yüzü değişti. O değişim… saniyeler içinde oldu. Normalde baktığından on saniye daha fazla baktı. Sonra telefonuna baktı. Ben yüzündeki ifadeyi anlamlandıramadım. Ne düşündü? Ne gördü? Arabaya yaklaşırken Berzan geldi, kapımı açtı. Fısıldayarak: “Annemler bakıyor, devam et.” Hemen bindim. Eteğimin uzun kısmıyla bacağımı kapattım. Sonra annesine bakıp gülümsedim. Berzan da arabaya bindi. Utançtan dışarı baktım. Yola çıktıktan sonra arada onun benim tarafa baktığını fark ediyordum. Meraktan önüne döndüm. Eteğimin yine açıldığını gördüm. Hemen kapattım. Ama Berzan’ın bana değil, aynaya baktığını fark ettim. Bana mı bakacak? Tekrar cama döndüm. Hâlâ utanıyordum. Bir süre sonra nişanın yapılacağı salona geldik. Berzan arabayı park ettikten sonra yanıma geldi. Kapıyı açtı. Bir adım geri çekildi. Ben arabadan indim. Beni süzdü. Ama öyle açık açık değil. Hani birinin bakıp bakmadığını anlayamadığın, ama baktığını bildiğin türden. Gözleri bir an eteğin yırtmacında durdu, sonra yüzümde, sonra tekrar aşağı indi. Yüzünde… memnuniyet yoktu. Hatta sanki rahatsızlık vardı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra vazgeçti. Sonra, “Bu… biraz iddialı olmuş.” Kalbim bir an boşluğa düştü. İddialı. Yani… fazla. Çantamı aldım. O yürümeye başladı, ben peşinden. Yüzü hâlâ asıktı. Bakışları kaçıyordu. “Bu tarz… sana göre değil aslında.” İçimde bir şey çekildi. Sanki elbisenin altından bir ip çektiler de göğsüm daraldı. Yani yakışmadı, emanet duruyor, üstünde olmaması gereken bir şey diyordu. Biraz daha yürüdük. Sonra, yine aynı tonla, yüzünü başka yere çevirerek: “Normalde daha… sade olursun.” Ve son darbeyi vurdu: “Bu akşam seni tanıyan biri görse… şaşırır.” Şaşırır? O sırada yüzümün düştüğünü hissettim. Gözlerim yere kaydı. Omuzlarım bir tık çöktü. O da fark etti. Bakışları bir an yüzümde durdu. Kaşları çok hafif çatıldı. Sonra bakışlarını kaçırdı. Yani evet… dediğimin sana değdiğini gördüm ama geri de almayacağım, der gibiydi. Demek böyle duruyordu. Üzerimde emanet gibi. Yakışmamış. Bana göre değil gibi. Ve ben topukluların ucunda yürürken, moralim yavaş yavaş yere doğru akıyordu. İçeri girdiğimizde moralim yerlerdeydi. Salonda ışık, müzik, kalabalık, kahkaha… ama benim içim kapalı hava. Emine Hanım ve kızlar beni görünce gülümsediler. Benim suratım ise asıktı. O gülüşlere yetişemiyordu. Emine Hanım Berzan’a işaret etti: “Buraya gel.” Ben sandalyeye oturdum. Berzan annesinin yanına gitti, kulağını yaklaştırdı. Emine Hanım bir şeyler söylüyordu. Yanlarında Mahmut Ağa vardı. Masada Berfin, Rojda ve abileri Serhat oturuyordu. Mahmut Ağa, Emine Hanım… Bir de düğünde tanıştığım ama isimlerini hatırlamadığım kuzenler etraftaydı. Rojda ve Berfin hemen yanıma geldiler. “Neden suratın asık?” Moralimi bozmadan gülümsemeye çalıştım. “Bir şey yok.” “Var,” dediler. “Gerçekten yok.” Rojda gözlerini kıstı. “Abim mi bir şey dedi? Açık mı dedi elbisene?” Bir an durdum. Bunu söylemem aslında normal olurdu. Gerçekten evli olan insanlarda bu durum gayet normaldi. “Evet, açık dedi,” dedim. Rojda kaşlarını kaldırdı. “Ben annemle konuşacağım.” “Görür o,” dedi Berfin. Sonra ikisi birden Berzan’a baktılar. “Merak etme,” dediler gülerek. “Annem ona fırça atıyordur şimdi.” Gerçekten de… Emine Hanım Berzan’ın kulağına hararetle bir şeyler söylüyordu. Berzan’ın yüzü kızarmıştı. Çenesi sıkılmıştı. Sinirlenmişti. Tam o sırada arkamdan iki ses yükseldi. Çığlık gibi. Teyzemin salak kızları. Serap ve Zuhal. Arkamı döndüm. Ayağa kalktım. Serap hemen üzerime atıldı: “Hevin bu ne? Bu sen misin? Yemin ederim seni görmek için geldik. Gözümüz seni arıyor ama göremedik. Saçlarından tanıdım.” Zuhal de yanına girdi: “Çok güzel olmuşsun.” Ben sadece gülümsedim. O sırada Berzan annesinin yanından gelmişti. Rojda ve Berfin yer değiştirmişti. Berzan gelip yanımdaki sandalyede oturdu. Ben tekrar arkamı döndüm. Kızlarla konuşuyordum. Sibel eğilip kulağıma fısıldadı: “Enişte gözünü senden alamıyor.” Hemen arkamı döndüm. Berzan bakmıyordu. Sibel’e döndüm. “Yok ya.” “Haklı ama” dedi. Bakmıyordu bile. Sonra Zuhal’e döndüm: “Sizin ne işiniz var burada?” Ne gelinle ne damatla akrabalardı çünkü. “Kaynanan davet etti,” dedi Zuhal. Sibel atladı: “Silvan ailesinin bir sonraki hanım ağasını tanıtıyor tabii.” Sonra etrafı gösterdi: “Bütün aile davetli.” Salona baktım. Yüzlerce kişi. Her tarafta akraba. O an Emine Hanım’ın niyetini anladım. Tabii. Büyük oğlu, ilk gelini. “Ben geçeyim artık. ” dedim. Kızlar tekrar sarıldı. “Buralardayız,” dediler. Gittiler. Ben Berzan’ın yanına geçip oturdum. Bir süre sonra anne–babamı, abilerimi ve Nujin’i gördüm. Babam gelip Mahmut Ağa’ya selam verdi. Annem Emine Hanım’a. Sonra yan masaya geçip oturdular. Bütün gece gelen gidene selam verdiler. Berzan masadan hiç ayrılmadı. Konuşacağı biri olunca ayağa kalkıyor, arkaya geçiyor, sonra geri geliyordu. Bu durumu anlayamadım. Ama Rojda ve Berfin… kıkır kıkır gülüyordu. Ayakkabılar ayağımı fena halde ağrıtıyordu. Topuklar sanki kemiklerimin içine batıyordu. Takılar da ağırdı; boynum, omuzlarım, kollarım… hepsi yük taşıyor gibiydi. Sibel, Zuhal, Rojda, Berfin… hepsi defalarca kalkıp oynamam için ısrar etti ama yerimden kıpırdamadım. Ben bugün sadece oturmak istiyordum. Sadece bir kere ayağa kalktım. Berzan’la birlikte, nişanlanan kuzeni İsmail’i tebrik etmek için. İsmail’in yanında gelin vardı. Adı Gül’dü. Gül bizi süzdü, sonra gülümsedi. “Siz çok yakışıyorsunuz,” dedi. Berzan’ın yüzünde bir gülümseme belirdi. Ama öyle sıradan bir gülümseme değil. Gözlerinin içi de gülüyordu. Şaşırdım. Belli etmemeye çalıştım. “Teşekkür ederim,” dedim. “Siz de çok yakışıyorsunuz. Tebrik ederim.” Bir iki fotoğraf çekildi. Sonra tekrar yerlerimize döndük. Nişan boyunca Berfin’le Rojda durmadan bizim fotoğraflarımızı çekti. Her seferinde Berzan, rol gereği bana fazlasıyla samimi davrandı. Elini belime koydu. Omzuma yaklaştı. Yanımda dururken mesafeyi sıfırladı. Ben sadece gülümsedim. Nişan bitince salon bir anda hareketlendi. Herkes ayağa kalktı. Kalabalık çözülmeye başladı. Emine Hanım Berzan’a döndü: “Sen kızları eve bırak. Serhat ve babanla burda işlerimiz var. Siz eve geçin, kızlar yorulmuştur.” Berzan başını salladı. Ben, Berfin ve Rojda onun peşine takıldık. Arabaya doğru yürüdük. Kızlar koştur koştur arka koltuğa geçtiler. Ben de arkaya geçecektim ama yer kalmayınca mecburen ön koltuğa oturdum. Kapıyı kapattım. Kemerimi taktım. Ayaklarım sızlıyordu. Boynum hâlâ ağırdı. Ama içimde… garip bir sessizlik vardı. Ve araba hareket etti. Berzan sessizce arabayı sürmeye başladı. Camdan şehrin ışıkları akıp gidiyordu. Motorun sesi, tekerleklerin asfalta sürtünmesi, içerideki sessizlik… Ama o sessizlik uzun sürmedi. Berfin arkadan hemen atıldı: “Abi, Hevin çok güzel olmamış mı?” Rojda durur mu: “Abi düğündeki en iyi çifttiniz. Yemin ederim herkes size bakıyordu.” Ben koltuğa biraz daha gömüldüm. Yanaklarımın yandığını hissettim. Berzan’ın susacağını düşündüm. Her zamanki gibi konuyu kapatır sanıyordum. Ama… “Evet,” dedi. Kalbim bir an duracak gibi oldu. “Güzel olmuş,” dedi. Hemen Berzan’a döndüm. O ise hâlâ yola bakıyordu. Sanki bu cümleyi havaya söylemiş gibi. Kaşlarım istemsizce kalktı. Bir şey diyecektim… Ama kendimi ona o kadar uzak hissediyordum ki, kelimeler boğazımda kaldı. Rojda gülerek bana döndü: “Bak gördün mü, abim de beğenmiş.” Berfin kahkaha attı: “Abim seni seçtiyse vardır bir bildiği zaten.” Berzan dikiz aynasından onlara baktı. Gözlerinde hafif bir yumuşama vardı. “Yeter,” dedi. Ama sesi sert değildi. Aksine… onları sevdiğini belli eden bir tondaydı. “Şımarıklık yapmayın.” Kızlar bize bakıp gülmeye basladı. Berzan başını iki yana salladı, ama gülümsediğini aynadan görebiliyordum. Ben koltuğun ucuna daha çok çekildim. Ellerimi çantamın üstünde birleştirdim. Bakışlarımı camdan dışarı verdim. İçimde sıcak, utangaç bir şey kıpırdı. Eve vardık. Hepimiz arabadan indik. Tam o sırada Berzan’ın telefonu çaldı. Açtı. Kızlar ona döndü, meraklı meraklı. “Tamam,” dedi, telefonu kapattı. “Ben babamların yanına gideceğim. Siz eve geçin. Taşkınlık yapmayın.” “Tamam abi,” dediler ikisi birden. Ben de sadece başımı salladım. Eve girdik. Rojda hemen: “Hevin kahve içelim.” Dedi. “Üzerimi değiştireyim,” dedim. “İnerim. Saat daha erken.” Onlar da çıkıp değişeceklerini söylediler. Odaya çıktım. Elbiseyi çıkardım. Altınları birer birer çözdüm. Boynum rahatladı. Omuzlarım sanki hafifledi. Üzerime rahat bir pijama takımı giydim. Yumuşak. Bol. Nefes alan. Elbiseyi katlayıp banyodaki kirli sepetine attım. Gözlüğümü takmadım. Saçımı da açık, dalgalı bıraktığım için arkadan tokayla tutturdum. Makyajımı sildim. Yüzüm serinledi. Tenim kendine geldi. O an bütün gün telefonuma bakmadığımı fark ettim. Eski telefonumu şarja taktım. Yeni telefonumu elime aldım. Telefonum elimdeyken ekranda birkaç yeni mesaj gördüm. Aklıma kızlar geldi. Berfin mi yazdı, Rojda mı? Ama hayır… bilinmeyen numaradan gelmişti. Mesajları açtım. “Görüyorum seni…” Sanırım beni gören tek kişi oydu. “Kalabalığın içindeydin ama benim için dünya durmuş gibiydi.” “Etrafına bakıyordun ama beni görmedin.” Bu mesajları çarşıda olduğumuz saatlerde atmıştı. “Gözlüksüzdün bugün.” “O gözlerin… insanın içine işliyor.” “O kadar güzeldin ki nefesim kesildi.” “Uzansam sana dokunacak gibiydim ama aramızda görünmez bir şey vardı.” “Adım atamadım.” “Kalbim bütün gün seninleydi.” Bunları ise kuaföre giderken yazmıştı. Bugün bizi bırakan adam mı acaba? Ama onu daha önce hiç görmedim. Mesajları okudukça içimde garip bir şey oldu. Kalbim hızlandı. Ellerim istemsizce titredi. Beni izliyordu. Ne zaman gördü? Nerede? Ben etrafıma bakmıştım… Kimseyi fark etmemiştim. “Kim bu?” diye fısıldadım kendi kendime. Mesajları okumaya devam ettim istemeden. “Yürürken saçını kulağının arkasına attın.” “O an kalbim duracak sandım.” Donup kaldım. Bu biri beni gerçekten o anda görmüş olmalıydı. Yoksa bunları böyle anlatamazdı. Kalbim göğsüme sığmıyordu. İçimde hem korku vardı… hem de adını koyamadığım bir çekim. Beni mi takip ediyordu? Nasıl oldu da hiç fark etmedim? Telefonu biraz daha sıkı tuttum. Nefesim düzensizleşti. Bu gerçek mi? Yoksa biri benimle oynuyor mu? “Çok güzel olmuşsun, Hevin.” “Aslında her zaman güzelsin.” “Ama bugün bambaşka bir güzellik.” “O nişanda sana biri bakacak diye ödüm kopuyor.” “Biri yan gözle bile baksa ne yaparım bilmiyorum.” “Seni böyle görmek… aklımı elimden alıyor.” “Kimsenin seni benim gördüğüm gibi görmesini istemiyorum.” Beni nereden izliyor? Bir yandan ürperdim, bir yandan da mesajların içindeki o sahiplenme, o gizli ama güçlü duygu… beni tuhaf bir şekilde etkiledi. Telefonu avuçlarımın arasında tuttum. Nefesimi tutmuş, satırları tekrar tekrar okudum. Biri gerçekten benim için böyle hissediyor mu? Sessizce… uzaktan… bu kadar yoğun? Sonra birden, hiç düşünmeden bütün mesajları sildim. Berzan’ın görüpte yanlış anlamasını istemiyordum. Gerçi telefonumu alıp merak edeceğini hiç sanmıyordum. O sırada aklıma eski telefon geldi. Onu da açtım. Bildirim yoktu. Hiçbir mesaj yoktu. Derin bir nefes aldım. Eski telefonu tekrar kapatıp koltuğun arkasına bıraktım. Sonra diğer telefonu elime alıp aşağı, kızların yanına indim. Mutfaktaydılar. Kahve yapıyorlardı. Beni görür görmez gülümseyip, “Makyajsız çok daha güzelsin,” dediler. Yine kızardım. Bir günde bu kadar iltifat almak… İnsanın başını döndürüyordu. Kahveleri yaptık, mutfak masasının etrafına oturduk. Sohbet ederek içtik. Ben gülüyordum, konuşuyordum… Ama aklım hâlâ o mesajlardaydı. Kahveler bitmişti ki mutfağın kapısında Emine Hanım belirdi. “Ooo, Allah muhabbetinizi arttırsın,” dedi. Hepimiz ona baktık. Berfin hemen ayağa kalktı. “Gel anne, sana da yapayım,” dedi. “Yok kızım, gece gece içmeyeyim,” dedi Emine Hanım. Sonra içeri girip kapıyı kapattı. Masaya yaklaşıp yanımıza oturdu. Gözlerini bana çevirdi. “Nasılsın kızım?” dedi. Sanki beni bugün hiç görmemiş gibi. Şaşkınlıkla baktım. “İyiyim anne,” dedim. Gülümsedi. “Annenlerden döndükten sonra konuşamadık. O yüzden sordum. Nasıl geçti?” dedi. Bir an durdum. Ne desem? Temizlik mi, işler mi… Neyi anlatayım? Utandım. “İyiydi… Özlemişim,” dedim sadece. Emine Hanım’ın sesi yumuşadı. “Kızım… bana anlatabilirsin. Ben de senin annenim.” Ne demek istediğini anlayamadım. “Neyi anlatayım ki?” dedim. Dudaklarını birleştirip derin bir nefes verdi burnundan. “Bak kızım… annenleri görmek istersen Berzan seni götürür, ya da onlar gelir. İstersen birlikte gideriz. Ama bir daha orada kalmana gerek yok.” Kızlar şaşkınlıkla baktı. “Nasıl yani anne?” dediler. “Karışmayın,” dedi onlara. Sonra bana döndü: “Ben Silvanların gelini çocuk odasında yerde yatıyor, babasının evinde hizmetçilik yapıyor dedirtmem. Nujin’i affettik, onu el üstünde tutuyorlar ki tutsunlar. Ama benim gelinime de aynı değeri verecekler. Senin orada kalmanı istemiyorum.” Boğazım düğümlendi. Ayağa kalkıp sarıldım ona. Bugüne kadar kimse beni böyle savunmamıştı. Nujin, Ufuk abinin karısı olduğu için o evde el üstünde tutulurken, ben hizmetçi gibi görülüyordum. Onlar yüzünden berdelle evlenen ben değilmişim gibi. Üstelik bunu yaptıran da öz annemdi. Gözyaşlarımı tutamadım. “Merak etme,” dedi Emine Hanım, saçımı okşayarak. “Annenle de konuşacağım.” Geri çekildim. “Siz nereden duydunuz?” dedim. “‘Siz’ değil… ‘sen’,” dedi. Sonra ekledi: “Berzan’a sordum. Evde ne yapıyordu diye. O anlattı.” Şaşkınlıktan dona kaldım. Dalga geçmek için mi anlattı acaba? diye düşündüm. Kızlar da gelip bana sarıldı. Emine Hanım kendi kızlarına ne kadar değer veriyorsa, bana da kızı gibi değer veriyordu. Bir süre sonra kızlar gülerek, “Abimle ne konuştun anne nişanda?” dediler. “‘Kıyafetin açık’ demiş Hevin’e.” Başımı eğdim. Emine Hanım sandalyede doğrulup onlara döndü. “Onu söyledim zaten. Kız gelmiş içeri,” dedi, beni işaret ederek. “Suratı beş karış. ‘Ne söyledin kıza?’ dedim.” Sonra bana bakıp gülümsedi. “‘Berzan, sen bu kızı buraya süs olsun diye mi getirdin? Hevin çocuk değil, utanıp sıkılacak, başını öne eğecek diye mi evlendi seninle? Bir insan karısıyla böyle mi konuşur? O herkesin içinde böyle Yüzünü düşürürken utanmadın mı? O kızın kalbi var, onuru var, ailesi var. Benim gelinim o. Benim sözüm geçer bu evde.’ Sonra dedim; ‘Kıyafetine değil, gözünün baktığı yere dikkat et. Millet ne der diye değil, Hevin ne hisseder diye düşün.’ Bir de şunu söyledim: ‘O kız senin yükün değil, emanetin. Emanete böyle davranılmaz.’” Emine Hanım’ı hayranlıkla izledim. Onun bu kadar net, bu kadar güçlü konuşması içimi ısıtmıştı. İstemeden gülümsedim. Bir süre sonra bana döndü. “Kocan odaya çıktı. Sen de geç istersen kızım, geç oldu.” Başımı salladım. Ayağa kalktım. “İyi geceler,” dedim. Tam çıkarken Berfin arkamdan seslendi: “Lensleri çıkarmayı unutma, kutusuna koy.” “Tamam,” dedim. Üst kata çıktım. Odanın kapısına geldiğimde durup etrafa baktım. Kendi odama girerken kimsenin kapıyı tıkladığımı görmesini istemedim. Koridor boştu. Kapıyı hafifçe tıklattım. İçeriden çok kısık bir ses geldi: “Gel.” Kapıyı açtım. Berzan yatakta uzanmıştı. Elinde telefon, gülerek birine mesaj yazıyordu. Ben önce odadaki poşeti aldım, banyoya geçtim. Lens kutusunu aldım. Çıkardığım lensleri içine koydum. Sonra odaya geri dönüp koltuğa geçtim. Onu öyle görünce içimde bir şey sıkıştı. Bir anlaşmamız vardı. Ama elin kızlarıyla mesajlaşırken bu kadar rahat, bu kadar umursamaz… Üstelik gözüme sokar gibi. Sinirlendim. Telefonumu çıkardım. Ben de ekrana bakmaya başladım. Tam o sırada mesaj geldi. Korkuyla açtım. “Ne düşünüyorsun şu an?” “Ben… aynı. Hep seni.” Yazıyordu. Kalbim hızlandı. Başımı kaldırıp Berzan’a baktım. Hâlâ gülerek mesaj yazıyordu. Sinirim daha da arttı. Mesaj yazdım “Seni…” yazdım ve yanlışlıkla gönder tuşuna bastım. Hemen devamını yazdım: “Yani senin kim olduğunu merak ediyorum.” Mesajı gönderdim. Cevap beklemeye başladım. Berzan’a tekrar baktım. Bu kez yüzü değişmişti. Donuktu. İfadesizdi. Yataktan kalktı. Banyoya girdi. Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Mesaj bekledim. Bir süre sonra cevap geldi: “Bir gün gerçekten beni düşünmeni isterdim.” “Her anlamda.” Ekrana bakakaldım. Ardından bir fotoğraf geldi. Fotoğrafa dikkatlice baktım. Lisenin son günüydü. Arkadaşımla dışarıda yürürken uzaktan çekilmiş bir fotoğrafım. Altında şu yazıyordu: “İşte sana tutulduğum, aklıma kazındığın ilk gün.” Yerimden fırladım. Kalbim boğazıma çıktı. O anda kapı açıldı. Berzan banyodan çıktı. Gözleri bana çevrildi. Ve ben… telefonu elimde, nefesim düzensiz, donup kalmıştım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD