Hiçbir yere gitmiyorsun.

3655 Words
Berzan beni kapıya doğru sürüklediğinde ayaklarım yere takıldı. Gelinliğin etekleri birbirine dolandı, sendeledim. Kolumdan daha sert çekti. Canım yandı ama dişlerimi sıktım, sesimi yuttum. “Bekle…” dedim. Sesim titrek çıktı, kendi kulağıma bile yabancı geldi. Ama durmadı. Bahçeden çıktığımız anda gece yüzüme çarptı. Az önce ışıklar altında, müzik ve kalabalık içinde olan düğün alanı arkamızda bir anda karanlığa gömüldü. İnsan sesleri kesildi. Sanki dünya arkamdan kapandı. Kalbim göğsümde deli gibi atıyordu. “Seni anlamıyorum,” dedim, nefes nefese. “Beni nereye götürüyorsun?” Cevap vermedi. Bahçenin kenarında duran siyah arabanın kapısını açtı. Başını hafifçe içeri doğru eğdi. Bu bir rica değildi. Emirdi. Bir an öylece kaldım. Üzerimdeki gelinliğe baktım. Bembeyazdı ama içim zifiri karanlıktı. Sonra ona baktım. “Berzan Ağa…” dedim. Sesim kendiliğinden titredi. “Bir şey söyle.” Gözleri bana kaydı. Sertti. Yorgundu. Sanki istemeden sırtına yüklenmiş bir yük gibi bakıyordu bana. Ama ağzını açmadı. Arabaya bindim. Kapı kapandığında çıkan o tok ses içimde bir yere çarptı. Sanki düğünün üstüne bir kapı kapandı. Berzan direksiyona geçti. Motor çalıştı. Araba hareket etti. Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları birer birer kayıp gidiyordu. Tanımadığım yollar uzuyordu önümüzde. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Parmaklarım buz gibiydi. “Kaçırılıyor muyum ben?” dedim bir an. Sesim arabanın içinde asılı kaldı. Cevap yoktu. Boğazım düğümlendi. Konuşmak istiyordum ama konuşursam her şeyin geri dönülmez olacağından korkuyordum. “Annem…” diye fısıldadım. “Annem merak eder.” Berzan’ın yüzü değişmedi. Gözleri yoldaydı, çenesi kilitlenmişti. “Bir şey mi yaptım?” diye sordum. “Beni niye götürüyorsun?” Kalbim daha da hızlandı. Sessizlik yine cevap oldu. Sonra fark ettim… göğsümdeki baskı azalmıştı. Nefesim biraz daha rahattı. Bu fark ediş beni ürküttü. Az önce nikâh masasındaydım. Şimdi bilinmeyen bir yoldaydım. Ve düğün… yarım kalmıştı. “Düğün…” dedim istemsizce. “Bitti mi şimdi?” Dudaklarım titredi. Cevap gelmedi ama içimde bir şey hafifledi. Bu hafiflik suçluluk gibi çöktü üzerime. Parmağımdaki yüzüğü çevirdim. Altın soğuktu. “Bu yüzük…” dedim. “Çıkarayım mı?” Elim havada asılı kaldı. Sustum. Çünkü cevabını bilmediğim soruları sormaya cesaretim yoktu. Yol uzadıkça evler seyrekleşti. Işıklar azaldı. Tanıdık hiçbir şey kalmadı. İçimde başka bir korku kabardı. “Geri götürmeyecek misin?” dedim. “Babam… babam buna izin vermez.” Sesim zayıftı. Sanki kendimi inandırmaya çalışıyordum. Berzan yine sustu. Korkmalıydım. Ama aynı zamanda içimde garip bir özgürlük dolaşıyordu. Nikâhtan kurtulmuş olmak, düğünün yarım kalması… utanç verici bir şekilde beni rahatlatıyordu. “Buna sevinmemeliyim,” diye mırıldandım. “Ama seviniyorum.” Berzan duydu mu bilmiyorum. Hiç tepki vermedi. Bir süre sonra araba yavaşladı. Büyük, demir bir kapının önünde durduk. Kapı açıldı, içeri girdik, bahçeye park etti. Motor sustu. Sessizlik yeniden çöktü. Kapıyı açtı, inmemi bekledi. Elim kapının kolunda durdu. “Buradan sonra ne olacak?” dedim. “Bunu bilmeye hakkım yok mu?” Cevap yoktu. Derin bir nefes aldım. Kapıyı açtım. Gelinliğim geceye karıştı. Ne olacağını bilmiyordum. Kapının önünde Berzan durdu. Bana tek kelime etmeden yürümemi bekledi. Ben içeri girdim. Salonun ortasında Nujin oturuyordu. Başlarında anneleri Emine Hanım, yanlarında Berfin ve Rojda. Hepsi aynı anda bana döndü. Bakışları dondu. Ben de onlara baktım. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Ayakta kalakaldım. Üzerimde gelinlik, içimde paramparça bir dünya. Nujin bir anda yerinden fırladı, koşarak kapıya gitti. “Abi…” dedi titrek bir sesle. “Abi bir şey yaptın mı? Abi yapmadım de.” Emine Hanım ağır adımlarla Berzan’ın yanına geldi. Yüzü solgundu. “Oğlum,” dedi, “Hevin’in ne işi var burada? Bugün düğün günü değil miydi?” Berzan’ın gözlerinden alev fışkırdı. Çenesi kasıldı. Ve sonunda konuştu. “Ufuk’u öldürecektim,” dedi boğuk bir sesle. “Babamı neden peşimden gönderdin anne?” Sonra arkasını dönüp odaya girdi. Kapıyı sertçe kapattı. Emine Hanım da peşinden gitti. Ben salonun ortasında kaldım. Etrafıma baktım. Herkes bana bakıyordu. Ama kimse konuşmuyordu. Sanki az önceki sözler hâlâ havada asılıydı. Berfin ve Rojda yavaşça yanıma geldiler. “Ne oldu?” dediler. “Neden buradasın?” Cevap veremedim. Nujin ağlamaya başladı. İçeriden Berzan’ın sesi yükseldi. Bağırmıyordu… Gürlüyordu resmen. “O şerefsiz nişanlı kızı hamile bırakır!” Kalbim bir anda göğsüme çarptı. Nujin’e baktım. “Ben nikâh masasından kız alıyorum!” diye bağırdı Berzan. “Babam olmasa kafasına sıkardım!” Nujin dizlerinin üstüne çöktü. Ağlıyordu. Yanına koştum. Ellerini tuttum. “Nujin…” dedim. “Hamile misin?” Ağlarken başını salladı. Bir an dünya durdu. Onu kendime çektim. Sarıldım. “Merak etme,” dedim. “Ufuk abim iyi.” Nujin bana baktı. Sonra boynuma sarıldı. Hıçkırıkları omzuma vuruyordu. İçeriden hâlâ bağırışlar geliyordu ama sözler artık anlaşılmıyordu. Bir şey kırıldı. Ardından derin bir sessizlik çöktü. Bir kaç dakika sonra Emine Hanım salona girdi. Yüzünde tuhaf bir sakinlik vardı. Bana baktı. Ve… gülümsedi. Emine Hanım’ın o tuhaf gülümsemesi… Nujin’in yanında dururken bana cesaret verdi. Yanımıza geldi. Nujin’in kolundan tuttu. “Kalk,” dedi Nujin’e. “Toparlan.” “Ufuk iyi. Abin öldürmez de… ilk eline geçtiğinde ağzını burnunu kırar. O ayrı.” Nujin başını eğdi, hıçkırıkları hafifledi. Emine Hanım bu kez bana döndü. “Ne oluyor, ben neden buradayım?” Bir an durdu, sonra sanki en sıradan şeyi söylüyormuş gibi konuştu. “Başka kız kardeşin yok diye.” Önce anlamadım. Sonra anladım. “Ne?” dedim. “Berdel olacak kızım,” dedi. “Bu salaklar bir halt yemiş. Babası Nujin’i çok sever, en küçükleri, göz bebeği. Berzan da sever kardeşini ama az kalsın Ufuk’u öldürüyordu. Babasıyla konuştuk. Öldürmesinin bir anlamı yok. Olan bizim kıza olur. İçerde berdele karar verildi. Sen de tek kızsın.” Şok içinde yüzüne baktım. Bir düğünden kaçmıştım… şimdi başka bir evliliğin içine düşüyordum. En azından Ferhat’la anlaşma yapmıştım. Berzan benimle konuşmaya bile tenezzül etmiyordu. Okula gönderir mi, göndermez mi diye düşünüyordum. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Aklıma gelen en saçma şeyi sordum. “Ee… Nujin buradaysa… ben neden geldim?” Emine Hanım güldü. “Bizim salak kaçırılınca nişanı attılar. Seni evlendiriyorlardı. Ne yapsın, boşanmanı mı beklesin? Aldım geldim dedi. Bizim davar da.” Başımı önüme eğdim. Nujin’in yanında dizlerimin üstüne çökmüştüm. Ellerim kucağımda. Parmağımdaki yüzüğe baktım. Ve yine saçma bir şey sordum. “Yüzüğü atayım mı?” Emine Hanım yine güldü. “Sen istemiyor muydun Ferhat’ı?” Başımı kaldırdım. “Babamın yaşında,” dedim. “Ne isteyeceğim.” Rojda bu kez konuştu. “Berzan abim de büyük.” Şokla ona döndüm. “O da mı otuz beş yaşında?” Rojda güldü. “Yok artık. Sen kaç yaşındasın ki?” “Yirmi.” “Ha… abim yirmi dokuz.” Kendi kendime mırıldandım. “Niye hiç evlenmemiş?” Emine Hanım lafa girdi. “İkna edemedik. Kısmet sanaymış.” Sonra yanıma geldi. Eğildi. Gözlüğümü gözümden çıkardı. Gözlerime uzun uzun baktı. “Senin gözlerin ne güzelmiş öyle,” dedi. Salon ağır bir sessizliğe gömülmüştü. Nujin hâlâ omzuma yaslanmıştı ama ağlaması dinmişti. Emine Hanım gözlüğümü yüzümden alıp gözlerime baktıktan sonra doğruldu. Bakışlarıyla odanın içini süzdü. “Berfin,” dedi, “sen Nujin’le yukarı çık. Biraz uzansın.” Berfin başını salladı. Nujin’i kolundan tutup kaldırdı. Rojda da peşlerine takıldı. Merdivenlerden çıkarken Nujin dönüp bana baktı, gözleri hâlâ doluydu. Ona küçük bir baş hareketiyle “iyi ol” der gibi baktım. Salon yavaş yavaş boşaldı. Kapıdan Emine Hanım da çıktı. Evin içi bir anda bana fazla büyük, fazla sessiz geldi. Ortada tek başıma kaldım. Gelinliğimle, düşüncelerimle, kalbimin gümbürtüsüyle. Bir süre sonra Emine Hanım geri döndü. Kollarında birkaç parça kıyafet vardı. Kapının eşiğinde durdu, bana baktı, sonra yanıma geldi. “Bunları giy,” dedi, kıyafetleri uzatarak. “Gelinlikle dolaşma.” Elime aldım. Sıradan ev kıyafetleriydi ama o anda bana dünyanın en değerli şeyleri gibi geldi. Sonra kolumdan tutup beni yukarı çıkardı. Koridorun sonundaki bir odayı açtı. “Burası senin kalacağın oda,” dedi. Odayı gösterdi, ardından karşıdaki banyoyu açtı. “Gir, üstünü değiştir. Saçını, makyajını temizle.” “Makyajım yok,” dedim. “Saçını yıka bari,” dedi. Banyoda yalnız kaldığımda verdiği kıyafetleri köşeye koydum. Bir süre öylece baktım onlara. Sonra… ağlamaya başladım. Sessiz, içine doğru. Kendime, halime, bu eve, bu hayata ağladım. Sonra banyoya girdim. Suyun altına girdim. Uzun uzun yıkandım. Sanki üzerimdeki her şeyi silmek ister gibi. Ne telefonum vardı, ne çantam, ne bir parça eşya. Ne annemden, ne babamdan, ne kardeşlerimden bir ses… Kimse beni aramıyordu. Kimse sormuyordu. Banyodan çıktım. Emine Hanım’ın verdiklerini giydim. Gözlüğümü taktım. Tam banyodan çıkarken Berzan’la karşılaştım. Kapının kolunu daha yeni bırakmıştım. Bir adım atayım derken gölgem onun gölgesine karıştı. Koridor loştu, lambalar sarı sarı yanıyordu. Donup kaldım. Ne yana çekileceğimi bilemedim. Üzerimde Emine Hanım’ın verdiği kıyafetler vardı ama kendimi hâlâ gelinliğin ağırlığından kurtulamamış gibi hissediyordum. Saçlarım ıslaktı. Uçlarından su damlıyor, yakama yapışıyordu. Bir elim refleksle saçımı arkaya atmaya gitti, sonra yarım kaldı. Çünkü onun bakışı… beni hareket edemez hale getirmişti. Berzan bir an durdu. Durdu ama öyle “durup baktı” gibi değil… sanki bir şeyi zorla kontrol ediyormuş gibi. Gözleri önce saçlarıma indi. Islak tellerin omuzlarıma yapışmasına. Sonra tekrar yukarı kayar sandım ama… yüzüme bakmadı. Sanki yüzüme bakarsa bir şey patlayacakmış gibi. Çenesi kilitliydi. Burnundan kısa bir nefes verdi. Bana “çekil” demedi. Zaten demesine gerek yoktu. O halinin içinde her şey emirdi. Yanımdan geçti. Geçerken omzuyla omzuma değmedi ama o kadar yakındı ki üstündeki hava bile tenime çarptı. Ağır ağır merdivenlere yürüdü. Konağın içindeki sessizlikte o ses bile büyük geldi. Aşağı indi. Bir saniye sonra dış kapının sesi duyuldu. Öyle bir kapanıştı ki içerideki duvardaki saat bile sanki tıkırtısını yükseltti. Ben hâlâ aynı yerdeydim. “Öküz.” Sesim koridorda küçücük kaldı ama bana iyi geldi. En azından hâlâ ben olduğumu hatırlattı. Odaya geçtim. Kapıyı kapattım. Elim refleksle kilide gitti ama anahtar yoktu. Yatağa oturdum. Odanın içinde yabancı kokular vardı: sabun, temiz çarşaf, eski ahşap. Burası benim odam değildi. Burada hiçbir şey “benim” değildi. Saat erken olmalıydı. Dışarıdan hâlâ cırcır böceklerinin sesi geliyordu. Uykum yoktu. Bir süre sonra kapı tıklandı. “Gel,” dedim. Kapıyı açtı Emine hanım, içeri girdi. Yatağın ucuna doğru yaklaştı. Benim yanıma oturmadı; karşımdaki sandalyeye oturdu. Böyle yapması bile “yakın ama mesafeli” bir şefkat gibiydi. “Merak etme kızım,” dedi yumuşak bir sesle. “Her şey oluruna varır. Bu evde ne fırtınalar koptu… hepsi duruldu.” Başımı kaldırdım. Gözlerim doluydu ama ağlayamıyordum. Ağlamayı yalnız olduğumda yapardım. Burada ağlamak… zayıflık gibi geliyordu. Ama içimde her şey kırık döküktü. “Berzan şimdi sinirli,” diye devam etti. “Hem kardeşine… hem abine. Bir de babasına. Kolay değil. Kardeşi için kendini yer bitirir. Gördün işte, az kalsın can alacaktı.” Ben dudaklarımı ısırdım. “Geçer mi?” dedim, kendimden bile şüphe ederek. “Bu öfke… geçer mi?” “Geçer,” dedi net bir şekilde. “İnsanın içindeki ateş aynı kalmaz. Ya küle döner ya da… başka bir şeye.” Bir an sustu. Sonra daha sakin bir sesle ekledi: “Biraz sakinleşsin, konuşursunuz siz de.” “Konuşur muyuz?” diye fısıldadım. “Ben… onun yanında sanki görünmezim.” Emine Hanım hafifçe gülümsedi. “Konuşmadan bu iş olmaz,” dedi. “İki insan aynı çatının altına girince susarak yaşayamaz. Sen sakinsin, akıllısın. Lafını ölçersin. O da öfkesini yutar ama kalbi vardır. Her erkek gibi… bazı şeyleri söyleyemez sadece.” “Ya istemezse?” dedim. Bu soru ağzımdan çıkınca kendimden utandım. Sanki “beni ister mi” diye soruyordum. Ben kimdim ki? Emine Hanım başını iki yana salladı. “İstemekle olur bu işler,” dedi. “Ama bazen alışmak… istemenin önüne geçer. İnsan bir gün kalkar, bakar… ‘Bu evin düzeni bu’ der. Sonra o düzenin içinde yavaş yavaş yumuşar.” Emine Hanım elini uzattı, benim elimin üstüne koydu. “Burası artık senin evin,” dedi. “Korkma. Kimsesiz değilsin. Senin üstüne bir şey gelirse… ben varım.” O cümleyi söylerken yüzü yumuşadı. Ama gözlerinde hâlâ “bu evin kuralı var” sertliği duruyordu. Emine Hanım’ın elinin sıcaklığı hâlâ elimin üzerindeyken bir an duraksadım. İçimden “okul meselesini şimdi söylesem mi” diye geçirdim. Dilimin ucuna kadar geldi. Ama sonra sustum. Bu evde her şeyin zamanı vardı. Yanlış zamanda söylenen söz, bazen insanın başına iş açardı. “Emine Hanım…” dedim, sonra durdum. “Anne de bana,” dedi yumuşakça. Bir an daha düşündüm. Sonra vazgeçtim okul meselesinden. Nasıl olsa Berzan’la konuşacağız demişti. Onunla konuşurum diye düşündüm. “Tamam,” dedim sadece. Ayağa kalktı. Kapıya yönelirken arkasına dönüp ekledi: “Hadi sen dinlen. Yarın annenler gelir. Düğün işini falan da konuşuruz.” Başımı salladım. O çıktıktan sonra kapı sessizce kapandı. Odaya bir yalnızlık çöktü. Yatağa oturdum, sonra sırt üstü uzandım. Tavana baktım. Aklımdan geçenleri sıraya koymaya çalıştım. Ben bugüne kadar sevilmemiştim. Zaten şu tipimle de kimsenin bana dönüp bakacağı yoktu, umrumda da değildi. Benim derdim okuldu, dersimdi, meslekti. Kendi ayaklarımın üstünde durmaktı. Aklı olmayan adamla da işim olmazdı. Evlilik… bana göre büyüklerin gerekli gördüğü bir zorunluluktan ibaretti. Hayatla ilgili bir şey değil, daha çok kural gibi bir şeydi. “İsterse Berzan boşanır,” dedim kendi kendime. “Ne olacaksa olsun.” Çarşafı çektim üstüme. Gözlerimi kapattım. Düşüne düşüne, içimde bin tane soru, yavaş yavaş uykuya kaydım. … Birileri tepemde kıkırdıyordu. Gözlerimi araladım ama dünya hâlâ flu. Tavandaki şekiller dört taneydi. Sayısını anlayabiliyordum ama yüz yoktu. Elimi komodine attım, gözlüğümü bulup taktım. Karşımda Berfin, Rojda, kuzenlerim Serap ve Zuhal. Hepsi yatağın etrafına dizilmiş, kıkır kıkır. Gözlüğün altından gözlerimi ovuşturdum. “Hayırlı sabahlar manyaklar… saat kaç?” Yatakta doğruldum, dizlerimi karnıma çektim. “Dokuz,” dedi Rojda. “Sabahın köründe ne oluyor ya,” dedim. Sonra Serap’la Zuhal’e baktım. “Sizin ne işiniz var burada?” Serap atladı hemen: “Kızım kalk kalk, Nujin Hanım sabaha kadar uyumamış. Aşağıda kaynanasıyla düğün hazırlıkları yapıyor, sen hâlâ uyuyorsun.” “Kaynanası?” dedim. “Kim?” “Hee kaynana teyze Meryem,” dedi Zuhal. Birden aklıma geldi. “Annem mi geldi?” Ama içimde zerre heyecan yoktu. Çünkü… arayıp soran yoktu. Mesaj yok, ses yok, hiçbir şey yok. Serap bana baktı. “Lan insan bi heyecanlanır. O kart Ferhat’la evleneceğine kaptın dağ gibi oğlanı.” “Bu da kart,” dedim. Rojda ile Berfin birbirine baktı. “Şey… siz kusura bakmayın kızlar.” Zuhal elini salladı. “He kart he… beş altı yaş küçük, boylu poslu, yakışıklı, kaslı… ah ah.” “İsterseniz sizi verelim,” dedim. “Keşke,” dedi Serap ve Zuhal aynı anda. Sonra toparlandılar. “Yani ne münasebet kızım, eniştemiz o bizim.” Zuhal bana yaklaştı, çarşafı çekti. “Hele kalk şu yataktan. Dün sen gittikten sonra neler oldu, anlatacak çok şey var. Bi de siz ne yaptınız?” Onlara baktım. “Biz mi?” dedim. “Hiç. Ben yıkandım, Berzan ağa, kapıyı çarpıp çıktı. Sonra uyudum.” Dört çift göz bana baktı. Serap: “Bu mu?” “Bu.” Zuhal: “Başka?” “Yok.” Rojda: “Kız senin umurunda hiçbir şey yok mu?” “Yok.” Berfin: “Bu evlilik meselesi falan?” “Yok.” Zuhal kollarını açtı. “Sen insan değilsin.” “Doğru,” dedim. “Ben ders, okul, diploma insanıyım. Evlenme falan büyüklerin hobisi.” Bir an sessizlik oldu. Sonra hepsi aynı anda konuşmaya başladı. “Dün var ya…” “Annenler…” “Ferhat delirmiş…” “Teyze Meryem bayılacak gibi olmuş…” “Konağın altı üstüne gelmiş…” Ellerimi kaldırdım. “Yavaş lan. Sırayla. Ben henüz hayata bağlanmadım.” Hepsi birbirine baktı, sonra tekrar kıkırdadılar. Yataktan kalktım, onların yanına yere çöktüm. Dizlerimi karnıma çektim. Çenemi dizime koydum. “Anlatın bakalım. Dün dünya nasıl yanmış.” Serap’la Zuhal birbirine baktı. Zuhal başladı. “Berzan Ağa geldi. Direkt Ferhat Ağa’ya yumruğu yapıştırdı. ‘Bu kız benim’ dedi aldı seni gitti ya. ” “Öyle olmadı da,” dedim. “Eee?” Serap atladı. “Siz gidince Ferhat Ağa bir kalktı, babası, kardeşleri, sülalesi… herkes delirdi. Silahlar çekildi. Gerçekten film gibiydi.” Zuhal devam etti. “Ferhat bağırıyor: ‘Karımı nasıl alır!’ diye.” “Ne karısı be,” dedim yine. “Ben daha dün nikâh masasında kaçtım.” Serap “Hasan Ağa geldi, Mahmut Ağa geldi. Sakinleştirmeye çalıştılar. Ama Ferhat durmuyor.” Zuhal “Babası tutuyor, bu durmuyor.” “Benimle niye konuşmuyordu. Neye delirmiş.” Dedim. Beni kimse insan yerine koymuyor bu sülalede. Zuhal devam etti. “Sonra bunlar içeri geçti. Karar verildi. ‘Töre bu, berdel olacak, başka kızı yok Hasan Ağa’nın’ denildi.” “Ferhat ‘Ben kan isterim’ dedi, çıktı gitti.” “Drama queen,” dedim. “Netflix bunu görse dizi yapar.” Zuhal “Düğün zaten dağıldı. Aşiret büyükleri kaldı gece yarısına kadar.” Serap “Sonra onlar da gitti. Biz bize kaldık. Hasan Ağa bir güzel Ufuk abiyi dövdü.” Zuhal “Teyze Meryem baygınlıklar geçirdi.” “Klasik aile toplantısı.” dedim. Serap “Saatler geçti. Herkes ayakta. Birkaç saat sonra Berzan Ağa geldi. Ufuk’u aldı. ‘Bir şey yapmayacağım’ dedi, götürdü. Sonra kapıya bıraktı. Meğer bir güzel dövmüş.” “Normal,” dedim. Zuhal “Sonra Berzan ağaya, Hasan Ağa Ferhat’ın dediklerini söyledi. ‘Rahat durmaz bu’ dedi.” Serap “Berzan Ağa tek kelime etmedi, çıktı gitti.” Zuhal “Mahmut Ağa, yani kayınpederin…” “Şimdiden mi kayınpeder,” dedim. “Ben daha kahvaltı yapmadım.” Serap “…‘Bu iş uzamasın, birkaç güne evlendirelim’ demiş.” Zuhal “Nujin de aşağıda düğün hazırlığı yapıyor.” Bir süre yüzlerine baktım. “Ben okul’a gidecektim.” Hepsi sustu. “Gerçekten,” dedim.Serap başını salladı. Zuhal “Peki Berzan’ı nasıl buldun?” “Kapıyı çarpıp çıktı. Net karakter analizi bu.” Hepsi aynı anda kahkaha attı. “Hadi kalk,” dedi kızlar. “Aşağı inelim biz de.” Beraber aşağı indik. Annem beni görür görmez. “Kızım, iyi misin?” dedi. Ama yüzü gülüyordu. Tabii mutlu olur… Ferhat’tan sonra Mardin’in bir numaralı aşiretine gelin vermiş kazara. “İyiyim,” dedim. Üzerimde hâlâ Emine Hanım’ın verdiği kıyafetler vardı. Salonda oturan kadınların hepsi bana bakmaya başladı. Fısır fısır konuşmalar. “Gelin bu mu?” “Çocuk bu daha.” “Pek bir şeye benzemiyor.” Ben takmadım. Annemin yanına gittim. Köşede tuttuğu çantayı bana verdi. “Eve gelmeyecek miyim?” dedim. Emine Hanım araya girdi. “Konuşuruz sonra.” Annem kulağıma eğildi. “Al da şunu, üstünü değiştir. Gerçi pek düzgün bir şey yok ama… kıyafetlerin arasında.” “Ben seviyorum,” dedim. Çantayı aldım, odaya çıktım. İçinden bilerek en saçma entariyi seçtim. Vücut hatlarımı tamamen kapatan, bol, ayaklarıma kadar uzanan bir şey. “Tam benlik,” dedim. Saçlarımı iki yandan ördüm. Gözlüğümü düzelttim. Odadan çıktım ki… Berzan Ağa da kendi odasından çıkıyordu. Yine karşılaştık. Bu sefer göz göze geldik. Baştan aşağı beni süzdü. “Tövbe estağfurullah,” dedi. Gözlerini devirdi, yanımdan geçip aşağı indi. Biraz bekledim. Sonra peşinden indim. Salona girecektim ki Berfin kolumdan tuttu. “Dur. Salon dolu, çalışanlar gidip geliyor. Berzan abim mutfakta. Kahvaltı hazırla, beraber yiyin dedi annem.” İçimden Ya sabır dedim. Başımı salladım. “Mutfak nerede?” Berfin parmağıyla gösterdi. Başımı yine salladım. Ve kaderime doğru yürüdüm. Mutfağa girdim. Çay ocağın üstünde fokurduyordu. Berzan sandalyede oturuyordu. Bir elinde telefon, diğerinde sigara. Üzerinde alıştığım takım elbise, gömlek, pantolon yoktu bu kez. Tişört ve eşofman vardı. Yine de üstündeki sertlik değişmemişti. “Şey… kahvaltı hazırlayayım,” dedim. Başını bile kaldırmadı. Tezgâha geçtim. Yumurta çıkardım. Kırıp çırpacaktım ki sesi geldi. “Ben öyle sevmem.” Bir an dönüp baktım. Bana mı diyordu, emin olamadım. “Nasıl yapayım?” dedim. “Çırpma.” Yumurtayı öyle bıraktım. Devam ettim. Masayı kurdum. Çay doldurdum. Kendime de doldurdum. Berzan telefonu kenara koydu, masaya geçti. Yemeye başladı. Ben kendi çayımla birlikte tezgâhta bir şeyler atıştırdım. Pek yiyemedim zaten. O hâlâ tek kelime etmiyordu. Şu an konuşmazsam hiç konuşamayacağım. “Bak,” dedim sonunda. “Şu işin başını sonunu bir anlayalım.” Çatalını bıraktı. Bana baktı. İlk defa gerçekten. Konuşmadı. Bu bakış “devam et” demekti. “Benim kimseyle evlenme planım yoktu,” dedim. “Daha doğrusu vardı ama… o plan okuldan mezun olana kadardı.” Kaşları hafifçe çatıldı. “Okul?” “Evet,” dedim. “Ben okuyacağım. Hayatım var. Ben evliliği formalite gibi görüyorum.” Dudak kenarı çok hafif kıpırdadı. Gülmek gibiydi ama değildi. Tek kelime etmedi. Çayından bir yudum aldı. “Ben seni istemedim, Çilli,” dedi. “Ama bu iş böyle çözüldü.” “Ben de seni istemedim,” dedim. “Ama bak, karşı karşıyayız.” Bir an bakıştık. “Peki,” dedi. “Ne yapacaksın?” Omuz silktim. “Okula gideceğim. Okumaya devam edeceğim. Sen ister kabul et, ister etme.” Bana bir süre baktı. Sonra hiçbir şey demeden kahvaltısına devam etti. Bu ne ya… duvara konuşuyorum resmen. Sinirim kabardı. “Bu evde konuşacak kimse yok mu?” dedim. “Ben evime gitmek istiyorum.” Yan döndüm, çıkacaktım mutfaktan. “Hiçbir yere gitmiyorsun.” Durup ona döndüm. “Pardon?” Ayağa kalktı. Karşıma geldi. “Dün masada bıraktığın adam,” dedi, “bedelini ödetmez mi sanıyorsun?” “Ben mi bıraktım masada?” dedim. “Konuşarak çözemedin mi? Ama pardon… sen konuşmayı bilmiyorsun.” Gözleri sertleşti. “Çilli, benim sabrımı zorlama. Bıraksaydım nikâhınız mı kıyılsaydı? Kız verdik, kız alacağız.” Sonra arkasını döndü. Masaya gitti. Telefonunu ve sigarasını aldı. Mutfaktan çıkıp gitti. Masaya oturdum. İnat ya… sırf inadından evlilik istiyor. Sanki can yakacağı insan var da o evde. Sanki arkamdan üzülen biri var. Akşama doğru herkes yavaş yavaş dağıldı. Annemle avlunun kapısında vedalaştık. Sarıldı, saçımı okşadı, “Kendine dikkat et” dedi. Sesinde alışılmış bir şey vardı; sanki beni başka bir şehre yolluyordu da birkaç güne dönecekmişim gibi. Avluda Emine Hanım kaldı. Beni karşısına aldı. Kızlarının hepsi oradaydı. “Bir haftaya iki düğün birden yapacağız,” dedi. Nujin’in yüzü aydınlandı. Gerçekten seviniyordu. Ben başımı ezberlemiş gibi aşağı yukarı salladım. Aklım Berzan’daydı. İzin verir mi? Emine Hanım devam etti. “O güne kadar buradasın. Ferhat Ağa’nın ne yapacağı belli olmaz. Babası konuyu kapatmış ama o kapatmıyor.” Yine başımı salladım. Sonra bana baktı. “Alışverişe çıkarız seninle. Eksiklerin vardır.” “Hiçbir şey istemiyorum,” dedim. “Olur mu öyle şey?” dedi. “Olur olur,” dedim. “Hiçbir şey istemiyorum… tek bir şey dışında.” Kaşlarını kaldırdı. “Nedir?” Derin bir nefes aldım. “Berzan Ağa’yla konuşun,” dedim. “Ben okul kazandım. Evlendikten sonra okula gitmek istiyorum.” Avludaki herkes bir an sustu. Ben ilk defa içimden geçen bir şeyi bu evde yüksek sesle söylemiştim. Ve bunun neye yol açacağını… hiç bilmiyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD