Berzan ilk gün çıktı. Kapıyı açtı, eşiği geçti, arkasına bile bakmadan gitti. O kapının kapanışında tuhaf bir boşluk kaldı içeride; sanki evin içindeki hava da onunla birlikte çıkmıştı.
Başta birkaç saatliğine gitti sandım. Sonra gün bitti, akşam oldu. Gece oldu. Ve o yoktu. O evdeki ilk sabahımı tek başıma uyandım. Evin yarısı boştu. Hava sıcaktı ama ev soğuktu.
Taş duvarlar sabah serinliğini içeri çekmişti, odanın içi kasvetli bir sessizlikle doluydu. Bir süre öylece koltukta kaldım. Saat kaçtı bilmiyordum. Zaman burada çalışmıyordu zaten.
Kalktım. Üzerime evden verilen sade bir elbise geçirdim. Saçımı aceleyle topladım. Aynaya baktım.
“Gelin” denilen şey buydu işte. Bu evdeki varlığım, duvara asılmış bir tablo kadar sessizdi.
Mutfağa girdim. Bir tabak, bir bardak çıkardım. Masada iki kişilik yer vardı ama biri hep boş kalıyordu. O boşluk gözümün içine baka baka duruyordu.
Günün çoğunu camın önünde geçirdim. Avlunun taşlarına baktım. Gökyüzüne baktım. Kapıya baktım. Kimse gelmedi.
Akşam üzeri kapı açıldı. Berzan girdi. Üzerindeki tozdan, yüzündeki yorgunluktan bütün gün dışarıda olduğu belliydi. Beni gördü mü bilmiyorum. Ben onu gördüm ama bir kelime etmedim.
Ayakkabılarını çıkardı. Mutfağa geçti. Kendine yemek koydu. Ben sofraya oturmadım. O yedi, kalktı, odasına girdi. Kapıyı kapattı. O günden sonra bir daha evden çıkmadı.
Bir hafta boyunca aynı evde yaşadık ama aynı hayatın içinde olmadık. Sabah ben uyanıyordum, o ya çoktan uyanmış oluyordu ya da hâlâ uyuyordu. Gün içinde odasından pek çıkmıyordu. Ben de kendi köşeme çekiliyordum. Konuşmak için bir sebep aramadım. O da aramadı.
Bazen salonda karşılaşıyorduk. Aynı masanın etrafından geçiyorduk. Omuzlarımız bile değmiyordu. Sanki görünmez bir sınır vardı aramızda. Çay koyduğumda bir bardak eksik kalıyordu. Bazen o koyuyordu, yine iki bardak olmuyordu. Bu evde hiçbir şey iki kişilik olmuyordu.
Geceleri salonda uzanıp tavanı izliyordum. Okulu düşünüyordum. Kaçıp gidebilir miyim, bu evden çıkabilir miyim, yoksa bu taşların arasında mı çürüyeceğim… Bunları düşünmekten uyuyamıyordum.
Berzan’la bir hafta geçti. Ne kavga ettik. Ne konuştuk. Ne tanıştık. Sadece aynı çatının altında iki yabancı gibi nefes aldık.
Bu evlilik bir başlangıç değildi.
Bu ev, bir bekleme odasıydı.
Ne için beklediğimizi ikimiz de bilmiyorduk.
O günlerde bir şey daha fark ettim.
Bazen… Berzan bana bakıyordu.
Salondan geçerken, çay koyarken, kapının önünden geçerken… Bakışını üzerimde yakalıyordum. Ama göz göze geldiğimiz an yüzünü buruşturuyordu. Sanki canını sıkan bir şeye bakmış gibi. Sonra hemen başını çeviriyordu.
Başta anlamadım.
Sonra “Tiksiniyor benden.” Diye düşündüm.
Bu düşünce beni üzmedi. Aksine… rahatlatıyordu. Kimsenin bana bakmasını istemiyordum. Kimsenin bana dokunmasını, beni istemesini, benden hoşlanmasını istemiyordum.
Benim derdim başka bir yerdeydi. Ben bu evde bir kadın olmaya gelmemiştim. Ben buraya… sıkışmıştım.
Berzan’ın benden tiksindiğini düşünmek, bu evliliğin üstümdeki ağırlığını biraz hafifletiyordu.
Çünkü eğer o beni istemiyorsa, ben de kimseye ait değildim. Ve bu düşünce, o taş evde bana kalan tek özgürlük gibiydi.
…
Sabah Berzan odasından çıktığında, küçük çantasını yere fırlattı. Çantanın zemine çarpan sesi, evin sessizliğini bir anda yardı. Ben koltukta yarı uzanmıştım; gürültüyle birlikte irkilip doğruldum.
Başımı kaldırdım ama net göremiyordum. Gözlerim hâlâ uykuluydu. Gözlüğümü bulup taktım.
O an fark ettim.
Eve gideceğiz.
İçimde garip bir his dolaştı. Ne sevinçti, ne hüzün. Sadece bir şeylerin biteceğini bilmenin tuhaf ağırlığı.
Yataktan kalkarken tişörtüm belimden sıyrıldı. Karnım açıkta kaldı. Hemen elimle aşağı çektim.
Sonra… Gördü mü? diye düşündüm. Utancımdan ona baktım. Bana bakıyordu. Ama bu seferki bakışı farklıydı. Bir anlık… tuhaf bir duraksama vardı yüzünde. Sonra yüzü yine değişti. O bildik ifadesine büründü; uzak, soğuk, kapalı.
Hiçbir şey söylemedi. Ben de konuşmadım. Zaten konuşacak pek bir şeyimiz yoktu. Odanın içinde bir kaç parça eşyam vardı. Hepsi buydu. Topladım, çantama koydum. Çok sürmedi.
Kapının önünde Berzan duruyordu. Telefonuyla oynuyordu. Hazır olduğumu görünce başını kaldırdı. Kapıyı açtı. Önce ben çıktım. Kapıyı kapattı, kilitledi. Anahtarı cebine koydu. Arabanın kapısını açtı. Ben çantamı arka koltuğa bıraktım. Öne geçtim. Kemerimi taktım.
Berzan direksiyon başına geçti. Araba çalıştı. Ve o ev… arkamızda kaldı.
Yol boyunca konuşmadık. Arabanın içinde sadece motorun sesi vardı. Bir de camdan içeri giren rüzgârın uğultusu. Ben camdan dışarı bakıyordum.
Şehir yavaş yavaş görünmeye başlıyordu. Evler, sokaklar, insanlar… Hepsi birbirine karışıyordu.
Berzan direksiyona bakıyordu. Yüzü yine o bildik ifadesiz hâlindeydi. Ne kızgın, ne sakin… Sadece kapalı.
Telefonu çaldı. Direksiyonun yanından aldı.
“Efendim…”
“Geliyoruz.”
Bir an sustu. Yüzü gerildi.
“Neden ben? Anne, başkası yapsın. Benim işim var.”
Ses tonu yükselmişti. Camdan dışarı bakmayı bıraktım. Onu izledim.
“Anne… Alo, alo…”
Telefon çekmiyordu. Tekrar kulağına götürdü. Sonra sinirle telefonu elinden alıp ön tarafa, torpidonun üzerine fırlattı.
Derin bir nefes aldı. Hiçbir şey söylemedi. Ben de sormadım. Direksiyonu birden sağa kırdı. Ana yoldan çıktı. Farklı bir yola girdi. Kalbim hafifçe sıkıştı. Ama yine de tek kelime etmedim.
Berzan konuşmadıkça, ben de susmayı seçtim. Araba, bizi eve değil… başka bir yere götürüyordu.
Bir süre sonra araba yavaşladı. Evin yoluna girmedik. Bunun yerine büyük bir alışveriş merkezinin önünde durduk.
Camdan dışarı baktım. Kalabalık, ışıklar, insanlar… Berzan kapıyı açıp indi. Kapının yanında durdu, bana baktı. İnmemi bekliyordu. Kapıyı açıp indim.
Tam o sırada yanımıza biri yaklaştı. Köşedeki kafede oturan genç bir çocuktu. Bizi görünce ayağa fırladı.
“Hoş geldiniz, Berzan Ağa,” dedi.
Berzan cebinden anahtarı çıkardı, çocuğa uzattı.
“Otoparka çek.”
Çocuk anahtarı alır almaz arabaya atladı. Berzan’la birlikte içeri girdik. Kalabalığın içinde yan yana yürüyorduk ama sanki aramızda metreler vardı. Hiç konuşmadık. İlk girdiğimiz mağaza bir telefon mağazasıydı.
Berzan vitrine baktı, sonra içeri yöneldi. Ben de arkasından girdim. O telefonlara bakarken ben tek kelime etmedim. Sadece üzerimdeki düz renk, bol entarinin belindeki kemerle oynadım. Parmaklarım kemerin ucunu büküp duruyordu. Görünüşümden utanmıyordum.
Ama bana telefon alıyor olma düşüncesi içimi sıkıyordu. Çünkü ailem zengin olmasına rağmen. Bana hiçbir zaman düzgün bir şey almamışlardı.
Ve ben şimdi, bu kalabalığın ortasında, hayatımda ilk defa bana bişey alındığını hissediyordum. Bu düşünce içimi tuhaf bir şekilde utandırdı.
Berzan vitrinden bir telefonu seçti. En son model olanlardan birini. Sonra bir de hat istedi. Çalışana uzattı.
“Tak, ayarla.”
Çocuk hemen aldı. Kartı taktı, ayarları yaptı, her şeyi hazır hâle getirdi. Berzan hiçbir şey söylemeden telefonu alıp bana uzattı. Bir an duraksadım. Çekine çekine elimi uzattım. Telefonu aldım.
Poşeti eline aldı, mağazadan çıktık. Yan dükkâna girdik. Pahalı, vitrininden bile belli olan bir kıyafet mağazasıydı. İçeri girer girmez çalışan kızlar etrafımıza doluştu.
Hepsi Berzan’a bakıyordu. Sonra bana baktılar. Bakışları… tuhaftı.
Berzan bana döndü.
“Üzerine uyacak ama dikkat çekmeyecek şeyler ayarlayın.”
Ses tonu küçümseyiciydi. Sanki ben yokmuşum gibi konuşuyordu.
Kızlar bir ağızdan: “Tabii efendim.”
Berzan devam etti: “Dolap dizilecek. A’dan Z’ye ne varsa ayarlayın.
Kızlar başlarını salladı.
Sonra biri çekinerek: “İç çamaşırı ve ayakkabı yok bizde.”
Berzan sadece başını salladı.
Kızlar bu kez bana döndü.
“Bedeniniz?”
“Bol… sade şeyler,” dedim.
Kızlar Berzan’a baktı.
“Bedenine uygun,” dedi Berzan. Sonra oturduğu koltuktan kalkıp yanıma yaklaştı.
Eğildi, kulağıma fısıldadı: “Üniversitede bu kıyafetlerle dolaşmayı düşünmüyorsun değil mi?”
Mantıklı geldi. Ama hiçbir şey söylemedim.
“Bilmiyorum,” dedim kızlara. Berzan tekrar yerine oturdu. Bana bakmıyordu.
Kızlardan biri üzerimdeki entariyi belimden hafifçe sıktı.
Sonra şaşkınlıkla: “Çok zayıfsın… S hatta XS olur,” dedi.
Sonra mağazaya dağıldılar.
Askılardan, raflardan, her yerden Berzan’ın dediği gibi dikkat çekmeyen ne varsa toplamaya başladılar.
Berzan mağazanın ortasındaki koltuğa oturdu. Ben ayakta kaldım. Onları izledim.
Birinin benim için bu kadar çok şey seçmesine alışık değildim. Hepsi bana yabancıydı.
Ama içimde tuhaf bir his vardı: Bu, benim hayatımda ilk defa gerçekten bir yere aitmişim gibi hissettiğim andı… ve aynı zamanda hiç ait değilmişim gibi.
Bir süre sonra kızlar, kollarında askılarla, ellerinde kıyafetlerle geri döndüler. Bir dolap dolusu… belki daha fazla kıyafet.
Hepsini tek tek Berzan’a gösterdiler. O sanki zevkimi biliyormuş gibi davranıyordu. Aralarından en sade, en az dikkat çeken ama şık ve zarif olanları seçiyordu. Diğerlerine burun kıvırıyor, elinin tersiyle reddediyordu. Hiçbir şey demedim. Zaten reddettikleri şeyleri ben de istemiyordum.
O an fark ettim… Bunu benim için değil, benim onun yanına yakışmamı istediği için yapıyordu. Ve bu düşünce beni tuhaf bir şekilde utandırdı. Seçilen kıyafetleri denemem için kabine götürdüler.
Her birini tek tek, kombin yaparak giydirdiler. Kabinin dışındaki koridordan Berzan’ın oturduğu yer görünüyordu ama biraz ilerleyince görünmez oluyordu. Bu yüzden her çıktığımda kendime bakmak için birkaç adım ileri yürüdüm.
Berzan’ın seçtikleri beni yaşımdan daha olgun gösterir sandım. Ama tam aksine beğendim. Keten pantolonlar, kotlar, bluzlar, gömlekler, tişörtler… Hepsini sırayla denedim.
Bir ara çıktığımda gözüm Berzan’ın olduğu tarafa kaydı. Yerinde yoktu. Zaten görmek istemiyordum. Pek takmadan devam ettim. Bu kez saklanmadan, daha rahat çıkıyordum kabinden.
Tam bitirip çıkacaktım ki, köşeyi döndüğümde kabinin iç tarafındaki köşede onu gördüm. Telefonla konuşuyordu. Bana bakmıyordu ama bulunduğu yerden kabinin içi net görünüyordu. Konuşa konuşa oraya kadar gelmişti belli ki.
Çıkarken yüzüne baktım. Bıkkın ve sıkılmış görünüyordu. Mağazadan çıkmadan ödemeyi yaptı. Arabaya taşınacağını söyledi. Üç kişilik bir ailenin yıllık masrafını tek bir mağazaya bırakıp yan taraftaki ayakkabı mağazasına geçti.
Numaramı söyledi. Ayak numaramı nerden biliyordu. Berzan’ın seçtiği bir iki düzine ayakkabı için de aynı şekilde arabaya taşınmasını istedi.
Sonra iç çamaşırı mağazasının önünde durduk. Berzan içerideki kıza el işareti yaptı. Kız koşarak yanına geldi. Fısıltıyla bir şeyler söyledi.
Sonra arkasını dönüp uzaklaştı.
Kız bana dönüp: “Buyurun,” dedi.
İçeri girdim. Dayanamadım.
“Ne dedi?” diye sordum.
“Sadece ihtiyaç. Sade olsun,” dedi kız.
“Herhalde yani,” dedim içimden.
Sade, pamuklu, rahat… Normal hayatta giyeceğim ne varsa bedenime uygun olanlardan 3–5 takım alıp sepete attı.
Yine hiçbir şey demedim. Çünkü evden sadece üç parça kıyafetle çıkmıştım ve gerçekten hiçbir şeyim yoktu.
Kasaya geldiğimizde Berzan ortaya çıktı. Ödemeyi yaptı.
“Arabaya taşıyın,” dedi.
İki çalışan paketleri aldı, peşimize takıldı. Diğer mağazalardan gelenlerle birlikte otoparka indik. Berzan arabayı buldu. Bagajı ve arka koltuğu tıka basa doldurdular. Sonra Berzan her birinin eline yüklü bir bahşiş verdi, gönderdi.
Ben bütün bu olanları şaşkınlıkla izledim. Berzan arabaya yöneldi, kapıyı açtı, bana baktı. Bakışı düzdü. Ne sertti, ne yumuşak. Toparlandım, arabaya bindim.
Eve döndük. Konağın avlusuna girdiğimizde Berzan arabayı durdurdu. İndi, birkaç adamı çağırdı.
“Eşyaları yukarı çıkarın,” dedi.
Ben kenarda bekledim.
Poşetler, paketler, kutular… Hepsi Berzan’ın yani sözde bizim odanın kapısından içeri taşındı.
İşleri bitince Berzan tekrar arabaya bindi. Hiçbir şey söylemeden gitti. Ardından Berfin, Rojda ve Emine Hanım yanıma geldiler.
“Hoş geldin,” dediler. Sonra kolumdan tutup beni sürükler gibi yukarı çıkardılar.
Kapıyı açtım. İlk ben içeri girdim. Oda değişmişti. Yatak büyümüştü. Dolap genişlemişti. Duvarlara hafif renkler eklenmiş, perdeler değişmişti. Oda, önceki sade erkek odasından çıkmış… bir gelin odasına dönüşmüştü.
Ben eski hâlini daha çok sevmiştim. Kızlar hemen poşetlerin başına üşüştü. Heyecanla içlerine bakıyorlardı. Emine Hanım üç çalışanı çağırdı.
“Sibel, Rojin, Seval… Bunların hepsi yıkanacak, yerleştirilecek.”
Rojda ve Berfin kıyafetleri tek tek çıkarıyordu.
“Ay, çok güzeller…”
“Şunlara bak…”
Ama Berfin durup baktı.
“Neden bu kadar sade, düz?” dedi.
Rojda bana döndü. “Sen mi seçtin?”
“Hayır.” Dedim.
Berfin gülümsedi.
“Abim seçmiş belli. Şık ama sade… Tam onun istediği gibi. Bir de beğenmiyor seni. Neden kıskanıyor?”
“Kıskanıyor?” dedim. “Tabii yakışmayacağını düşündüğü için değil yani.” dedim.
Berfin başını salladı.
“Yanlış düşünüyorsun bence.”
Sonra iç çamaşırlarına baktılar. Emine Hanım bir tanesini eline aldı.
“Bu ne kızım?” dedi.
Rojda güldü. “Paçalı don alsaydın.”
Ben Berzan’ı düşündüm. Beni görmek bile istemediğini. Emine Hanım dolaba baktı.
“İyi ki bir şeyler aldım,” dedi.
Rojda birden ayağa fırladı, dolabın diğer kapısını açtı. Bir ton gecelik…Jartiyer takımlar… Tül, dantel…
Şaşkınlıkla baktım. Ne alaka? Ama bozuntuya vermedim.
“Teşekkür ederim,” dedim. “Bunları günlük almıştım.”
Kızların bakınmaları bitince oda birden boşaldı. Az önce kahkaha, poşet hışırtısı, askı sesiyle dolu olan yer… şimdi sessizdi. Sanki odanın içi de rahat bir nefes aldı.
Sibel, Rojin, Seval kıyafetleri yere serdikleri büyük örtünün üstüne yaydı. Renk renk ayırdılar. Açıklar bir yana, koyular bir yana…
Etiketleri kopararak, inceleri ayrı, kalınları ayrı. Bir düzen kurdular; o düzen benim hayatımda hiç yoktu.
Ben öylece kapının eşiğinde durdum. Bir an, “Bunlar gerçekten benim mi?” diye düşündüm. Dolap dolusu kıyafet… benim adımın geçtiği bir şey. Garipti.
“Sen aşağı in kızım,” dedi Emine Hanım. “Kızlar halleder.”
Başımı salladım. Odanın içinden çıktım. Merdivenleri inerken ayaklarım sanki bana ait değilmiş gibi hafifti. Konağın içi her zamanki gibi kalabalıktı ama ben yine de yalnız hissediyordum.
Yalnızlık burada hep vardı; sadece bazen daha süslü, bazen daha çıplak duruyordu. Bahçeye çıktım. Taşların sıcaklığı hâlâ üstündeydi.
Avlunun kenarındaki ağaçların yaprakları kıpırdıyordu; rüzgâr değil de, sanki konak kendi içinde fısıldaşıyordu. Bir süre nefesimi dinledim. Sonra çantamı açtım. Yeni alınan telefonu elime aldım.
Telefon… parlıyordu. O kadar yeniydi ki, dokunmaya çekindim. Ekranı açtım, ışığı gözümü aldı.
Tam o sırada Rojda ile Berfin yanımda belirdi.
Kollarını sandalyenin arkalığına dayayıp eğildiler.
Rojda telefonu görür görmez atladı: “Son model mi o?”
Cümlesi bitmeden telefonu elimden aldı. Parmakları ekranda şakır şakır dolaştı. Berfin de hemen yanaştı, merakla baktı.
“Vay…” dedi Berfin. “Benimki de eskimişti. Abime söyleyeyim de bana da alsın.”
Ben bir an ne yapacağımı bilemedim. İçimde küçük bir sıkışma oldu.
“İstersen senin olsun,” dedim, ağzımdan aceleyle kaçtı. “Bana eskisini verirsin.”
Rojda başını kaldırıp bana baktı.
Bakışı bir an keskinleşti, sonra gülerek: “Abim de beni gebertsin,” dedi.
Sonra telefonu elinde çevirdi. Kendi kendine bir şeyler yaptı, ekrana yazdı, silip tekrar yazdı.
En sonunda telefonu bana uzattı.
“Al bakalım,” dedi. “Bizim numaraları kaydettim. Berfin’in de. Bir de abimin.”
Ne gerek vardı? diye geçirdim içimden. Berzan’ın numarasının telefonda durması…
sanki aramızdaki geçen bir konuşma vardı da.
“Sağ ol,” dedim. Gülümsemeye benzer bir şey yaptım.
Bir süre daha oturduk. Kızlar konuştu, ben arada başımı salladım. Gözüm sık sık kapıya kaydı. Yemeğe geçtik. Sofra kuruldu. Tabaklar dizildi. Sesler yükseldi. Ama yine o boşluk vardı: Berzan’ın yeri.
Kimse yokluğunu büyütmüyordu. Sanki normal olan buydu. Sanki bir damadın, bir evin içinde görünmez olması olağandı.
Yemekten sonra “yoruldum” dedim. Odama çıktım. Kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yasladım. İçimde birikmiş şeyler vardı. Yorgunluk değil sadece… Günün tuhaflığı. Hepsi üst üste binmişti.
Çantamı yatağın kenarına bıraktım. Telefonu elime aldım. Ailemden gizli açtığım sosyal medya hesabını açmayı düşündüm. Normalde açmazdım. Çünkü her açışımda, sanki kendimi yanlış bir yere çağırıyormuşum gibi hissederdim. Ama o gece… içimde bir dürtü vardı. Bir tek orası bana hâlâ “ben” olduğumu hatırlatıyordu.
Uygulamayı açtım. Ekran kaydı. Gönderiler, yüzler, gülüşler… Benim hayatıma ait olmayan bir hafiflik. Sonra mesajlar.
Parmağım mesajlar sekmesine giderken içimden bir ses “Bakma” dedi. Ama ben baktım. Ve onu gördüm. Yine. Başka bir hesap. Başka bir isim. Ama aynı his: boğazıma oturan o tanıdık tedirginlik.
İki yıldır… Neredeyse her gün. Engelledikçe çoğalan, sustukça büyüyen bir şey gibi.
Ekranın üstündeki tarihe gözüm takıldı: Ferhat’la nişan günüm.
Parmaklarım soğudu. Telefon bir anda ağırlaştı. Sanki elimde metal değil, taş tutuyordum. Mesajı açtım.
İlk cümleyi okur okumaz midem kasıldı.
“Bugün gördüm seni.”
Birden nefesimi tuttum. Nasıl gördü? Nerede gördü? O gün kimleri görmüştüm? Kim bana bakmıştı? Aklım deli gibi taramaya başladı.
“Kendini saklamaya çalışıyorsun ama nafile.”
“Ben seni görürüm.”
“Sen kalabalığın içinde bile bana ait gibi duruyorsun.”
Gözlerim satırların üstünde kayarken içimden bir sıcaklık geçti: utanç mı, öfke mi, korku mu… ayıramadım.
Devamında:
“O adamı kabul etmene inanamadım.”
“Baban yaşında.”
“Sana ‘tamam’ dedirten şeyin ne olduğunu biliyorum.”
“Okula gitmek istiyorsun. Ben izin verirdim.”
“Ben seni yıllardır izliyorum, Hevin.”
“Sen fark etmesen de ben senin ritmini biliyorum.”
Bu cümlede boğazım kurudu. “İzliyorum” kelimesi… odanın içini bile değiştirdi sanki. Duvarlar daraldı. Pencere küçüldü. Telefonu biraz uzaklaştırdım. Ekrana bakmak istemedim ama gözlerim yine dönüp oraya kaydı.
Mesajlar art arda gelmişti:
“Beni engelliyorsun diye bitti sanıyorsun.”
“Sen beni engelleyemezsin.”
“Ben seni bulurum.”
“İstediğin kadar saklan.”
“Senin hayatına başkası karar veremez.”
“Ben veririm.”
Kalbim hızlandı. Avuç içim terledi. Telefon kayacak gibi oldu, daha sıkı tuttum.
Ve sonra o cümle:
“Benim olmasan bile…”
“başkasının yanında ‘mutlu’ numarası yapmana katlanmam.”
“Seni başkasına bırakamam.”
“Bu işi bozacağım.”
Dudaklarım aralandı. Sanki bir şey söyleyecekmişim gibi… ama kime? Oda sessizdi. Konağın içindeki sesler bile uzaklaşmıştı.
Bir an, o günün görüntüsü gözümün önüne geldi: Ferhat’la nişan… Ben kötü hissediyorum… Rahat giyinmişim… Yüzümde yorgunluk… Ve bana “güzelsin” diyen tek kişi… bu adam.
Bu düşünce midemi daha da bulandırdı. “Seni görüyorum” demenin başka bir yoluymuş gibi.
Telefonu kapatmak istedim. Parmağım ekranın üstüne gitti ama mesajlar bitmedi.
En altta, saat farkıyla atılmış son mesajlar vardı:
“Sen nereye gidersen git, ben de gelirim.”
“Beni unutmaya çalışma.”
İçimde bir şey koptu. Telefonu sessize aldım. Ekranı kapattım. Ama kapatınca geçmedi. Yatağın kenarına oturdum. Bir süre sadece nefes aldım. Nefesim kısa kısa çıkıyordu. Sanki koşmuşum gibi. Sonra kendime kızdım. Niye açtın? Niye baktın? Niye hâlâ bununla uğraşıyorsun?
Ama biliyordum: Baktığım için değil, var olduğu için korkuyordum.
Telefonu avucumda çevirdim. Bu ev, Berzan beni töreden koruyordu belki. Ama dışarıdaki dünyadan… kimse korumuyordu.