BERZAN
Arabayı Mardin’in dışındaki o mekâna çektik. Taş, toprak, rüzgâr… Hepsi aynıydı benim için.
İsmail’le masaya oturduk. Dışarısı serindi. Gecenin kokusu vardı havada; eski taşların, uzaktan gelen ateşin, yanan sigaranın kokusu… Ben sustum. Uzaklara baktım.
Düşünüyordum. Derin derin.
İsmail telefonu elinde, bir şeylere gülümsüyordu. Parmakları ekranda hızlıydı. Benim sigaramın külü uzadı. Düşmek üzereydi. Dikkatim oraya kaydı, sonra İsmail’e.
“Kimle konuşuyorsun?” dedim.
Başını kaldırdı, gülerek baktı bana.
“Gül’ümle,” dedi.
Bir an ben de güldüm. İstemeden. Kısa bir gülüş. En azından biri mutlu. Sonra bakışlarım yine uzaklara kaydı. Hevin.
Adını bile içimden söylememeye çalıştığım kız.
Gözlerini düşündüm. O duru, büyük, ela gözleri… İnsanın içine bakarken sanki hiçbir şey saklamıyormuş gibi duran ama aslında her şeyi saklayan gözler. Saçlarını düşündüm. Belinden aşağı dökülen, ağır ağır dalgalanan saçlarını.
Kokusunu düşündüm… Bilmiyordum nasıl koktuğunu. Ama bilmek istemekle yetindim. Yetmek zorundaydım.
Bu bir istek değildi. Bir heves hiç değildi. Bu, içime çöken sessiz bir ağırlıktı. Onu gülerken hayal ettim. Bir şey anlatırken kelimeleri seçişini. Susarken gözlerini yere indirişini.
Temiz bir şeydi bu. Kirletmek istemediğim bir şey. Sigaramın külü sonunda düştü. Masaya. Umursamadım.
İsmail bir şeyler anlatıyordu ama ben duymuyordum. Çünkü içimde başka bir ses vardı. Yanlış, diyordu. Uzak durman gereken bir şey.
On yaş fark vardı. Bir dünya fark vardı. Ben aşiretin en büyük oğluydum. Yük bendeydi. Güç bendeydi. Oysa Hevin… daha yolun başındaydı. Hayatla pazarlık etmeye bile başlamamıştı. Benim içimde büyüyen şey ona ağır gelirdi.
Bu yüzden sustum. Bu yüzden bakmadım. Bu yüzden yanına yaklaşmadım. İlk kez bir şeyin bana ait olmaması gerektiğini düşündüm.
Mehmet’i ilk gördüğümde bir şeylerin ters gittiğini anladım. Telaşlıydı. Adımları hızlıydı. Nefesi düzensiz. İkimiz de aynı anda ona döndük.
İsmail hemen sordu: “Ne oldu lan? Neyin var?”
Mehmet elini kaldırdı, nefes nefese: “Bir durun… oturayım.”
Sandalyeye çöktü. Garsona baktı.
“Bir çay… bir de su getir.”
Çayla su geldiğinde ben hâlâ susuyordum. Yüzüne baktım. Sakin görünüyordum belki ama içimde bir şey geriliyordu. Mehmet suyu tek dikişte içti. Masanın üstüne göz gezdirdi. Sigara paketimi aldı, bir dal çekti, yaktı. Dumanı yavaşça üfledi.
“Abi…” dedi. “Çok kötü.”
Çaydan bir yudum aldım. Sesim çıkmadı.
“Anlat,” dedim sadece.
Mehmet bir an durdu. Sonra konuştu:
“Yusuf’la konuştum.”
Yusuf. Hevin’in abisi. İçimde bir şey kıpırdadı ama yüzüm değişmedi. Devam etmesini bekledim.
“Hevin yengeyi istemeye gelmişler,” dedi.
O an başımdan aşağı kaynar su döküldü sanki. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Çayı masaya bıraktım ama ses çıkarmadım. Dinlemeye devam ettim.
“Ferhat var ya…” dedi Mehmet. “Avşin’lerin oğlu.”
İsmail hemen atıldı: “Ferhat Avşin mi?”
“Evet,” dedi Mehmet.
Ağzımdan kontrolsüzce çıktı: “Lan o piç… Hevin’in babası yaşında.”
Sesim yükselmişti. Farkında bile değildim. Mehmet başını salladı.
“Hevin yenge kabul etmiş,” dedi. “Okul için, gönderirim demiş Ferhat.”
O an içimdeki öfke kabardı. Göğsüm daraldı. Nefesim sertleşti.
“Bok gönderir,” dedim dişlerimi sıkarak. “Eve kapatır o piç kızı.”
Sandalyede doğruldum. Dirseklerimi masaya bastım. Burnumdan soluyordum.
“Biz kız okusun diyoruz,” dedim. “Bunlar hâlâ evlilik derdinde.”
Elimi yumruk yaptığımı fark ettim. Tırnaklarım avucuma batıyordu. On yaş değil… bir ömür fark vardı o adamla Hevin arasında.
Ve o adamın ağzından çıkan ‘okula gönderirim’ lafı… İzin gibi, lütuf gibi… Sanki Hevin bir insan değil de bir eşyaydı.
Bu adaletsizdi. Bu kirliydi. İsmail bana baktı. Yüzümden ne geçtiğini anlamıştı ama bir şey söylemedi. Mehmet sustu. Duman ağır ağır havada dağıldı.
Buna izin vermem. Nasıl olacağını bilmiyordum. Ne yapacağımı da. Ama şundan emindim. Hevin’in hayatı… Bir pazarlık konusu olmayacaktı.
Telefonu elime aldım. Ekran karardı, sonra yeniden aydınlandı. İki yıldır…
Onu gördüğüm günden beri neredeyse her gün, ailesi görmesin diye gizlice açtığım o hesaptan yazıyordum. Kimse bilmesin diye sakladığım bir yerim vardı. Herkesin sustuğu yerde benim konuştuğum. Herkesin baktığı yerde benim gözlerimi kaçırdığım.
Yine yazmak istedim. Parmaklarım ekranda durdu. Bir kelime yazmadım.
Benim olmasa bile… Hevin başkasının olamaz. Bunu düşündüğüm an irkildim. Bu düşünce bile bana ağır geldi.
Belki bu bencillikti. Belki adını koyamadığım bir çarpıklıktı. Ama onu bir başkasının yanında hayal ettiğimde, göğsüm sıkışıyor, nefesim kesiliyordu. Delirecek gibi oluyordum.
Zaten deliliğin kıyısındaydım. Bazı günler… Onu göremediğim günler… Kalabalıkta gözlerim onu ararken bulamadığında… Panik ataklar geçiriyordum.
Göğsüm daralıyordu. Ellerim titriyordu. Nefesim yarım kalıyordu. Öfke geliyordu sonra. Sebepsiz, yönsüz bir öfke. Kimseye değil… kendime.
Bir kere olsun yanına gitmedim. Bir kere olsun adını yüksek sesle söylemedim. Ama içimde her gün biraz daha büyüyordu. Delirmenin eşiğine gelmiştim. Bunu biliyordum. Yine de kendime söz verdim. Uzak duracaksın, dedim. Ne pahasına olursa olsun.
Telefonu kapattım. Masaya bıraktım. İsmail bir şeyler anlatıyordu, Mehmet sigarasını söndürüyordu. Ben onları duymuyordum. Çünkü içimde tek bir savaş vardı.
İstemekle vazgeçmek arasında. Onu korumakla… Ona dokunmamak arasında. Bu, kendime verdiğim bir cezaydı.
…
Günler geçmişti. Ama içimde tek bir cümle dönüp duruyordu. Bu işi bozacaktım. Düğün günü bile olsa bozacaktım.
O sabah uyandığımda öfke zaten uyanıktı. Ben sadece üstüne kıyafet geçirdim. Gömleğimin düğmelerini iliklerken kapı bir anda açıldı. Annem içeri daldı. Yüzü bembeyazdı.
“Berzan…”
Başımı kaldırdım. Aynadaki yüzüme değil, doğrudan ona baktım.
“Nujin yok.”
Bir an beynim durdu.
“Nasıl yok?” dedim.
Sesim sakin çıktı ama içimden bir şey koptu. Annem sustu.
“Anne.” Sesim sertleşti. “Ne diyorsun sen? Nasıl yok?”
Gözlerini kaçırdı. Elleri titriyordu.
“Konuşsana,” dedim. “Ne oldu?”
Derin bir nefes aldı, kelimeleri zorla çıkardı:
“Bana bir şeyler söyledi… Nişanlımı istemiyorum dedi.”
Öfke başımdan aşağı kaynar su gibi indi.
“Ben de karşı çıktım,” dedim aceleyle. “Ama babam dinlemedi.”
Zaten istememiştim. Nujin en küçüğümüzdü. En nazlısı. En korunması gerekeni.
“Sonra ne yaptı?” dedim. “Saklanıyor mu? Atarız nişanı.”
Annem başını iki yana salladı.
“Yok.” Bir an durdu. “Zeri’lerin oğlu.”
O an adını duyduğum anda anneme döndüm.
“Ne olmuş onlara?” dedim.
“Ufuk Zeri,” dedi. “Nujin onunla konuştuğunu söyledi. Sanırım… ona kaçtı.”
Masaya uzandım. Silahı aldım. Annem arkamdan bir şeyler söyledi ama duymadım. Kapıyı çekip çıktım.
Aşağı koşar adımlarla indim. Serhat ve Mehmet peşime takıldı. Avluda adımlarımız taşlara vuruyordu.
“Abi ne oldu?” dedi Mehmet nefes nefese.
“Ufuk Zeri,” dedim. “Sanırım Nujin’i kaçırmış.”
“Abi sorduralım…” dedi.
“Sordur.” dedim. “Bulacağız.”
…
Saatler sonra… Mardin çıkışında. Toz, sıcak, asfalt kokusu… Güneş gözümü alıyordu ama ben sadece arabayı görüyordum. Onları. Arabayı önüne kırdım. Fren sesi havayı yardı. İndim.
Ufuk hemen arabadan indi. Nujin yanındaydı. Korkuyla bana bakıyordu. Ufuk yanıma gelir gelmez. İlk yumruğu düşünmeden Ufuk’un yüzüne indirdim. Bir tane daha. Bir tane daha.
Nujin arabadan inip koşarak yanımıza geldi.
“Abi yapma!” diye bağırıyordu Nujin. Koluma yapıştı, beni çekmeye çalıştı. “Yapma abi, ne olur!”
Elimi silkeler gibi kurtardım.
“Mehmet,” dedim dişlerimin arasından. “Al Nujin’i. Eve götür.”
Mehmet hemen aldı onu. Nujin ağlıyordu, ama arkasına bakmadan bindirdi. Peşimizden gelen arabaya geçtiler.
Ufuk’u ensesinden tuttum. Korkunun teri avucuma geldi.
“Seviyorum onu,” dedi. “Sadece sevdim.”
Bir an durdum. Gözlerimi ona diktim.
“Sevmek mi?” dedim. Sesim sakindi. Çok sakindi. Sonra onu arabaya fırlattım. Direksiyona geçtim. Serhat yanıma bindi. Ufuk arkadaydı. Yola çıktık. Zeri’lerin konağına.
Bu öfke Hevin’den değildi. Bu öfke Nujin içindi. Ama kalbimin bir yerinde başka bir yangın daha vardı. Bir şeyleri bozamamış olmanın öfkesi. Bugün nişanlanıyordu. Direksiyonu daha sıkı tuttum.
…
Konağın kapısından içeri girdiğimde Ufuk’un ensesini hâlâ sıkı sıkı tutuyordum. Avucumun altında boynu vardı; terlemiş, titriyordu. Elim gevşemedi. İçimde biriken öfke o kadar yoğundu ki, bıraksam yere yığılacak gibiydim ben, o değil.
Belimdeki silahı çıkardım. O an ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Sadece tetiği çektim. Patlama sesi taş duvarlarda yankılandı. Çığlıklar yükseldi. Kadınlar bağırmaya başladı, sandalyeler devrildi. Müzik bir anda sustu. Birkaç saniye içinde koca alan nefessiz kaldı. Herkes susmuştu.
Gözlerim istemsizce etrafı taradı. Onu aradım. Hevin’i. Yoktu. Ortada değildi.
Tam o sırada masayı gördüm. Ferhat oturuyordu. Hiçbir şey olmamış gibi. Onu görünce içimdeki öfke bir anda başka bir yere sıçradı. Sanki biraz önce yaşananlar yetmemiş gibi. Ufuk’u elimden savurdum. Kalabalığın ortasına düştü. Yere çarpışının sesi hâlâ kulağımdaydı. Yüzü kan içindeydi.
Bir çığlık koptu.
Meryem Hanım’dı. Oğluna koştu. Ellerini yüzüne götürdü, ağlıyordu. Salon tamamen susmuştu. İnsanların nefes alışları bile duyuluyordu.
Dişlerimi sıkarak konuştum.
“Oğlunu al, Ağa. Kan dökülsün istemiyorsan kardeşimden uzak tut.”
Hasan Ağa öne atıldı. Yüzü gergindi.
“Berzan Ağa, ne diyorsun sen?”
Dinlemedim. Başımı bile ona çevirmedim. İnsanların önünde kardeşimden, sözden konuşmak istemiyordum. Bu mesele burada çözülmezdi.
“İçeride konuşalım,” dedim soğuk bir sesle.
Odaya geçtik. Kapı kapanır kapanmaz sesim daha sert çıktı.
“Ufuk, kardeşim Nujin’le kaçmaya çalışırken yakalandı. Benim kardeşim sözlüdür. Oğlunu ondan uzak tut. Yoksa bu iş burada kalmaz.”
Meryem Hanım ağlıyordu. Ufuk’un yüzünü tutuyor, sanki benden saklayacakmış gibi. Hasan Ağa susuyordu. Odadaki sessizlik ağırdı. Söyleyecek başka bir şeyim yoktu.
Ayağa kalktım. Kapıya yöneldim.
Ve tam çıkarken… onu gördüm.
Bir anlıktı. Çok kısa. Ama yeterince uzundu.
Hevin kapının yakınındaydı. Yüzü solgundu. Gözleri bana baktı mı, bakmadı mı… bilmiyorum. Ama kalbim o an öyle bir çarptı ki, göğsümün içi ağrıdı. Nefesim kesildi. Yüzümü hemen çevirdim. Bakamadım. Bakarsam dururdum. Bakarsam kendimi ele verirdim.
Dışarı çıktım.
Arabaya bindim ama hareket etmedim. Olduğum yerde kaldım. Ellerim titremeye başladı. Bir türlü geçmedi. Direksiyona dokunamadım. O an, koskoca konağı susturan adamın, bir kızın bakışıyla dağıldığını fark ettim. Utandım. Kendimden.
Serhat bana baktı.
“Abi, ne oldu?”
“Bir şey yok,” dedim sertçe.
Ama sesimle bedenim uyuşmuyordu. Ellerim hâlâ titriyordu. Serhat bunu fark etti.
“Ben kullanayım,” dedi.
Arabadan indim. Serhat direksiyona geçti. Ben koltuğa oturdum. Camdan dışarı baktım. Geriye yaslandım. Bir nişanı basmıştım. Bir adamı kan içinde bırakmıştım. Bir konağı susturmuştum.
Ama Hevin’e bakamamıştım. Herkes benden korkuyordu. Ama ben, bir tek ondan kaçıyordum.
Nişanı bozamamıştım.
Bu cümle zihnimin içinde günlerce dönüp durmuştu. İlk başta kabul etmedim. Sonra öfkelendim. En son, kabullenmiş gibi yapıp daha beter dağıldım. O gün konaktan çıktığımda susturduğum kalabalığın aksine, içimdeki ses hiç susmamıştı.
Öfkem dinmiyordu. Aksine, her geçen saat daha da ağırlaşıyordu.
Eve geldiğim andan itibaren telefon elimden düşmedi. Ne yazdığımı çoğu zaman ben bile bilmiyordum. Cümleler kontrolümden çıkıyordu. Bir mesaj yazıyor, siliyor, sonra tekrar yazıyordum. Aynı kelimeleri defalarca gönderdiğim oluyordu. Bazen tek kelime… bazen yarım bir cümle… bazen de sadece anlamsız bir boşluk.
Bu iş bitecek.
Buna izin vermeyeceğim.
Bunu kime söylediğimi bile bilmiyordum artık. Hevin’e mi, kendime mi, kadere mi…
Önce gizli hesabımdan yazdım. Günlerce. Her gün. Her gece. Gördüğünü sandım. Sonra fark ettim… görmüyordu. Mesajlar duruyordu. Okunmamıştı. Bu daha da delirtti beni.
Sonra numarasına geçtim. Bilinmeyen numaradan. Bu sefer daha sert, daha kontrolsüz yazmaya başladım. Bazen tehdit gibi çıkıyordu kelimelerim, bazen yalvarma. Kendimden utandığım anlar oldu ama duramadım. Parmaklarım zihnimden hızlıydı.
On beş gün boyunca… Durmadan yazdım.
Telefonumun ekranı hiç kararmadı. Uyumadım. Geceler sabaha, sabahlar gecelere karıştı. Zaman kavramı yavaş yavaş silindi. Sadece sigaranın kokusu, telefonun ışığı ve kafamın içindeki uğultu vardı.
Düğünden önceki gece…
İşte orada koptum.
Odaya kapandım. Kapıyı kilitledim. Işığı yakmadım. Perdeleri çektim. Masanın üzerine tek tek fotoğrafları dizdim. Hevin’in fotoğraflarıydı. Okul çıkışında yürürken. Başını eğmişken. Farkında olmadan gülümsediği anlar. Saçlarının omzuna döküldüğü kareler. Her birine uzun uzun baktım.
Bir sigara yaktım. Söndürdüm. Bir tane daha. Sonra bir tane daha. Küller masaya döküldü, umurumda olmadı. Gözlerim yanıyordu. Nefesim düzensizdi. Göğsüm sıkışıyordu.
Ağladığımı fark ettiğimde çoktan geç olmuştu.
Sessizce. Kimse duymasın diye. Ama odada benden başka kimse yoktu. Fotoğrafların üzerine damlayan yaşları silmedim. Kendi halime bakamadım zaten.
Delirmenin eşiğindeydim. Bunu hissediyordum. Bedenim bana ait değildi artık. Ellerim titriyordu. Başım zonkluyordu. Ama yine de telefonu bırakamıyordum.
Annem kapıya geldi.
“Oğlum… neyin var?” dedi.
Sesini duydum ama cevap veremedim. Kapıyı açmadım. Sadece boğazımdan çıkan sert bir sesle konuşabildim: “git, anne.”
Bir süre kapının önünde durduğunu hissettim. Sonra ayak sesleri uzaklaştı.
Sabah oldu. Ben uyumadım.
Elimde hâlâ fotoğraflar vardı. Gözlerim şişmişti. Sigara paketleri masanın üstünde birikmişti. O an aşağıdan bir bağırış duydum.
Annemin sesi.
Yerimden fırladım. Fotoğrafları masadan topladım. Ve dolaba yerleştirdim. Kapıyı açtım. Merdivenleri ikişer ikişer indim. Kalbim hızla atıyordu ama nedenini bilmiyordum.
Aşağıya indiğimde durdum. Etrafa baktım. Ev sessizdi. Kimse yoktu.
Sesin geldiği tarafa doğru yürüdüm. Koridorun sonunda annemin odasının kapısı açıktı. İçeri girdiğimde gördüğüm manzara içimi paramparça etti.
Nujin, annemin dizlerinin dibine çökmüş ağlıyordu. Öyle sessiz, öyle çaresiz değildi bu ağlama. Göğsünden kopup gelen, insanın içini yırtan bir sesti. Annem bağırıyordu. Sesindeki panik, öfkeyle karışmıştı. Berfin ve Rojda da ağlıyordu ama Nujin farklıydı. O ağlamıyordu sadece… yıkılıyordu.
Beni gördüklerinde bir anlık sessizlik oldu. Annem sustu. Nujin başını kaldırdı.
“Abi…” dedi.
Ayağa kalktı, bana doğru geldi. Dizleri titriyordu. Onu kollarımın arasına alacak gibi oldum ama donup kaldım. Annem arkamdan seslendi.
“Berzan… oğlum…”
“Noldu?” dedim.
Sesim normal çıkmadı. Boğuk, sert, sabırsızdı.
“Noldu!” diye bağırdım bu sefer.
Tam o anda Mehmet içeri daldı. Koşarak gelmişti. Nefes nefeseydi.
Annem konuşmak istemedi. Yutkundu. Ellerini sıkıca birbirine kenetledi. Sonra zorla, kelimeleri iterek çıkardı ağzından: “Nujin… hamileymiş.”
O an beynimde bir şey koptu.
“Ne?” diye bağırdım.
Kelime ağzımdan kontrolsüzce çıktı. Kulaklarım uğuldadı. Göğsüm daraldı.
“Öldüreceğim lan o Ufuk’u!” dedim.
Nujin bir anda bana sarıldı.
“Abi, ne olur!” diye bağırdı. “Anne!”
Annem önüme geçti.
“Oğlum dur!” dedi. “Sinirle hareket etme.”
“Anne bırak!” dedim sertçe. Onu kenara çektim.
Mehmet kolumdan tuttu.
“Hadi abi,” dedi. “Hadi.”
Daha fazla düşünmedim. Evden çıktık. Arabaya bindik. Peşimize bir düzine adam düştü. Motor çalıştığında ellerim hâlâ titriyordu ama direksiyonu sıktım.
“Bugün ya öleceğim,” dedim, “ya birini öldüreceğim.”
Arabayı sürdüm. Gazı kökledim. Yollar gözümde eriyordu. Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Zeri’lerin konağına yaklaştığımızda kalabalığı gördüm. Arabayı durdurur durdurmaz indim. İçeri girdim.
Ve onu gördüm. Hevin. Gelinliğin içindeydi. Beynim o an tamamen koptu. Gözlerim karardı. Demek şimdi evet diyecekti, diye düşündüm. İçimdeki öfke deliliğe dönüştü.
Silahı çıkardım. Havaya ateş ettim. Patlama sesi yine taş duvarlarda yankılandı. Herkes bana döndü.
“Ufuk!” diye bağırdım. “Neredesin lan, çık ortaya!”
Hasan Ağa silahını çekti. Ahmet ve Yusuf da. Hasan Ağa bana doğru yürüdü. Arkasından Ahmet ve Yusuf.
Ahmet önüme geçti. “Ne oluyor Berzan?” dedi.
“Seninle işim yok Ahmet,” dedim. “Benim işim kardeşinle.”
Sesim sakindi ama içimde fırtına vardı.
“Bugün kan dökülecekse,” dedim, “o kan onun kanı olacak.”
Hasan Ağa bağırdı: “Kendine gel Berzan Ağa!”
Tam o sırada babam ve kardeşim arkadan geldi. Babamla Hasan Ağa göz göze geldiler. Babam tek kelime etmedi. Sadece içeriği işaret etti. Eve doğru yürüdük.
İçeri girdiğimizde herkes yerindeydi. Büyük masa doluydu. Ağalar oturuyordu. Kimse konuşmuyordu ama odanın içi ağırdı; nefes almak bile zordu. Ben ayakta kaldım. Oturamadım. Ayaklarım yere basıyordu ama içim yerinde durmuyordu.
“Bu iş kanla çözülür,” dedim.
Sesim yükselmedi ama keskin çıktı. Oda bir an daha da sessizleşti.
“Ufuk’un hakkı ölüm,” diye devam ettim. “Kardeşim daha küçük. Onu kandırdı.”
Babam bana doğru bir adım attı.
“Sakin ol,” dedi.
Başımı ona çevirdim. İçimdeki öfke boğazıma kadar çıkmıştı.
“Nasıl sakin olayım?” dedim. “Bizi rezil ettiler. Nujin nişanlı.”
Masaya doğru bir adım attım. Yumruğum sıkılıydı.
“Diyelim ki nişanı bozduk,” dedim. “Bu işi nasıl temizleyeceğiz?”
O an Hasan Ağa konuştu. Sesi sakin, neredeyse rahat gibiydi.
“Kolayı var,” dedi.
Başımı ona çevirdim. Ne demek istediğini anlamıştım ama duymak istemiyordum. Kapı açıldı. Birkaç ağa daha içeri girdi. Sessizce geldiler, masaya oturdular. Odanın havası daha da ağırlaştı.
Babam sert bir sesle konuştu.
“Otur,” dedi bana.
Oturmak istemedim ama karşı gelmedim. Sandalyeye çöktüm. Dizim durmadan sallanıyordu. Ayaklarım yerinde duramıyordu. Ellerim masanın kenarına kenetlenmişti. Tırnaklarım avucuma batıyordu ama umurumda değildi. Ağalar konuşmaya başladı. Cümleler birbirine giriyordu. Gelenek… namus… kan… söz… temizlik…Ama ben hepsini duymuyordum.
Bir kelime kaldı sadece kulağımda. Berdel. O an başımı kaldırdım. Gözlerim büyüdü. Sandalyeden yarı doğruldum.
“Ne diyorsunuz lan siz!” diye bağırdım.
Sesim odada patladı. Herkes bana baktı.
“İki kişinin hatasını,” dedim, “günahsız bir kız mı ödeyecek?”
Nefesim hızlanmıştı. Göğsüm yanıyordu.
“Bu kız Hevin,” dedim. “Hasan Ağa’nın tek kızı.”
O an içimde bir şey koptu. Öfke değil… korku. Daha önce hissetmediğim bir korku. Çünkü ne konuştuklarını çok iyi anlıyordum.
Babam konuştu.
Sesi sakindi ama kesinliği tartışılmazdı.
“Uygun olan budur,” dedi. “Ben kızımı öldürmem.”
Masadaki herkes sustu.
“Bir hata yaptılar,” diye devam etti. “Ama bunun karşılığı ölüm değildir.”
Başımı kaldırdım. Gözlerim babamdaydı.
“Peki Hevin’in hakkı mı ölüm?” dedim.
Söz ağzımdan sert çıktı. O an kimse gözlerime bakamadı. Ağalardan biri söze girdi.
“Mahmut Ağa’nın en büyük oğlusun,” dedi bana bakarak. “Bekârsın. Uygunsun.”
Bir an durdu.
“İstemiyorsan…” dedi.
Cümleyi bitirmesine gerek yoktu. Devamı zaten belliydi. Serhat.
O an içimdeki öfke katlandı. Kardeşim bile olsa… Hevin’i ona layık görmeleri aklımı kaybettirdi. Ayağa fırladım. Sandalye arkamda devrildi. Tam o sırada kapı açıldı. Ufuk içeri girdi.
Hasan Ağa hemen seslendi.
“Gel oğlum.”
Ufuk başını öne eğmişti. Yüzüme bakamadı. O an ağaların kararı netleşti.
“Berdel.”
Kelime odanın içinde ağır ağır dolaştı. Ama benim içimde başka bir şey oldu. Bunu kendime bile itiraf etmek istemedim ama içten içe… rahatladım.
Sonra bir düşünce beynimi parçaladı. Ya aşağıda nikâh kıyıldıysa? Gözüm döndü. Masadan fırladım. Kimseyi dinlemedim. Kapıdan çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer indim.
Aşağıda onu gördüm.
Hevin masadaydı. Annesiyle konuşuyordu. Annesini sakinleştirmeye çalışıyordu. Yüzü solgundu ama dik duruyordu. Doğrudan ona yürüdüm.
Yaklaştıkça kalbim hızlandı. Heyecan öfkeye karıştı. Elimi koluna uzattım. Canını yakmak istemiyordum ama içimdeki adrenalin gücümü ölçmeme izin vermedi.
Kolunu tuttum.
“Yürü,” dedim.
Tam o sırada Ferhat ayağa fırladı.
“Sen kimin karısının kolundan…!” diye bağırdı.
Duyduğum tek kelime vardı. Karısı. O an kendimi tutamadım. Döndüm, yumruğu savurdum. Ferhat yere yığıldı. Ne olduğunu anlamaya bile vakti olmadı.
Hevin’in kolunu biraz daha sıktım. Yine farkında değildim gücümün.
“Yürü,” dedim bir kez daha.
Başka hiçbir şey söylemedim. Konaktan çıktık. Bu saatten sonra geri dönüş yoktu.