+18 Islanmışsın sen!

4685 Words
BERZAN Hevin… benim Hevin’im… bu pislikten mi? “Hevin senin kızın… Bunu anladık. Ama nasıl?” diye sordum, sesim boğazımdan yırtılır gibi çıktı. Öfkem o kadar büyüktü ki, yumruğumu adamın suratına indirmemek için kendimi zor tutuyordum. Ellerim daha da sıkıldı; yakasını bırakırsam, boğazına sarılacaktım. “Ağam, Meryem’le ilişkimiz vardı. Hasan Ağa öğrendi ama Meryem’i öldürmek yerine susturdu. Sonuçta öldürse kendi adı kirlenecek. Ama o sırada Meryem hamileydi benden. Hevin doğdu, Hasan büyüttü onu.” Diye anlatmaya başladı uzun uzun. “ Cinayet meselesi de var… Senin baban Mahmut’la Hasan, Avşin ailesinden birini öldürmüşler, Olayı da benim üstüme attılar. Beni de içeri tıktılar. Bana da para göndermediler. İçerde öleceğimi düşündüler herhalde. Zor kurtuldum da. Hadi onu geçelim.” “Ben cezaevinden çıkınca Hasan’a gidip tehdit etmek istedim ama aşiretin başına o geçmiş. Bende sana geldim. Aşiret bunu duyarsa… Hasan ağanın namusu, Mahmut ağanın mirası… hepsi biter. Kızımın hayatını mahvetmek istemem, ama susmamın bir bedeli var.” “Berzan ağa bir testle anlaşılmıyor mu bu kız kimden?” Öfkem patladı. Yumruğumu savurdum, suratına indi. Kan fışkırdı, ama durmadım. Bir daha vurdum, bir daha. Tek umrumda olan Hevin’di. “Sus lan!” diye bağırdım. “Ne cinayeti… babamın emriyle mi? Hasan’la mı? Her neyse. Senin gibi bir yalancıya mı inanacağım? Lan, seni buraya gömerim, o sırrı da seninle gömerim!” Yere yığıldı, ama ben üstüne çullandım. Dizimle göğsüne bastırdım, nefesini kestim. “Para mı istiyorsun? Susmak için.” Mehmet kapıdan girdi, koşarak. “Abi, dur! Öldürme!” dedi, kolumdan çekti. Ama ben öfkeden kör olmuştum. Gözlerim kararıyordu. Hevin’im… o kızın hayatı bir yalan mı? Ve ben… onu korumak için ne yapacaktım? Nefes nefese doğruldum. Mustafa yerde inliyordu, kanlı suratıyla sırıtıyordu hâlâ. “Ne istiyorsun lan?” diye sordum, sesim titreyerek. “Kaç para? Susmak için ne kadar istiyorsun? Ama şunu bil: Bu sır ortaya çıkarsa, seni ben öldürürüm. Hevin’i karıştırma buna. O kızın hayatını zehirleme!” Konuşamıyordu Mustafa. Mehmet’e döndüm. “Başına birkaç adam dik. Gidip babamla konuşalım.” Dışarı çıktım. Kapıya yöneldim. Sigara çıkardım, yaktım. Dumanı içime çektim, ama öfke ciğerlerime kadar inmişti. Mehmet adamlarla konuşup tembihledikten sonra yanıma geldi. “Amına koyayım kan davası olmasın dedik kızı aldık,” dedim öfkeyle. “Başımıza açtıkları işe bak.” Mehmet sustu bir an, sonra konuştu: “Mahmut Ağa biliyormuş.” Kafamı salladım. “Öğreneceğiz,” dedim. Sonra içeri baktım. “Tamamsa gidelim.” Arabaya bindik. Beraber yola çıktık. Babamı aradım. “Nerdesin?” dedim. “Şantiyelerden birindeyim,” dedi. Kapatıp telefonu fırlattım köşeye. Direkt oraya gittik. Arabadan indim, Mehmet arkamda. Babamın yanına gittim. Kaş göz yapıp arkasındaki kulübe gibi tek katlı yeri gösterdim. İçeri girdik. Adamlardan kapıda beklemelerini istedim. Babam oturuyordu. Ben ayakta kaldım, Mehmet kapıda. “Ne oluyor?” dedi babam, Mehmet’e bakarak. Öfkemi kontrol etmeye çalışarak sordum: “Mustafa Cevher.” Babamın yüzü değişti. Önce sustu, sonra bana baktı: “Ne olmuş?” “Bir şeyler öğrendim ama senden duymam gerekiyor. Anlat,” dedim. Babam öfkelendi: “Sen babana sesini mi yükseltiyorsun?” Daha da öfkelendim: “Baba anlat, yoksa daha fazla tutamam onu. İçerden çıkmış, karımla dışarıda karşımıza çıktı. Benim karımın babası olduğunu söylüyor.” “Baba konuş yoksa,” dedim. “Yoksa ne?” “Baba anlattıkları doğru mu?” dedim. “Değilse doğrusunu anlat.” Mustafa Cevher’ın anlattıklarını söyledim. Babam durdu. Kafasını sağa sola salladı. “Doğru,” dedi. Babam gözlerini yere dikti. İlk kez değil, ama her seferinde olduğu gibi yine kaçıyordu bakışlarımdan. Ellerinin titremesi pişmanlıktan mıydı, yoksa yakalanmış olmanın korkusundan mı, anlayamadım. “Sait Avşin…” dedi yavaşça. “Ferhat’ın amcası. Yirmi yıl önce aşiretin başındaydı. Güç ondaydı, söz ondaydı.” Sessizce dinledim. Ama içimde bir şey, daha başından bunun eksik anlatılacağını söylüyordu. “Hasan o zamanlar Ferhat’ın babasıyla yakınlaştı, Davut Avşin.” dedi. “Ortaklık istedi. Ticaret, toprak, güç… Ben bunun normal bir anlaşma olduğunu sandım.” Sandım. Bu kelime kulağıma yalan gibi çarptı. “Hasan bana geldi. ‘Ortaklık olacak,’ dedi. ‘Sait’le konuşacağız.’ dedi. Beni de yanına çağırdı. Suçuna ortak aradığını sonradan anladım.” Bana bakmadı. Baksa gözlerimdeki şüpheyi görecekti. “Gittim,” dedi. “Sait’in geleceğini söyledi. Aşiretin büyümesi için birlikte hareket edeceğimizi söyledi. Her şey konuşulacak sandım.” Her şey konuşulacak sandım… Babamın geçmişi, ‘sandım’larla doluydu zaten. Ama bu kadar saf olamayacağını biliyordum. “Sait içeri girdi,” dedi kısık bir sesle. “Ve Hasan onu öldürdü.” Bir an durdu. Sanki bu kelimeyi söylemekten değil, nasıl söyleyeceğini seçmekten korkuyordu. “Ne olduğunu anlamadım bile. Bir anda oldu. Beni kandırdı, Berzan. Böyle bir şey olacağını bilmiyordum.” İçimde bir şey kabardı. Babamı izlerken tiksinti gibi bir duygu yükseldi. Gerçekten bilmiyor muydu… Yoksa şimdi bilmediğini mi söylüyordu? “Sonra Ferhat’ın babası Davut geldi,” diye devam etti. “Aşiretin başına geçtiğini duyurması gerekiyordu. Bu iş örtbas edilmeliydi. Yoksa kan davası çıkardı.” Örtbas edilmeliydi… O kelimeyi o kadar rahat söyledi ki, midem bulandı. “O dönem Meryem’le Mustafa’nın ilişkisi vardı,” dedi. “Hasan bunu fırsata çevirdi. Cinayeti Mustafa’nın üstüne attı. ‘Para gönderirim, seni korurum,’ diye kandırdı onu.” Dudaklarımı sıktım. Mustafa’nın hayatını çalan adamı anlatırken bile babam kendini dışarıda bırakıyordu. “Mustafa gençti,” dedi. “Toydu. Hem suçu yüklendi, hem parasını alamadı.” Babamın ağzından çıkan her cümlede, suç biraz daha Hasan’a kayıyor, biraz daha onun üzerinden siliniyordu. Ama ben o kadar kolay kandırılacak değildim. “Ufuk’u da bilerek Nujin’in peşine taktırdı o şerefsiz biliyorum,” diye ekledi. “Ortayı karıştırmak onun işi.” Başımı hafifçe eğdim. Hep onun işi… hep Hasan… Peki ya sen, baba? Sen gerçekten sadece seyirci miydin? “Berdel meselesi bile planlıydı,” dedi daha alçak bir sesle. “Hasan’ın Ferhat’la evlendirme niyeti yoktu başta. Berdel düşünüyordu. Sonra Ufuk meselesi patlak verdi. Derdi Hevin’i başından atmaktı. Yük gibi görüyordu onu.” Bu cümle içimde bir şey kopardı. Hevin’in bir yük gibi anlatılması, içimi yaktı. “Bunca yıl ben baktım, dedi. Biraz da sen bak. Bu yükü paylaşalım.’” O an ona bakmak istedim… Ama bakarsam öfkemi gizleyemeyeceğimi biliyordum. İçimdeki ses bağırıyordu: Sen masum değilsin. Sen de bu kirin içindesin. Hasan kadar olmasa bile, sen de suçlusun. Babam sustu. Ben sustum. Ama içimde büyüyen şey sessizlik değildi. Öfkeydi. Tiksintiydi. Ve gerçeğin tamamını söylemediğini bilmenin verdiği ağır bir yük. Konuşmak istedim. Bağırmak. Yakasına yapışmak. “Sen de suçlusun,” demek istedim. “Hasan Ağa kadar olmasan da, ellerin temiz değil,” diye haykırmak… Ama sustum. Çünkü konuşursam kontrolümü kaybedeceğimi biliyordum. Ve kontrolü kaybedersem… geri dönüşü olmayacaktı. Ayağa kalktım. Sandalyenin bacakları yerde sert bir ses çıkardı. Babam başını kaldırdı. “Berzan…” dedi. Dinlemedim. Kapıya yürüdüm. Her adımımda içimdeki öfke daha da ağırlaştı. O duvarlar bana kirli geldi. Kapıyı açıp çıktım. Arkamdan ayak sesleri duydum. “Berzan!” diye seslendi Mehmet. Adımlarımı hızlandırdım ama yakaladı beni. “Ne yapacaksın?” dedi nefes nefese. “Hevin yengeye söyleyecek misin?” Durup ona baktım. O an aklımdan geçen şey babam değildi. Hevin’di. Onun yüzü. Bakışı. Bilmeden bu kirli oyunun ortasında oluşu. Dişlerimi sıktım. “Bilmiyorum,” dedim. “Niye?” dedi Mehmet. “Onun da bilmeye hakkı yok mu?” Gözlerimi yere diktim. İçimde bir savaş vardı. “Düşüneceğim Mehmet ama önce Hasan Ağa’yla konuşacağız.” Mehmet’in yüzü gerildi. “Cinayeti söyleyecek misin?” “Hayır sadece Hevin’i.” “Bu dünyada en çok bedel ödeyenler… hiç suçu olmayanlar oluyor.” Mehmet daha alçak bir sesle sordu: “Peki ya sen? Bu yükle ne yapacaksın?” Gözlerimi kaldırdım. İçimdeki öfke artık dağılmamıştı. Sadece… şekil değiştirmişti. “Biri Hevin’e zarar vermeye kalkarsa… önce onunla işim olur.” Mehmet bir şey diyecek gibi oldu ama sustu. Ben yürümeye devam ettim. Bu kirli geçmişin bedelini Hevin ödemeyecek. Gerekirse, bu kanı ben durduracağım. … Hasan Ağa’nın yanına gittik. Evde oturuyordu. Beni görünce ayağa kalktı. “Hoş geldin Berzan oğlum, gel otur,” dedi. “Yalnız konuşacağımız bir yere geçelim,” dedim. Sesimdeki soğukluku fark etti. Şaşırdı ama itiraz etmedi. Salona geçtik. Mehmet kapıda bekledi. Oturduk. “Bana biri geldi,” dedim doğrudan. “Mustafa Cevher.” Hasan Ağa öfkelendi. Ayağa fırladı. “Nerde o it?” diye bağırdı. “Sakin Hasan Ağa, otur hele,” dedim. “Oğlum nerde diyorum sana, kafasına sıkacağım onun,” diye devam etti, sinirle. Biraz daha sinirli bir şekilde: “Otur,” dedim. Hasan Ağa durdu. Bana baktı. “Berzan,” dedi ama oturdu. “Mustafa Cevher’in söyledikleri doğru mu?” diye sordum. “Hevin onun kızı mı?” Hasan Ağa tam konuşacak gibi oldu. Ben devam ettim: “Hasan Ağa bana doğruları söyle. Gidip DNA testi yapsak cümle alem duyar. Benim amacım gerçekleri öğrenmek, dedikodu yapmak değil.” Hasan Ağa bıkkın bir nefes verdi. Oturdu. Gözleri yere kaydı. “Doğru onun kızı,” dedi ağır ağır. “Ama her şey o kadar basit değil.” İçimde bir öfke kabardı. “Nasıl değil?” diye sordum. “O şerefsiz benim karıma tecavüz etti,” dedi sesi titreyerek. “Ben onu öldürecektim. Ama Davut Avşin tuttu beni. ‘Dava büyümesin’ dedi. Sonra bu sırrı yaymakla tehdit etti. Sait’i öldürmek zorunda kaldım.” Durdu. İknar eder gibi, zorlanarak konuşuyordu. “Sait’e Ortaklık falan dedik.” Sonra sustu. Devamını biliyordum zaten. Başını kaldırdı. Gözleri yaşlıydı. “Baban da ortaklık istedi. Şimdi aşiretin başındaysa bu kadar güçlüyse benim sayemde. Bak Berzan oğlum. Mustafa piçi nerede biliyorsan sustur onu. Sinek küçüktür ama mide bulandırır. Onun lafıyla kimse hareket etmez ama suyu bulandırır. İnsanlar konuşur.” Hasan Ağa’nın itirafı mantıklıydı ama içimde hâlâ bir şüphe vardı. Kafam iyice karışmıştı. Bu sır… Hevin’i, beni, her şeyi yok edebilirdi. Ve ben ne yapacaktım? Mustafa Cevher başka bişey söylüyordu. Babam farklı. Hasan ağa farklı. Tam bir şey diyecektim ki Mehmet’in telefonu çaldı. Odadan çıktı. Hasan ağayla ben sessiz kaldık. Birkaç saniye sonra Mehmet geri geldi. Yüzü solmuştu. “Abi, sorun var,” dedi nefes nefese. Kalktık. Hasan Ağa’ya döndüm. “Konuşacağız,” dedim sertçe. Bu iş burada bitmeyecekti. Kapıya çıktık. “Ne oldu?” diye sordum, öfkem daha da kabarmıştı. “Mekanı basmışlar. Mustafa Cevher,” dedi Mehmet. “Ne olmuş ona?” diye sordum. “Öldürmüşler,” dedi Mehmet. O an beynim durdu. Gözlerim karardı. Koştur koştur arabaya bindik, gazı kökledim. Yol gözümde akıp gidiyordu ama ben hiçbir şeyi görmüyordum. Babamın kirli geçmişi, Hasan ağa ve şimdi Mustafa ölüyse, gerçeği kim söyleyecekti? Her şey dağılıyordu. Oraya vardığımızda adamlar bizi karşıladı. “Anlamadık, girip çıkanda olmadı,” dediler telaşla. “Silah sesi geldi.” İçeri girdim. Mustafa yerde yatıyordu, kan içinde. O an içimde her şey patladı. Adamlara döndüm, öfkeden gözlerim kararıyordu. “Nasıl görmediniz lan amına koyayım ne diye koyduk sizi buraya?” diye bağırdım, sesim duvarlarda yankılandı. Ellerim titriyordu, yumruğum kendiliğinden kalktı. Adamlardan birinin suratına tokat attım, sesi odada çınladı. “Abi,” dedi adam inleyerek. “Abini sikeyim,” diye hırladım, nefesim kesik kesikti. “Temizleyin burayı. Beyninizi sikeyim!” diye devam ettim, hepsine sırayla baktım. Lanet olsun, bu kadar mı aptallar? Bu kadar mı körler? Mehmet’e döndüm. “Yürü,” dedim sertçe. Çıktık evden. Mehmet arkamdan seslendi: “Abi.” “Sikerim lan abini, bin arabaya,” diye bağırdım. “Beynim sikildi lan. Kim yalan söylüyor?” İçimdeki şüphe büyüyordu; babam mı, Hasan mı, yoksa hepsi mi? Arabaya bindik. Mehmet direksiyona geçti, ben yan koltuğa çöktüm. Nefes nefese, yumruklarımı sıktım. “Nereye diyecem abi, kızacaksın diye korkuyorum,” dedi Mehmet temkinli. “Okula lan okula,” dedim öfkeyle. “Hevin’i alacam.” Yolda biraz gittikten sonra. “Birkaç adam gönder bağ evine.” “Anneme söyle Hevin’le benim eşyalarımı hazırlasın. Adamlara versin. Orda kalacağız bir süre, evdekilere de söyle bizi aramasınlar.” “Tamam abi,” dedi Mehmet. Biraz ilerleyince eve yakın bir yerde arabayı durdurdu. Mehmet indi. Ben direksiyona geçip yola devam ettim, aklım Hevin’deydi. Onu korumak için ne yapacaktım? Her şey dağılıyordu ama Hevin’i kaybedemezdim. Okula yaklaşıyordum ama Hevin hâlâ aramamıştı. Gazı hafiflettim, arabayı kenara çektim. Kapıda beklemeye başladım. Saatler uzuyordu sanki; her dakika içimdeki huzursuzluğu büyütüyordu. Hevin’i düşündüm, o masum ela gözlerini, saçlarının omzuna dökülüşünü… Sigara yaktım, dumanı üfledim. Beklemek… benim için yeni değildi. Yıllarca beklemiştim onu. Bir saat sonra onu gördüm. Kalabalığın arasında, o zarif adımlarıyla yürüyordu. Yanında o kız arkadaşı vardı. Zilan mı neydi arkalarında da o Emir denilen çocuk. Gözlerim kısıldı. Hevin onlarla el kaldırıp vedalaştı, telefonu çıkardı. Benim telefonum çaldı. Açtım. “Karşıya bak,” dedim kısa. Bakışlarımı ondan ayırmadım. Telefonu kapattı, yanıma geldi. Arabaya yaslanmıştım, kollarımı kavuşturmuş. O yaklaşınca her şey sustu içimde. O ela gözler, o hafif utangaç duruş… bu kız benim dünyamı durduruyordu. Arabaya bindik. Motoru çalıştırdım, yola çıktım. Sessizlik vardı ama rahatsız etmiyordu. Hevin yola baktı, sonra bana döndü. “Nereye?” dedi temkinli. “Kafa dinleyelim bağ evinde,” dedim. “Biraz uzaklaşalım.” “Birkaç gün kalırız,” diye ekledim. Bakışlarımı yoldan ayırmadım ama onu hissettim o hafif tedirginliği. “Okul?” diye sordu. “Zaten ilk hafta gitmeyecektin,” dedim. “Daha birkaç gün var, merak etme, kalmazsın.” Yüzü kızarmaya başladı. O pembelik… içimi ısıttı. Bu kızın her hâli beni etkiliyordu. “Ne geçiyor aklından?” diye sordum, sesim derin ama sakin. Hemen kekeledi. “Ne geçecek, hayır, bir şey yok.” Gülümsedim içten, ama belli etmedim. Yanımda susması bile hoştu. Sonra “yanımda hiç eşya yok,” dedi. “Hallettim,” dedim kısa. O benim karımdı; ihtiyacı olan her şeyi düşünürdüm. Dağ evine yaklaştık. Hevin etrafta birkaç adam gördü, şaşkın şaşkın baktı. Arabadan indim. “Hadi in,” dedim. Elimle kapıyı tuttum, inmesine yardım ettim. Eve girdik. Hevin etrafa bakıyordu; ev yenilenmiş, toparlanmıştı. Toz yoktu, her şey yerli yerinde. Kapıdaki çantaları alıp odaya götürdüm. Hevin peşinden geldi. Odayı ilk kez görüyordu. .“Ben bir duş alacağım,” dedim. Çantayı yatağa koyup birini açtım. İçine baktım, bir iç çamaşırı elime geldi. İnce, dantelli bir şey… “Bu benim çanta değilmiş,” dedim, gülümsememi saklayarak. Hevin koşup yanıma geldi, incecik şeyi elimden aldı donmuş gibi bakıyordu. “Kızım konuşsana,” dedim, sesim yumuşak ama emredici. “Dilini mi yuttun? Neden suskunsun yanımda?” Kızardı, bakışlarını kaçırdı. “Ben… bilmiyorum,” dedi. “Şaşırdım.” Gülümsedim. “Şaşırma,” dedim. “Kocanım ben senin. Rahat ol.” “Bu… bu çantayı kim hazırladı?” diye sordu, utangaç bir şekilde. Ne sorduğu belliydi. Annem torun isteğini konuşturmuştu yine. “Annem,” dedim. “Senin için hazırlattım. Eksiğin olmasın diye.” Gözleri büyüdü. “Teşekkür ederim,” dedi kısık sesle. İçimi bir sıcaklık sardı. Onu mutlu görmek… her şeye değerdi. “Duşa giriyorum,” dedim. “Sen yerleş.” Banyoya girdim, suyu açtım. Soğuk su bedenimi serinletti ama aklım hâlâ ondandı. Çıktığımda üstümü değiştirdim, dışarıya baktım. Hevin hâlâ odada, çantayı karıştırıyordu. “Açım,” dedi birden, sesi çekingen. Gülümsedim. “Yiyecek bişeyler getirmişlerdir ,” dedim. “Birlikte yeriz.” Mutfağa geçtik beraber. Hevin getirile yemekleri masaya yerleştirdi. Ben izledim. Her hareketi zarifti, elleri titremiyordu ama içindeki o hafif utangaçlık… onu daha da çekici kılıyordu. Masaya oturduk, yedik. Sohbet etmedik ama bakışlarımız yetiyordu. Koltuğa geçtim. İçimdeki fırtına hâlâ dinmemişti ama Hevin’in varlığı, o ateşin üstüne bir örtü gibiydi. Yanımda duruyordu, gözleri bende, sessiz ama her şeyi söyleyen bir bakışla. Bu kızın suskunluğu bile içimi eritiyordu. Bir adım atsam, kollarımın arasında ezilecekmiş gibi narin, ama o narinlik beni deli ediyordu. Kendimi tutmak için yumruklarımı sıktım, ama fark etmedi. “Çay içer misin?” dedi, sesi çekingen, gözleri yere kayarak. Başımı kaldırdım, ona baktım. Çay? İçimdeki açlık susuzluk değildi ki. Dolapta şişe vardı, aklım oraya gitti. “Dolapta şarap var,” dedim ağır bir sesle. “İçer misin?” “Daha önce içmedim.” Dedi, o masum haliyle. Gözleri büyüdü hafifçe. “Denemek ister misin?” diye sordum, sesim derin, ama zorlamadan. İstiyordum ki rahatlasın, o gerginliğini atsın üstünden. “Bilmem,” dedi. Kalktım. “Ben hazırlarım, sen geç otur,” dedim. Mutfakta yalnız kalınca nefes aldım. Kadehleri çıkardım, şişeyi açtım. Yanına biraz peynir bişeyler hazırladım. Basit, ama o an her şey özel gibiydi. Hevin “Ben üstümü değiştireceğim,” dedi arkamdan. “Tamam” dedim. Mumları çekmecede buldum. Yakmak istedim, odanın havasını yumuşatmak için. Salona geçtim, mumları yaktım. Alevler titredi, tıpkı içim gibi. Kadehleri doldurdum, kırmızı şarap ağır ağır aktı. Oturdum, Hevin’i beklemeye başladım. Bekledim… bekledim. Dakikalar uzadı. İçimdeki huzursuzluk büyüdü. Ayağa kalktım. Odaya gittim, kapıyı tıklattım. “Hevin,” dedim. Ses yok. “Kırdırma kapıyı, iyi misin?” diye sordum, sesim endişeli ama kontrollü. “İyiyim,” diye bağırdı içerden. “Açsana kapıyı, ne yapıyorsun içeride?” dedim. “Açamam,” dedi. “Neden?” diye sordum, içimdeki merak öfkeye karışıyordu. Konuşmadı. “Bak kıracam kapıyı, aç,” dedim sertçe. Yavaşça açtı kilidi. Kapıyı bir açtım... Üzerinde uzun bir gecelik vardı, yırtmacı bayağı fazla, göğüs dekoltesi dantellerle süslü. Nefesim içime kaçtı. Sadece ona baktım. Dudaklarım kurudu. Ne diyeceğimi bilemedim. Teninin o yumuşaklığı, geceliğin altında kıvrılan hatları… Bembeyaz teni kırmızı geceliğin altında o kadar dikkat çekiciydi ki. İçimde bir ateş yandı, sıcak, derin, kontrolü zor bir ateş. Yutkundum. “Hevin…” diyebildim sadece. “Emine anne sadece bunları koymuş, dışarıda giyilecek kıyafet bile yok, ” dedi. “En kapalısı buydu,” diye ekledi. Sonra konuşmaya devam etti, “giymeyecektim ama başka bir şey yoktu, giydim ama çıkamadım ” diye arka arkaya sıralayınca, birden yaklaştım. Bu hareketimle sustu, başını kaldırıp bana baktı. “Bana neyin açıklamasını yapıyorsun Hevin,” dedim, sesim derin. “Bundan rahatsız olacağımı mı düşünüyorsun?” “Hayır, sadece ben isteyerek…” dedi. “İsteyerek yapman kötü bir şey mi?” diye sordum, bakışlarım onunkinde kilitli. “Hayır da, böyle seni baştan çıkarmak gibi…” dedi. “Ben her halinle baştan çıkıyorum Hevin,” dedim, sesim koyulaşarak. Ellerimi çıplak kollarında gezdirdim, teninin yumuşaklığı içimi eritti, titrediğini fark edince gözlerimi kapattım. O titreme… beni deli ediyordu, içimdeki açlık kabardı, ama durdum. Tatlı bir öfke kapladı içimi, ucunu geri çektim. Köşedeki poları aldım. “Rahat değilsen bunu üstüne al,” dedim. “Hadi gel, içeri geçelim.” Amacım onu sarhoş etmek değildi ama belki biraz içerse rahat olur diye düşündüm. İçeri geçtik. Benim gözüm Hevin’in üzerindeydi; polarla bütün her yerini kapatmaya çalışıyordu, koltuğa gömüldü, bacaklarını karnına çekti, yan oturup durdu. Masadan kadehi alıp uzattım. “Tadına bak,” dedim. Yüzünü ekşiterek bir yudum aldı, sonra “ekşi,” dedi. Bir yudum daha aldı, “güzel ama,” diye ekledi. İçmeye başladık. Hevin’in bardağı boşalınca şişeye uzandı. Uzanınca üstü açıldı. Bakmamaya çalıştım, çünkü bakarsam… Hevin üstünü kapatacak, o utangaç haliyle geri çekilecekti. İçimde bir ateş yanıyordu, o çıplak omuz, o yumuşak ten… kendimi zor tuttum, bakışlarımı başka yere çevirdim. Her hâli beni baştan çıkarıyordu, ama acele etmemeliydim. O rahat olana kadar bekleyecektim. Kadehimi yudumladım, içimdeki açlığı bastırdım. Hevin gülümsemeye başladı, gözleri parladı hafifçe. O hâli… içimi ısıttı. Bu gece sadece onunla olmak yetiyordu. Hevin ilk kadehten sonra gevşemeye başladı. Gözleri parıldıyordu, o ela bakışlarında hafif bir sis vardı. Poları omzundan kaymış, omuzları çıplak kalmıştı o yumuşak teni, loş ışıkta parlıyordu. O utangaç hali gitmiş, yerine hafif bir cesaret gelmişti. Şaşırdım, bakışlarımı ondan ayıramadım. İçimde bir sıcaklık kabardı, derin, kontrolü zor bir açlık. “Sarhoş mu oldun sen?” dedim, sesim derin, biraz alaylı ama içten içe hoşuma gidiyordu bu hâli. Gülümsedi, yüzü alkolün etkisiyle kızarmıştı o pembelik yanaklarında yayıldı, dudaklarına kadar indi. Poları tamamen atmıştı artık, geceliğin yırtmacı bacağının yarısını ortaya çıkarıyordu, o kıvrım… gözlerimi kaçırmam gerekiyordu ama kaçıramıyordum. İkinci bardağını bitirmek üzereydi, uzandı, ama elinden aldım. “Bu kadar yeter,” dedim net bir sesle. İçerse… o hâlde bana bakarken, kendimi tutamazdım belki. Koltukta bana yaklaştı, o kadar yakındı ki nefesini hissediyordum, sıcak, hafifçe şarap kokulu. İlk defa böyleydi daha önce hiçbir kızda görmemiştim bu etkiyi, bu cilveyi. “Bir bardak daha,” dedi, işaret parmağını burnumun yanına getirdi. Öyle bir konuşuyordu ki, sesi yumuşak ama davetkar, gözleri benimkinde kilitli. Yutkundum, boğazım kurudu. O parmak, o bakış… içimdeki ateş kabardı, sert, derin bir istek. Altımda bir baskı hissettim, kendimi sıktım. “Bir bardak?” diye sordum, sesim boğuk çıktı. Kadehini havada tuttu, ben doldurdum ama yarım. Gözleri kısıldı, “Ama yarım bu,” dedi şikayet eder gibi, ama o tonu… beni deli ediyordu. Şişeyi masaya koydum. “Yeter bu kadar,” dedim. “İçer içer sızarsın. Amacım sarhoş edip faydalanmak sanki amına koyayım.” “Terbiyesiz,” dedi, ama gülümsüyordu, gözleri parıldıyordu. “Utandın mı? Hiç mi küfür duymadın?” diye sordum, sesim koyulaşarak. Üçüncü bardağımı bitirmiştim bende, hafifçe kafam dönüyordu. “Duydum ama bana söylenmedi,” dedi, bakışları benimkinde. “Kimse koyamaz zaten,” dedim sertçe, içimdeki sahiplenme yükseldi. Gülümsedi, o kızarık yanaklarla bana baktı. “Ben koyarım,” dedim. “Neye?” diye sordu, merakla. “Heviin,” dedim, kendimi sıkarak. “Neee?” diye uzattı, gülerek. “Ne olsun istiyorsun, Hevin? Şurda seni yatırayım mı?” dedim, bakışlarım aşağı kaydı, geceliğin dekoltesine, o yumuşak kıvrımlara. “Ne yapacaksın yatırıp?” dedi, sesi hafif titrek ama meydan okur gibi. Sırıttım, içimdeki açlık kabardı. “Sikecem,” dedim doğrudan, gözlerim onunkinde. O an bardağı dikip içti, hepsini. Alkolden azmıştım, kanım kaynıyordu; Hevin de üstüme geliyordu. Koltuğa iyice yayıldım, başımı arkaya attım. Gözlerimi tavana dikmişken Hevin’in sesi yine geldi, o tanıdık, biraz da sinir bozucu merakla. “Daha önce kaç kızla yattın?” Gözlerimi devirdim. İçimden bir of çektim, ama dudaklarımda o alaycı, yorgun gülümseme belirdi yine. “Hadi buyurun bakalım,” dedim usulca. “Senden önce olanları mı konuşalım şimdi?” Hevin bir an sustu. Sonra çenesini hafif kaldırıp gözlerimin içine baktı, o bakışıyla her şeyi tartıyordu yine. “Ben senin benden haberin yokken bile seni aldatmadım. Önemli olan bu değil mi?” Birkaç saniye sustum. Sadece nefeslerimiz vardı odada, bir de dışarıdan gelen uzak uğultu. “Evet,” dedim sonunda, sesim kendiliğinden alçaldı. “Önemli olan bu.” Hevin hafifçe gülümsedi. O gülümseme… hem kırılgan, hem tehlikeli. Yavaşça yaklaştı, dizlerini koltuğa dayayıp kucağıma doğru kaydı. Göğsü göğsüme değdiği an ikimiz de nefesimizi tuttuk. “Ne yapıyorsun sen?” diye mırıldandım. Sesim zaten çatallaşmıştı, belli oluyordu. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı, sıcak nefesi boynumda gezindi. “Sence?” Ellerim istemsizce beline kaydı. İnce beli avuçlarımın içinde kayboldu. “Bak… durmam,” dedim, ama sesimdeki uyarı çoktan erimişti. “Hımm,” diye mırıldandı. Dudaklarını çeneme değdirdi, kalçalarını usulca ileri geri oynatmaya başladı. İnce kumaşların arasından birbirimizin sıcaklığını hissediyordum. Sertliğim ona baskı yapıyordu, o da bunu biliyordu. Boğazımdan derin bir inleme kaçtı. “Sana ihtiyacım var,” dedim. Kelimeler ağzımdan istemeden döküldü. Hevin’in gözleri karardı. Bir sonraki anda ellerim belini sertçe kavradı, tek hamlede onu koltuğa yatırdım. Sırtüstü yatarken bacaklarını hafif araladı, ben üstüne eğildim. Dizlerimle bacaklarını daha da açtım, bedenimi tam üstüne yerleştirdim. Eğildim, sertliğimi iç çamaşırının ince kumaşına bastırdım. Yavaşça, bilinçli bir şekilde sürtündüm. Islaklığı kumaşın üzerinden bile hissediliyordu, parmaklarım titriyordu. Hevin’in sırtı yay gibi gerildi, başı arkaya düştü. “Ahh… Berzan…” Dişlerimi sıktım. Kendimi tutmaya çalışıyordum. “Bugün değil,” dedim boğuk bir sesle, “ama başka bir şey yapabiliriz.” Elimi aşağı kaydırdım. Parmak uçlarım iç çamaşırının kenarından içeri süzüldü. Islak, sıcak, kaygan… Kalçaları istemsizce havaya kalktı. “Hevin… ıslanmışsın sen,” diye fısıldadım. Sesimde hem hayranlık, hem açlık vardı. Orta parmağımı yavaşça içeri kaydırdım, içindeki sıcaklığı, kasılmaları hissettim. Başparmağımla dairesel hareketlerle okşamaya başladım. Hevin’in inlemeleri artık kontrolsüzdü. “Berzan… lütfen… Berzan…” Adımı sayıklayarak tekrar tekrar mırıldanıyordu. Tırnakları omuzlarıma gömüldü, tenime battı. Daha fazla dayanamadım. Eğildim, dudaklarımı boynuna gömdüm, sonra aşağı kaydım. Göğüslerini öptüm, uçlarını dişlerimin arasında hafifçe sıktım. Daha aşağı indim. İç çamaşırını tek hamlede sıyırdım. Sonra dilimi en hassas noktasına değdirdim. Önce yavaş, uzun bir yalama. Sonra daha hızlı, daha aç. Dilim etrafında daireler çiziyor, arada emiyor, arada ucunu hafifçe dişlerimle sıkıştırıyordum. Hevin’in kalçaları titremeye başladı. “Berzan… Berzan… ” Durmadım. Parmaklarımı tekrar içeri soktum, iki parmağımla ritmik bir şekilde ileri geri hareket ederken dilimle aynı anda baskı yapmaya devam ettim. Tüm bedeni kasılıp gevşedi. Sırtı kavis yaptı, boğazından uzun, boğuk bir çığlık koptu. Bacakları titreyerek omuzlarıma kilitlendi. Orgazm dalgaları birbiri ardına gelirken parmakları saçlarıma dolandı, beni kendine bastırdı. Yavaşladım, ama dilim hâlâ hafif hafif geziniyordu, son titremelerini, son inlemelerini emiyordum. Sonunda başımı kaldırdım. Dudaklarım ıslak, gözlerim karanlık ve hâlâ aç. Hevin nefes nefese yatıyordu, göğsü inip kalkıyordu. Gözleri hâlâ bulanık, bana bakarken titrek bir gülümseme belirdi dudaklarında. “Sen… çok kötüsün,” diye fısıldadı, ama sesinde sevgi vardı. Gülümsedim. Yavaşça üstüne eğildim, alnımı alnına dayadım. “Sen de öyle,” dedim usulca. Hevin’in bacakları hâlâ titriyor, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Alnında ince ter damlaları parlıyordu, saçları dağılmış, dudakları hafif aralıktı. Gözleri bana bakarken hâlâ o bulanık, doyumsuz bakış vardı. Parmaklarım hâlâ ıslak, teni hâlâ sıcaktı. Yavaşça üstünden kalktım, ama tamamen uzaklaşmadım. Dizlerimin üstünde doğruldum, ellerimi onun kalçalarının iki yanına dayadım, yüzüm yüzüne çok yakın. “Bak bana,” dedim usulca. Gözlerini zor açtı, kirpikleri ıslak gibiydi. Dudakları kıpırdandı ama ses çıkmadı önce. “Berzan…” diye fısıldadı sonunda, sesi kırık, boğuk. Başımı hafifçe yana eğdim, dudaklarımın kenarında küçük, tehlikeli bir gülümseme belirdi. “Ne kadar güzel boşaldın öyle,” dedim, sesim alçak, neredeyse fısıltı gibi. “Adımı sayıklarken… kalçaların titrerken… içindeki o kasılmaları hissettim. Parmaklarımın içinde eriyordun resmen.” Hevin’in yanakları kızardı, utançla karışık bir şey geçti gözlerinden ama bakışını kaçırmadı. “Sus,” diye mırıldandı zayıfça, ama sesinde gülümseme vardı. “Susamam,” dedim. Eğildim, burnum burnuna değecek kadar yaklaştım. “Çünkü senin tadın hâlâ ağzımda. Dilimde. Boğazıma kadar.” Dudaklarımı onun dudaklarına değdirdim, ama öpmedim. Sadece hafifçe sürttüm. Islaklığını, sıcaklığını hissettirdim. “Senin kokun… ıslaklığın… hepsi bende kaldı,” diye devam ettim. “Şu an dilimle seni tekrar yalasam, yine aynı şekilde inleyeceksin, değil mi?” Hevin’in nefesi kesildi. Bacaklarını hafifçe kapattı, ama ben dizimle araladım tekrar. “Berzan… lütfen…” “Lütfen ne?” diye sordum, sesimde hem alay hem açlık vardı. “Durmamı mı istiyorsun, yoksa devam etmemi mi?” Cevap vermedi. Sadece gözlerime baktı. O bakışta teslimiyet vardı, istek vardı, biraz da korku. Elimi yavaşça aşağı kaydırdım yine. Parmak uçlarım hâlâ ıslak olan yerlerine değdiğinde irkildi, küçük bir inleme kaçtı dudaklarından. “Bak,” dedim, parmaklarımı kaldırıp gösterdim. “Hâlâ sırılsıklamsın. Benim için.” Hevin’in gözleri parmaklarıma kaydı, sonra tekrar yüzüme. Yutkundu. “Senin için,” diye tekrarladı fısıltıyla. Alnımı alnına dayadım, nefeslerimiz birbirine karıştı. “Benimsin,” dedim usulca, sesimde artık alay yoktu. Sadece sahiplenme vardı. “Ve ben de seninim. Unutma bunu.” Hevin gözlerini açtı, titrek bir gülümsemeyle baktı bana. “Unutmam,” diye fısıldadı. “Asla.” O an sadece ikimiz vardık. Gerisi… gerisi umrumda bile değildi. Hevin’in göz kapakları ağırlaşıyordu, kirpikleri titreyerek inip kalkıyordu. Nefesi yavaşlamış, bedeni yumuşamıştı; orgazmın son dalgaları hâlâ içinden geçerken sanki bütün gücü çekilmiş gibiydi. Tam o sırada kollarımı altına soktum, bir hamlede onu kucakladım. Hafif bir inilti kaçtı dudaklarından, ama gözlerini açmadı bile; sadece başını göğsüme yasladı, kollarını boynuma doladı. Yavaş adımlarla yatak odasına yürüdüm. Her adımda kalçaları kasıklarıma sürtünüyor, sıcaklığı hâlâ ıslak ve davetkârdı. Yatağın kenarına vardığımda onu nazikçe, ama kararlı bir şekilde yatağa bıraktım. Sırtı yastıklara yaslandı, bacakları hafif aralık, saçları yatağa dağılmış halde kaldı. Gözleri yarı kapalı, dudakları aralıktı. “Gel…” diye mırıldandı, sesi uykulu, boğuk, ama hâlâ istek doluydu. “Berzan… gel yanıma…” O an içimde bir şey kıpırdandı. Hemen üstümdeki tişörtü tek hamlede çıkarıp yere attım. Yatağa uzandım, yanına, sırtüstü. Kolumu başının altına koydum, bedenimi ona doğru çevirdim. Hevin hemen arkasını döndü. Kalçasını geriye, tam kasıklarıma doğru itti. Yumuşak, sıcak, hâlâ ıslak olan kalçaları sertliğime değdiğinde dişlerimi sıktım. Elimi beline doladım, onu kendime çektim. “Allah’sız…” diye mırıldandım, sesim hem sitem doluydu. “Daha yeni boşaldın, hâlâ rahat durmuyorsun sen.” Ama bırakmadım. Aksine daha sıkı sardım kollarımı. Göğsüm sırtına yaslandı, çenemi omzuna dayadım. Sertliğim hâlâ kalçalarının arasında, sıcak ve nabız gibi atıyordu, ama hareket etmedim. Sadece sarıldım. Ten tene, kalp atışlarımız birbirine karıştı. “İşini de gördün,” dedim kulağına eğilip, sesim alaycı ama yumuşak. “Şimdi rahat rahat uyursun.” Hevin “Hımm…” diye uzun, tatlı bir inilti çıkardı. Kalçalarını bir kez daha hafifçe oynattı, sanki son bir kez hissetmek ister gibi. Sonra gevşedi, tamamen bana yaslandı. “Uyu güzelim,” dedim usulca, dudaklarımı saçlarına bastırdım. Kokusunu içime çektim. “Uyu artık. Ben buradayım.” Saçlarını öptüm, bir kez, iki kez. Parmaklarımı saçlarının arasından geçirdim, yavaş yavaş taradım. Nefesi düzenli bir ritme kavuştu, inlemeleri yerini hafif horultuya bıraktı. Gözleri tamamen kapandı. Ben hâlâ uyanıktım. Onu kollarımda tutarken, kalçası hâlâ kasıklarıma yaslı, sıcaklığı içime işlerken… içimde garip bir huzur vardı. Sanki bütün dünya durmuş, sadece biz kalmıştık. “Benimsin,” diye fısıldadım karanlığa, kimsenin duymayacağı kadar alçak sesle. “Hep öyle kal.” Sonra ben de gözlerimi kapattım. Onun kokusuyla, sıcaklığıyla, nefesiyle dolu bir uykuya daldım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD