Damat

2082 Words
Geç saate kadar odamda oturdum. Düşündüm. Durmadan düşündüm. Neyin içine düştüm ben? Ne yapıyorum? Ne yapabilirim ki? Saatin nasıl ilerlediğini fark etmedim bile. Ev sessizleşmişti. Herkes uyumuş olmalıydı. Odamda sıkıldım. Duvarlar üzerime geliyor gibiydi. Sessizce arka bahçeye indim. Çardağa geçip sandalyeye oturdum. Başımı masaya gömdüm. Gözlerimden bir damla yaş aktı. Hem canım sıkkındı… hem üzgündüm… hem de aklım karmakarışıktı. Bir süre öylece kaldım. Kımıldamadan. Sonra bir hışırtı duydum. Başımı kaldırdım. Berzan karşımdaki sandalyenin önünde duruyordu. Elinde sigara vardı. İki elini masaya koymuş, bana bakıyordu. Bakışı boş gibiydi. Ama o boşluğun altında çok şey vardı bastırılmış bir öfke, sanki her an patlamaya hazır bir fırtına gibi. Vücudu, o geniş omuzları, kaslı kolları… Aşırı erkeksiydi, her hareketinde şehvetli bir güç yayılıyordu etrafa. Sigarasını dudaklarına götürürken bile, o sert çene hattı, koyu gözleri… İnsanı hipnotize eden bir seksiliği vardı, ama tehlikeli bir yanıyla, sanki dokunduğu her şeyi yakıp kavuracakmış gibi. “Ne yapıyorsun burada?” dedi, sesi derin ve emredici, ama içinde bir titreşim vardı. “Canım sıkıldı,” dedim sessizce, sesim çekingen çıkmıştı. Ama içimden bir ses, daha fazla konuşmamı söylüyordu, çünkü onun varlığı bedenimde bir ateş yakmıştı. “Hava almaya çıktım.” Hiçbir şey demedi. Sigarasından bir nefes alıp dumanı yavaşça üfledi, dumanın kıvrımları havada dans ederken, gözleri bedenimi tarıyordu, şehvetli bir yavaşlıkla. Ona bakmaya devam ettim. Sonra yüzümü sağa çevirdim, ama susamazdım. “Seni tanımıyorum,” dedim, sesim titriyordu ama devam ettim, çünkü içimdeki o öfke ve merak beni itiyordu, ve bir yandan da onun yakınlığı tenimi karıncalandırıyordu. “Kim olduğunu bile bilmiyorum.” Sustum bir an, ama kelimeler ağzımdan dökülmeye devam etti. “Sadece adını duymuştum. Günlerce bana kötü davrandın… sonra birden, yıllarca bana mesaj atan kişinin sen olduğunu öğreniyorum.” Ona döndüm, gözlerim onun o şehvetli bakışlarına kitlendi, o bakışlar sanki kıyafetlerimi soyuyormuş gibiydi. “İyi davranacağım diyorsun… sonra bugün yaptığını yapıyorsun.” Saatime baktım, içimdeki çekingenlik yerini bir isyana bırakıyordu yavaş yavaş, ama aynı zamanda bedenimde bir ıslak sıcaklık yayılıyordu. “Saate bak,” dedim. “Daha yeni eve geliyorsun. Beni aramadın bile.” Bana baktı, sanki beni hem korumak hem de vahşice sahip olmak istiyordu. “Beni mi merak ettin?” dedi, sesi alaycı ama derin, boğazından çıkan o titreşim içimi eritiyordu. Uzun uzun baktım ona. Kaşlarımı kaldırdım, içimdeki ses “susma” diyordu. “Kimdi o adam?” diye sordum, sesim titrek ama kararlı. Bakışları bir anda sertleşti. Öfkelendiğini hissettim, kasları gerilmiş, çenesi sıkılmıştı. “Sana seni sevdiğimi söyledim,” dedi koyu bir sesle. “Ama senin dışında da bir hayatım var.” Sesi daha da derinleşti. “Zaten seni bu işlere sokmamak için uzak durmaya çalıştım bunca zaman.” Ama ben hâlâ ikna olmamıştım, çekingenliğimle savaşarak devam ettim. “Bu işin benimle ilgisi var,” dedim. “Hissediyorum. Bu senin işin değil sadece.” Bir anda ayağa kalktı… “Kendini bu kadar önemli sanma,” dedi sertçe, bastırılmış öfkesi sesinde patlamaya hazırdı. Sonra içeri doğru yürüdü. Arkasına bile bakmadan. Ben olduğum yerde kaldım. İçimde kırgınlık vardı. Ama artık öfke de vardı. Yine beni korumak için yaptığını sandığı o saçma, sert, kaçan tavır… Ama ben bundan yorulmaya başlamıştım. Bu kez peşinden gitmedim. Olduğum yerde kaldım. Sessizce. Kırgınca. Ve daha fazla düşünerek. Bir süre daha çardakta oturdum. Kımıldamadan. Düşüncelerim üst üste binmişti. Sonra telefonum titredi. Ekrana baktım. Yine… o numara. Gizli numaradan. Bir mesaj: “Kocana git.” Gözlerimi devirdim. Sinirle nefes verdim. Ardından bir mesaj daha geldi: “Kocan şu an kokunla yatıyor.” Kalbim bir an duracak gibi oldu. Elim istemsizce telefonu daha sıkı kavradı. Ve sonra… bir fotoğraf düştü. Yüzü görünmeyen bir adam. Üstü çıplak… Göğsüne bastırdığı bir yastık… Burnuna doğru yaklaştırmış. Fotoğrafa uzun süre bakamadım. Ama kalbim hızlandı. İçimde bir şey karıştı. Öfke, utanç, korku, merak… Hemen koşup gitmek istedim. Ama kendimi durdurdum. Yavaş adımlarla yürümeye başladım. Sanki hızlı gidersem… bir şeyi kabul etmiş olacaktım. Ama ellerim titriyordu. Ayaklarımda güç yok gibiydi. Berzan’ın uzun süre beklemeyeceğini hissediyordum. Her adımda içimdeki gerginlik büyüyordu, ve bir yandan da altımda bir sıcaklık. Kapıyı açtığımda gördüğüm şey nefesimi kesti. Berzan yataktaydı. Üstü açıktı… Benim yastığıma yüzünü gömmüş, bakışları kararmıştı. O kaslı gövdesi, terle parlayan teni… Aşırı erkeksiydi, bastırılmış, ama her an taşmaya hazır. Göğsü inip kalkıyordu, her nefeste kasları dalgalanıyordu, ve o çıplak teni, dokunulmayı bekleyen bir davet gibiydi. Kapının sesiyle başını kaldırdı. Gözleri doğrudan bana kaydı. O bakış… yumuşak değildi. Sanki içinde fırtına vardı ve kimseye göstermemeye yemin etmiş gibiydi, beni yutacakmış gibi yoğun. Ayağa kalktı. Adımları ağırdı. Kontrollüydü. Yanıma geldi. Ellerini kaldırdı… Sonra bir an durdu, o güçlü elleri havada asılı kaldı, parmakları sanki tenimi şimdiden hissediyormuş gibi titriyordu. “Dokunabilir miyim?” dedi, sesindeki ton nazik değildi. Ama saygılıydı. Sahiplenici değil… kendini tutan bir adamın sesiydi, boğuk bir inilti gibi çıkmıştı kelimeler. Hiç konuşmadım. Sadece baktım, içimdeki çekingenlik beni susturuyordu ama bir yandan da “evet” diye bağırmak istiyordum, bedenim onun dokunuşuna açtı. O bunu izin gibi aldı. Ellerini saçlarıma koydu. Dokunuşu sert değildi… ama zayıf da değildi. Saçlarımı ağır ağır okşadı, parmakları derime değdikçe elektrik gibi bir his yayılıyordu. Yaklaştı. Nefesi tenime değdi, sıcak, boynumu yalarcasına. Saçlarımı kokladı. Ama o hareket romantik değil… ihtiyaç gibiydi. Sanki sakin kalabilmek için buna muhtaçtı, şehvetli bir açlıkla, burnu saçlarımın arasında gezinirken hafif bir inilti kaçırdı. “Bana biraz zaman ver, Hevin,” dedi. Sesi alçaktı. “Bu aralar kafam dolu,” dedi. “Fazla.” Gözleri yüzümdeydi. Ama içindekileri söylemiyordu, öfkesi gözlerinde yanıp sönüyordu, ve bakışları dudaklarıma kayınca, isteği daha da belirginleşti. “Üzerime gelme,” dedi daha sert bir tonla, sanki kendini zor tutuyormuş gibi. “Seni kırmak istemiyorum.” İçimden bin düşünce geçti. Bu adam seviyor… ama sevgisini bile kontrol altına almaya çalışıyor. Dokunurken bile kendini dizginliyor. Yakın duruyor ama iç dünyasını kilitli tutuyor. Başımı salladım sadece, onay gibi, ama yüzüm düştü. Gözlerimi yere indirdim, içimdeki çekingenlik ağır basmıştı utanç, korku ve o derin arzu karışımıyla. Sesimi çıkarmak istedim, ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Berzan bir an durdu, sonra gözlerini üzerimde gezdirmeye başladı. O koyu, yoğun bakışları bedenimi yavaşça süzüyordu boynumdan göğsüme, belime, kalçalarıma… Sanki her santimini hafızasına kazıyormuş gibi, kontrol altında tuttuğu bir açlıkla. Nefesi hızlandı hafifçe, göğsü inip kalkarken kasları dalgalanıyordu, terli teni odanın loş ışığında parıldıyordu. O erkeksi kokusu burnuma doldu, bedenimi ısıttı. Sonra eli yavaşça çeneme uzandı. Parmakları sert ama kontrollü, tenime değdiği anda bir elektrik akımı gibi yayıldı içime. Çenemi tutup yüzümü yukarı kaldırdı, gözlerim onunla buluştu o bakışlarında fırtına kopuyordu, vahşi bir ateş yanıyordu, sanki beni parçalamak, yutmak ister gibi. Dudakları hafifçe aralandı, sesi boğuk ve derin, her kelime bir sıcak nefes gibi tenimi yaktı, içimi eritti. BERZAN “Beni istiyor musun?” diye sordum, sesim odanın loşluğunda yankılanırken, hava ağırlaşmıştı yatak odasının duvarları sanki daralıyor, dışarıdaki rüzgarın hafif uğultusu pencere camını titretiyordu. Hevin konuşmadı, sadece o ela gözleriyle bana baktı, dudakları hafif aralanmış, nefesi kesik kesik. Elimi yavaşça beline attım, ince kumaşın altında teninin sıcaklığını hissettim titriyordu, o hafif sarsıntı içimde bir ateş yaktı, kanım hızlandı, deli olacak gibi oldum. “Berzan” diye inlediğinde, gözlerimi kapattım, karanlıkta bin türlü düşünce fırtınası koptu kafamda: Şuan onu döndürsem, sırtını kendime yaslasam, sikimi kalçasına dayasam o yumuşak kıvrımlara baskı yapsa, teninin kokusu hafif çiçeksi burnumu doldursa. Sonra parmaklarımla kadınlığına dokunsam, o ıslak sıcaklığa dalsam, içini keşfetsem, parmaklarımı yavaşça soksam, inlemelerini duysam. Bunları düşünürken nefes alışım değişti, göğsüm inip kalktı hızlıca, oda havası boğucu hale geldi, dışarıdaki bahçe kokusu pencereden sızıyordu ama beni yatıştırmıyordu. Durmamı ister mi acaba? hâlâ Hevin’in yüzüne bakarken o masum ifadede bir arzu kıvılcımı yanıyordu, gözleri yarı kapalı. Islanmış mıdır acaba, diye geçti aklımdan, o düşünce beni daha da sarstı: Kadınlığını dilimle, dudaklarımla, sikimle keşfetsem tadını alsam, emsem, yalasam, sonra içini doldursam sertçe, sahip olsam ona tamamen, bağırttsam, çığlıkları odada yankılansa, o güzel sesinden inlemeler yükselse, bedenim altında kıvrılsa. “Berzan” deyince düşüncelerim dağıldı, gerçekliğe döndüm, kalp atışlarım kulaklarımda gümbürdüyordu. “Uyuyalım mı?” dedim, “Beraber,” yalvarır gibi, sesim titrek. Kafasını salladı Hevin, onaylar gibi, ama gözlerinde bir tereddüt vardı. Uzaklaştım ondan ama gözleri önümdeki sertliğe kaydı pantolonumun altında belirginleşen o baskı, utancını gördüm, yanakları kızardı. Gülümsedim, içimden bir zafer hissi geçti, ama kendimi tuttum. Banyoya girdim, kapıyı kapattım arkamdan seramik zeminin soğukluğu ayaklarımı ürpertti, aynada kendime baktım, gözlerim kızarmış, nefesim hızlı. Kendime dokunmamak için soğuk duşu açtım ve üzerimdekileri çıkarıp duşa girdim, su bedenime çarptı buz gibi, tenimi dondurdu, o ateş yavaşça söndü, ama aklım hâlâ ondaydı. Derin bir nefes aldım, suyun sesi kulaklarımda uğulduyor, dışarıdaki gece sessizliğiyle karışıyordu. Duştan çıkıp havluyu belime sardım. Beni bu şekilde görünce yüzünün gireceği şekli görmek istiyordum. Odaya döndüm, belimde havluyla. Hevin yatakta ters döndü birden, utandı, sırtı bana dönük, çarşaflar hışırdadı. Görmek için can atacaksın, altımdan çıkmak istemeyeceksin, o anı hayal ettim, bedeninin altında erimesini, inlemelerini. Üzerime boxer ve eşofman giydim, kumaşın serinliği tenime değdi, yatağa girdim. Hevin hâlâ sırtını dönmüş, uzanmış yatıyordu elimi kaldırdım ama uzanamadım, parmaklarım havada kaldı. Kokusu burnuma geldi yine, derin nefesler aldım, o koku içimi doldurdu, uykuya daldım yavaşça. Sabah uyandığımda ilk hissettiğim şey sıcaklıktı kolum Hevin’in belinde, onu kendime çekmiştim fark etmeden, sarmaş dolaş uyumuşuz, bedenlerimiz yapışmış gibi. Nefesim ensesinde, sıcak rüzgar gibi, göğsüm sırtına değiyor, o yumuşak kıvrım altında kalp atışlarını hissediyorum. Bir an durdum, önümde huzur vardı sabah güneşi odanın perdelerinden sızıyor, altın rengi bir ışıkla her şeyi yumuşatıyordu, dışarıdaki kuş sesleri hafif bir melodi gibi. Sonra kalktım yataktan, Hevin gözlerini açtı, uykulu bakışıyla bana baktı. “Bugün okula gideceğim,” dedi, sesi yumuşak. Ofladım, içimden bir sabırsızlık geçti, “Hazırlan sen de,” dedim, üzerimi değiştirmeye başladım eşofmanımı çıkardım, hava serin, ama tenim hâlâ onun sıcaklığını taşıyordu. Hevin koşar gibi odadan çıktı, banyoya doğru, kapı kapanırken sesi yankılandı. Odadan çıktım, merdivenleri indim, evin koridoru sabah ışığıyla aydınlanmış, toz taneleri havada dans ediyordu. Seval ablayı gördüm mutfakta, “Kahvaltıyı hazırlayayım mı Berzan oğlum?” dedi. “Hazırla Seval abla,” dedim, gülümsedim hafifçe. Bahçeye çıktım, kapı gıcırdayarak açıldı, sabah havası yüzüme çarptı taze toprak kokusu, çiçekler açmış, rüzgar yaprakları hışırdatıyordu. Mehmet yanıma geldi, oturduk tahta sandalyelere, bahçe masasında. Bıkkın bir nefes verdim, içimdeki fırtına hâlâ dönüyordu. “Ne yaptın?,” dedi Mehmet, odayı göstererek, gözleri ciddi. “Sakın,” dedim sertçe, sesim emredici, “Hevin bilmeyecek.” Mehmet kaşlarını çattı, “Onun hakkı değil mi abi, gerçekleri öğrenmek?” dedi. “Ben tamamen öğrenmeden ona hiçbir şey söylemeyeceğim,” diye cevap verdim, bakışlarım bahçenin ufkuna takıldı. Bir süre sonra, bahçedeki masaya kahvaltı hazırlandı taze ekmeklerin sıcak kokusu havayı dolduruyordu. Hevin bahçeye indi, merdivenlerin hafif gıcırtısıyla onu görünce içim ısındı, Mehmet onu fark edince ayağa kalktı , “Günaydın yenge,” dedi gülümseyerek, sonra uzaklaştı, adımları çakılda çıtırdayarak. Hevin masaya geçti, karşıma oturdu bakışlarımız çarpıştı bir an, kahvaltıyı beraber yaptık. Sonra kalktık, arabaya bindik motorun homurtusu yola çıktığımızda yükseldi. Yolda giderken ikimiz de sustuk, camdan geçen manzara akıp gidiyordu ama zihnimde dün gece dönüp duruyordu. Okula vardık, arabayı kenara çektim, uzaktan geçen o kızla çocuğu gördüm Emir mi, her neyse, kaslarım gerildi, kaşlarım çatıldı, öfke bir dalga gibi yükseldi içimde. Hevin’in yanına birinin yaklaştığını bile düşününce kanım kaynadı, yumruklarım sıkıldı direksiyonda, ne yapacağımı bilemedim kıskançlık bir ateş gibi sardı beni, çocuğun gözlerinin içine bakarak Hevin’i kendime çektim, kolum beline dolandı, dudağının kenarından öptüm o yumuşak ten, nefesi dudaklarımda karıncalandı. “Hevin,” dedim sesim boğuk, “Söyle ona senden uzak dursun. Sen de ondan.” Hevin’in konuşmasına izin vermeden devam ettim, gözlerim onunkinde kilitli, “Çıkışta burada olacağım. Şimdi. Susturmamı istemiyorsan in,” dedim, dudaklarına bakarak, o bakışımda bir tehdit ve arzu karışımı. Araba kapısı açıldı, Hevin indi, adımları kaldırımda uzaklaşırken, içimde bir zafer hissiyle karışık bir huzursuzluk kaldı. … Bu işlerin aşiretin başına benim geçeceğim belliydi yıllardır kokusunu aldığım o güç, toprak ve kan karışımı, burnumda tüterdi her seferinde. O yüzden kimsenin işlerime karışmasını istemezdim; babamdan, kardeşlerimden gizli tutardım her şeyi. Gizli mekana vardığımda indim arabadan, kapıyı sertçe kapattım. Mehmet kapıda bekliyordu, sigarası dudaklarının arasında. Yanına yaklaştım, adımlarım çakılda çıtırdayarak. “Ne yapıyor?” dedim, sesim keskin, gözlerim onun suratını taradı. Elindeki sigarayı yere fırlattı, ayakkabısıyla üzerine bastı. “Hiçbir şey. Yiyip içiyor,” dedi, sesi kısık, bakışları kaçamak. İçeri geçtim, kapı gıcırdayarak açıldı, oda loş ışıkla aydınlanmış eski mobilyaların toz kokusu, televizyonun mavi parıltısı duvarlarda dans ediyordu. Koltukta bacaklarını uzatmış, kumandayla oynuyordu Mustafa Cevher, sanki burası onun eviymiş gibi rahat. Yanıma yaklaştım, kalp atışlarım hızlandı, öfke bir ateş gibi damarlarımda dolaşıyordu. Ayağımla bacaklarına vurup yere indirdim onları sert bir darbe, koltuk gıcırdadı, kumanda elinden düştü. “Konuşalım bakalım Mustafa Cevher,” dedim, sesim derin bir homurtu gibi, gözlerim onunkine kilitlendi. Adam mal mal güldü, dişleri sararmış, suratı terle parlıyordu o gülüşü midemi bulandırdı, ama durmadım. “Konuşalım bakalım damat,” dedi, alaycı bir tonla, sanki oyundaymışız gibi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD