+18 Sana doyamıyorum.

4853 Words
HEVİN Gözlerimi araladığımda ilk hissettiğim şey sırtıma yaslanmış ağır bir sıcaklıktı. Kollar… demir gibi, güçlü, beni tamamen sarmış, hapsetmiş kollar. Nefesi ensemde, düzenli ama derin; uyuyan bir adamın ritmi. Kalbim bir an tekledi. Uyku sisi hâlâ kafamın içindeydi ama bedenim çoktan uyanmıştı: kalçalarıma baskı yapan o sert, ısrarcı şey. İrkildim. Bacaklarım istemsizce kasıldı, kalçalarımı hafifçe geri çekmek istedim ama Berzan’ın eli belimde daha sıkı kenetlendi. Uyku hâlinde bile bırakmıyordu. Sertliği tam kalçalarımın arasına yerleşmiş, kumaşın üzerinden bile yakıcı bir gerçeklik taşıyordu. Nefesim kesildi. Yüzüm alev alev yandı. Yavaşça, çok yavaşça doğrulmaya çalıştım. Kolumu onun kolunun altından geçirmeye uğraştım. Ama adam uyanık olmasa da refleksleri uyanıktı; kolunu biraz daha sıkı sardı, burnunu saçlarıma gömdü, derin bir nefes aldı. Donup kaldım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Başımı hafifçe çevirdim, yastığa gömülü yüzüne baktım. Sakalları çenesinde koyu bir gölge bırakmıştı, dudakları hafif aralıktı, uyku hâlinde bile o sert hatlar yumuşamıyordu. Gözlerim istemsizce aşağı kaydı. Üzerimdeki gecelik… dantelli, yırtmaçlı, neredeyse transparan. Göğüs dekoltesi açılmış, bir omzum tamamen sıyrılmıştı. Geceyi hatırlamaya çalıştım. Şarap… kadeh… kahkahalar… Berzan’ın boğuk sesi… “Benimsin”… dili… parmakları… inlemelerim… kendi inlemelerim… Mide bulantısı bir anda yükseldi. Utanç, sıcak ve yakıcı bir dalga gibi göğsümden yüzüme vurdu. Gözlerim kocaman açıldı. Ellerimi ağzıma bastırdım. Ne yapmıştım? Ne kadar ileri gitmiştik? Hatırlıyordum… dilinin tenimde gezindiğini, parmaklarının içimi doldurduğunu, kalçalarımın titrediğini, adını sayıkladığımı… Ama sonrası? Sonrası bulanık. Yatakta mı bitmişti her şey? Yoksa… Panik bastı. Yavaşça, nefesimi tutarak kolunun altından sıyrılmaya çalıştım yine. Bu sefer eli gevşedi, uykuda mırıldandı bir şey, kolunu çekti. Hızla doğrulup yataktan kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde başım döndü. Mide bulantısı daha da arttı. Elimi ağzıma bastırdım, koşar adım banyoya gittim. Kapıyı kapatır kapatmaz aynaya baktım. Yüzüm kıpkırmızı, gözlerim faltaşı gibi açık, saçlarım darmadağın. Geceliğin askısı hâlâ omzumdan kaymış, göğsümün yarısı dışarıda. Hızla askıyı düzelttim, ellerim titriyordu. Aynadaki yansımama baktım, sonra aşağıya… bacaklarıma, iç çamaşırım yoktu. “Hayır… hayır hayır hayır…” Dizlerim titredi. Lavaboya tutundum. Mide kalktı, öğürdüm ama bir şey çıkmadı. Sadece kuru bir öğürme. Gözlerim doldu. Utançtan, korkudan, ne olduğunu tam anlayamamanın çaresizliğinden. Gözlerim aynadaki kendine kilitlendi. “Ne yaptın sen…” diye fısıldadım. Sesim titriyordu. “Ne yaptın…” Kapı tıklatıldı. “Hevin?” Berzan’ın sesi. Alçak, uykulu ama endişeli. Kapıyı açmadım. Açamazdım. Sırtımı kapıya yasladım, dizlerimi göğsüme çektim, yere çöktüm. “İyiyim,” dedim titrek bir sesle. “Biraz… midem bulandı. Şimdi gelirim.” Bir süre sessizlik oldu. Sonra Berzan’ın sesi, kapının diğer tarafından, daha yumuşak. “Kapıyı aç. Konuşalım.” Başımı iki yana salladım, ama o göremiyordu. “Bir şey mi yaptım?” diye sordu, sesinde gerçek bir endişe vardı. “Gece… bir şey mi oldu?” Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Rahatlamak mı istiyordum, yoksa daha çok mu korkuyordum, bilemiyordum. “Ama… ben…” diye kekeledim. “Hatırlamıyorum. Ve üstümde… bu… ve sen…” Kapının diğer tarafından derin bir iç çekiş duyuldu. “Hevin,” dedi Berzan, sesi şimdi daha yakın, sanki kapıya yaslanmış gibi. “Sana söz verdim. Acele etmeyeceğim dedim. Ve etmedim.” Sessizlik. Sonra ben, hâlâ yere çökmüş halde, fısıldadım: “Gerçekten mi?” “Gerçekten.” Kapıyı yavaşça açtım. Berzan tam karşımda duruyordu. Üstü hâlâ çıplak, sadece eşofman. Göğsü inip kalkıyordu, kasları hafif terle parlıyordu. Gözleri bana kilitlendi; önce yüzüme, sonra aşağıya, geceliğin yırtmacına, sonra tekrar gözlerime. Bakışında hem merak hem de… bir şey daha vardı. Yakıcı bir şey. “Hiçbir şey hatırlamıyor musun?” dedi, sesi alçak ama sorgulayıcı. “Hatırlıyorum,” dedim fısıltıyla. “Yatağa kadar… ama sonrası yok.” Bir an sustu. Sonra dudaklarının kenarı kıvrıldı. Hafif, tehlikeli bir gülümseme. “Sonrası yok, çünkü sonra uyudun, ” dedi. Gözleri yüzümde gezindi. “Seni kucağıma aldım, yatağa yatırdım. Sarıldım. Başka hiçbir şey olmadı. ” Yanaklarım alev aldı. Gözlerimi kaçırdım. Yere baktım. Utanç içimi kemiriyordu; midemdeki bulantı geri gelmişti, ama bu sefer utançtan. “Neden korktun bu kadar?” dedi Berzan. Sesi daha yakından geldi. Bir adım atmıştı. Kokusu burnuma doldu; onun kokusu… başımı döndürüyordu. “Korkmadım, ” dedim hemen. Ama sesim titriyordu. Yüzüm hâlâ yerde. Biraz daha yaklaştı. Ayaklarının ucu neredeyse benimkine değiyordu. “Utandın mı?” diye sordu, sesi şimdi daha derin, daha alçak. Başımı hafifçe salladım. Güldü. Kısa, boğuk bir kahkaha. Sonra eğildi, kulağıma fısıldadı. “Dün gece… Berzan… lütfen… Berzan…diye inliyordun. Adımı sayıklarken kalçaların titriyordu. Parmaklarımın içinde eriyordun. Dilimle seni yalarken çığlık attın. Hatırlamıyor musun?” Yüzüm daha da yandı. Kulaklarım alev alevdi. Gözlerimi kapattım. Nefesim hızlandı. Mide bulantısı yerini başka bir şeye bırakmıştı; altımda sıcak, ıslak bir his. “Kızım… sen geldin kucağıma,” dedi. “Sen zorladın beni. Ben dur dedim, sen “daha” dedin. ” Elini aşağı indirdi. Eşofmanının önünü gösterdi. Sertliği dışarı çıkacak gibiydi, kabarmış. Gözlerim oraya kaydı. Bakamadım ama bakmadan da duramadım. “Baksana, dedi. Dünden beri ne haldeyim. Senin yüzünden.” Üstüme yürüdü. Geri geri gittim. Lavaboya çarptım. Kalçalarım mermere dayandı. Kaçacak yer yoktu. Berzan tam önümdeydi. Sertliğini yavaşça bana sürttü. Geceliğin ince kumaşı üzerinden bile yakıcıydı. Nefesim kesildi. Bacaklarım titredi. “Sana “sen isteyene kadar dokunmayacağım” dedim, ” diye fısıldadı. “İki bardak içince kucağıma atladın. Altımda eriyordun. Kıvranıyordun. İstesem seni deli gibi sikerdim. Bağırta bağırta. İçini doldururdum. Ama yapmadım.” Bir kez daha sürtündü. Sertliği tam kadınlığıma baskı yaptı. Islaklığım kumaşı sırılsıklam etmişti. İnledim. İstemsizce. “Aklın başında olsun istedim, ” dedi. “ Çünkü aklını başından ben alacağım. Sarhoşken doğruları söylermiş insan. İçinden geçenleri… Demek ki seni bağırtacağım günlere yakınsın. ” Nefesim kesildi. Gözlerim doldu ama bu sefer utançtan değil… başka bir şeyden. Altımda bir ateş yanıyordu. Bacaklarım titriyordu. Ellerim lavaboya yapıştı. Konuşamıyordum. Dilimi yutmuştum. Sadece ona bakıyordum; o koyu gözler, o sert çene, o şehvetli bakış… İstiyordum. Çok istiyordum. Ama aynı zamanda korkuyordum. Berzan bir an durdu. Gözlerindeki o koyu, yakıcı bakış birden yumuşadı; sanki benim utangaçlığımı, korkumu, titreyen dudaklarımı görünce bir şey ona çarpmış gibi geri çekildi. Nefesini içine çekti, çenesini sıktı, sonra yavaşça bir adım geriledi. Lavabodan uzaklaştı, ellerini havada bıraktı. “Hadi çık bakalım banyodan,” dedi, sesi hâlâ derin ama artık daha kontrollü. “Bir duş alayım.” Koşar adım kapıya yöneldim. Kalbim boğazımda atıyordu, ayaklarım birbirine dolanıyordu. Tam kapıyı açacakken kolumdan tuttu. Parmakları bileğime dolandı, sert değil ama bırakmayacak kadar kararlı. Beni kendine doğru hafifçe çekti. Eğildi, dudakları kulağıma değecek kadar yaklaştı. Nefesi sıcak, sesi boğuk ve ateş gibiydi. “Elime boşalmayacağım,” diye fısıldadı, kelimeler kulak mememe çarpıp içime işledi. “Seni bekleyeceğim.” Bir an sustu. Nefesi ensemde gezindi, sonra daha da yaklaştı, sesi neredeyse inilti gibi çıktı: “Sen hazır olana kadar… kendime dokunmayacağım. Ama hazır olduğun gün… seni öyle bir sikeceğim ki, adımı haykırırken bacakların titreyecek, kasılacak. İçinde patlayacağım, Hevin. Her damlasını içine bırakacağım. Ve sen… o an yine adımı sayıklayacaksın. Ama bu sefer sarhoş değil, tamamen aklı başında. Beni isteyerek, bağıra bağıra.” Gözlerim kocaman açıldı. Nefesim kesildi. Altımda bir sıcaklık daha da yayıldı, ıslaklık arttı. Dizlerim titredi. Konuşamıyordum. Sadece ona bakıyordum; o koyu gözler, o sert çene, o şehvetle dolu bakış… Kolumu yavaşça bıraktı. Sonra… elini kaldırdı. Avucu kalçama sertçe indi. Şak! Ses banyoda yankılandı. Kalçalarım sarsıldı, bir an irkildim, küçük bir çığlık kaçtı dudaklarımdan. Acıdan değil… o şok edici zevkten. “Hadi çık,” dedi, sesi hâlâ alçak ama emredici. “Yoksa duşu falan unuturum.” Koşar adım banyodan çıktım. Kapıyı arkamdan sertçe kapattım. Sırtımı kapıya yasladım, ellerimle yüzümü kapattım. Kalbim deli gibi atıyordu. Bacaklarım titriyordu. Altımda hâlâ o ıslak, yakıcı his… ve kulaklarımda onun sözleri yankılanıyordu. “Bekleyeceğim…” “Seni isteyerek bağırtacağım…” “Her damlasını içine bırakacağım…” Odaya girip kapıyı arkamdan kapattığımda kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Kalçamdaki o şaplağın sıcaklığı hâlâ yanıyordu, sanki avucunun izi derime kazınmıştı. Yatağın üzerindeki valize baktım. Emine anne’nin hazırlattığı, fermuarı açık duran o valiz. İçini açtım. Bir tek normal kıyafet yoktu. Dantelli gecelikler, transparan şeyler, jartiyerli takımlar, ince askılı satenler… Hepsi torun beklentisi kokuyordu. İçimden güldüm ama gülüşüm yarım kaldı. “Bu kadın durmadan torun yapacağız diye düşünüyor herhalde,” diye mırıldandım kendi kendime. Gerçi Berzan’a kalsa… yataktan hiç çıkmayız zaten. Dün dışarıda giydiklerimi tekrar giydim. Siyah pantolon, beyaz gömlek. Sade, rahat. Giyinirken aklım dün geceye gitti… O kadar istekliydi ki. Ya ben bu işi sevmezsem? Ya bu kadar istekli olamazsam? O zaman… başkasına mı gidecek? Başka bir kadına mı sarılacak? Başka birinin adını mı sayıklayacak? O düşünce içimi kıskançlıkla doldurdu. Göğsüm sıkıştı. Kendimi kıskanırken buldum. Onu başkasıyla düşünmek… midemi bulandırdı. Hayır. O benim. Artık benim. Üzerimi tamamen giyindim. Saçımı topladım, gözlüğümü taktım. Köşeye baktığımda Berzan’ın telefonunu gördüm. Yatağın üstünde, ekranı sürekli yanıp sönüyordu. Bildirimler. Meraklandım. Yavaşça yaklaştım. Yatağın kenarına oturdum, telefonu elime almadım, sadece üstten baktım. Ekran yanıp sönüyordu. Mesajlar. Aramalar. Kimden geliyor bunlar? Artık bana yazan kişinin Berzan olduğunu öğrendiğime göre… ve ben onun karısıysam… sosyal medya hesabı açmanın bir sakıncası yok diye düşündüm. Hemen telefonumu çıkardım, yeni bir hesap açtım. Parmaklarım ekranda hızlı hızlı dolaşıyordu. Tam profil fotoğrafı seçerken banyodan su sesi kesildi. Geri çekildim. Telefonu yatağa bıraktım. Berzan kapıdan çıktı. Havluyla saçlarını kuruluyordu. Üstü hâlâ çıplak, havlu belinde düşük. Kasları gerilmiş, omuzları geniş, göğsü hafif ıslak. Bana baktı. Ciddiyetini zorla saklıyor gibiydi yüzünde. Yaklaştı. Yatağın kenarına. “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Sesinde hem merak hem de bastırılmış bir gerginlik vardı. “Hesap açıyorum,” dedim sakince. “Rahatsız edecek sapığım olmadığına göre artık.” Kafamı kaldırıp ona baktım. Berzan’ın kaşları çatıldı. Gözleri karardı. “Benden başka sapığın olamaz,” dedi. Sesi alçak ama keskin. “Tamam bir şey demedim,” dedim. “Senin hesabın var mı?” Berzan dönüp telefonunu aldı. Ekrana baktı, sonra yatağa fırlattı. “Kullanmam ben,” dedi. “O senin içindi.” Çantadan aldığı kıyafetleri dolaba koymaya başladı. Havluyu belinden çözdü, yere attı. Çıplak kalçaları, sert kasları… Gözlerimi kaçırdım. Telefonla ilgilenir gibi yapıp konuştum. “Beni arayanlar oluyor demiştin,” dedim. “Ne diyorlar sana?” Berzan eşofmanını giyerken durdu. Tişörtünü kafasından geçirirken cevap verdi. “Sence ne diyebilirler, Hevin?” “Bilmem,” dedim. Telefonu yatağa bırakıp ona döndüm. Berzan yaklaştı. Gözlerimin içine baktı. “Yanıyorum Berzan… Ateşimi söndür Berzan… Sik beni… Berzan lütfen… Doldur içimi… Seni istiyorum…” dedi. Kelimeleri yavaş yavaş, şehvetle söylüyordu. “Hep böyle şeyler.” “Ama ben iki yıldır görmezden geliyorum.” Yanaklarım alev aldı. Gözlerimi kaçırdım. “Peki ondan önce?” dedim fısıltıyla. Berzan gözlerini devirdi. Sinirlendiğini hissettim. “Kurtuluşum yok değil mi?” dedi. Sesi sertleşti. “Sikiyordum Hevin. Önüme geleni sikiyordum. Oldu mu? Ben hiçbir kıza gitmiyordum. Onlar geliyordu. Hepsini siktim. Oldu mu?” Sinirle tişörtünü tamamen giydi. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. “Başka ne duymak istiyorsun?” dedi. “Kaç kişiyi becerdim, nasıl becerdim, nerede becerdim? Söyleyeyim de rahatla.” Sustum. Gözlerim doldu ama ağlamadım. O sinirle bana bakıyordu, ama bakışının altında başka bir şey vardı. Kırgınlık. Kıskançlık. Korku. “Ben seni bekledim,” dedi daha alçak bir sesle. “İki yıldır… sadece seni düşündüm. Başka kimseyi istemedim.” Başımı kaldırdım. Gözlerime baktı. “Ben seni istiyorum, Hevin. Sadece seni. Başka kimseyi değil.” Sesi çatladı. Bir an sustu. Sonra elini uzattı, yanağıma dokundu. “Ama sen… hâlâ korkuyorsun benden. Hala güvenmiyorsun bana.” Parmakları titriyordu. Ben de titriyordum. “Ben senden korkmuyorum,” dedim fısıltıyla. Berzan gerindi. Kollarını yukarı kaldırıp sırtını esnetti. “Hadi bi’ şeyler yiyelim,” dedi, sesi hâlâ biraz boğuk ama yumuşak. Bana baktı, hafifçe gülümsedi. O gülümseme içimi eritiyordu. “Tamam,” dedim usulca, kalktım. Mutfakta kahvaltı hazırlamaya başladık. Berzan dolabı açtı, peynir, zeytin, ekmek, biraz domates çıkardı. Ben çay koydum. Ama o dalgındı. Gözleri pencereden dışarıya kayıyordu. Acaba yanlış bi’ şey mi söyledim? Sabahki o ateşli adam gitmiş, yerine düşünceli, uzak biri gelmişti. İçim sıkıldı. Kahvaltıya oturduk. Ben yemeye çalıştım, o hâlâ çatalıyla oynuyordu. Dayanamadım. “Bişey mi oldu?” diye sordum, sesim titrek çıkmıştı. “Hayır,” dedi kısa. Gözlerime bile bakmadı. Kahvaltıdan sonra kahve hazırladım. Fincanları doldururken ellerim titriyordu. Berzan aldı birini. “Dışarı çıkalım, yürürüz biraz,” dedi. “Hava güzel, buranın havası temiz.” “Tamam,” dedim. Kahveleri alıp dışarı çıktık. Kapıda duran adamlara baktı. “İkiniz gelin,” dedi sertçe. “Geri kalanlar burada beklesin.” Patika yoldan ilerledik. Arkamızdan iki adam geliyordu. Berzan önde yürüyordu, adımları hızlıydı, sanki bir şeyden kaçıyormuş gibi. Ben peşinden yetişmeye çalışıyordum. Yüzüne baktım; yine dalgındı. Gözleri yere, dağlara, hiçbir yere sabit değildi. İçimdeki huzursuzluk büyüdü. Ne olmuştu? Yoksa ben mi bir şey yapmıştım? Yüzüm düştü. “Bişey mi oldu?” diye sordum yine, sesim titrek. “Hayır,” dedi yine kısa. “Bana mı kızdın?” dedim, sesim inceldi. “Hayır.” Yüzüm daha da düştü. Kahveleri bitirdik, fincanı elimde tuttum. Biraz ilerleyip güzel bir manzaraya karşı durduk. Dağlar, aşağıda uzanan ova, hafif bir rüzgâr. Berzan durdu. “Biraz oturalım,” dedi. Oturduk. Taşların üstüne. Ben hâlâ üzgündüm. Berzan sigarasını çıkarıp yaktı, yine daldı. Gözleri uzaklara gitti. Bir süre sustuk. İçimdeki sıkıntı büyüdü, göğsüm daraldı. “Eve gitmek istiyorum,” dedim birden. “N’oldu?” diye sordu, şaşkın. “Bişey olmadı. Eve gitmek istiyorum,” dedim, sesim kırık. Berzan kalktı. Ben ondan önce kalktım, önden yürümeye başladım. Adımlarım hızlıydı, neredeyse koşuyordum. Berzan arkamdan seslendi: “Dursana!” Durmadım. Daha hızlı yürüdüm. Eve girdim, kapıyı çarptım. İçeri girer girmez sırtımı duvara yasladım, gözyaşlarım aktı. Berzan peşimden geldi, kapıyı açtı. “Ne bu şimdi?” dedi sertçe. “Adamların yanında tavırların?” Sinirle ona döndüm. “Hoşuna gitmiyorsa o üstüne atlayan kadınlara git!” diye bağırdım. Sesim titriyordu, gözyaşlarım durmuyordu. Berzan’ın kaşları çatıldı. Öfkesi yüzüne vurdu. “Çünkü sen daha bir kız çocuğusun,” dedi soğuk bir sesle. “Öyle mi?” dedim, sesim kırık. “Defol o zaman onlara git!” Berzan daha da öfkelendi. Gözleri karardı. “Sıkılmaya başlıyorum artık Hevin,” dedi dişlerinin arasından. “Sana senden başkası yok dedikçe durmadan bu konuları açıyorsun. Bana ne zaman güveneceksin?” O sırada kapı çalındı. Berzan hışımla kapıya gitti, açtı. “Ne var!” diye bağırdı. Adam korkuyla: “Ağam, bir sorun mu var diye geldim.” “Evden uzaklaşın biraz. Bahçeye doğru,” dedi Berzan sertçe. Kapıyı kapattı. Bana döndü. Ben hâlâ ağlıyordum. “Neyine güveneceğim ben senin ya?” dedim, sesim çatallı. “Özlemle hasretle anlatıyordun siktim diye. Git onlara o zaman.” Berzan’ın yüzü gerildi. “Lan ne özlemi?” diye patladı. “Sen sordun diye ısrarla söyledim ben, ne özlemi!” “Ben yapmıyorum ya,” dedim gözyaşları içinde. “Özlersin yakında.” Berzan gözlerini devirdi, sinirle saçlarını karıştırdı. “Nerden çıkıyor bunlar ya?” dedi. “Dün bir, bugün iki. Sürekli soruyorsun. Kim sokuyor bunları aklına?” “Sen sokuyorsun!” diye bağırdım. “Ben merak ettim, hadi sordum. Sorduğumdan beri bu yüzünün hâli ne? Soruyorum bi’ şey mi yaptım diye. Hayır. Bi’ şey mi oldu? Hayır. Ne o zaman, ne oluyor?” Berzan sustu. Bakışları yere indi. Omuzları düştü. Bir an öyle kaldı. Sonra yavaşça bana yaklaştı. “Bu konuyla ilgisi yok,” dedi alçak sesle. “Benimle ilgisi var mı peki?” diye sordum, sesim titreyerek. Sustu. Uzaklaştı benden. Bir adım geri attı. O an içimde bir şey koptu. Gözyaşlarım sel gibi aktı. “Berzan!” diye bağırdım. “Ya konuşup bana anlat ya da ben giderim!” Berzan birden döndü. Gözleri kararmıştı. “Nereye gideceksin?” dedi, sesi soğuk ama kırık. “Babamın evine,” dedim gözyaşları içinde. Berzan bir adım attı, yüzüme yaklaştı. “Senin benden başka evin yok,” dedi. Sesi sertti. O an sustuk. İkimiz de nefes nefese. Gözyaşlarım durmuyordu. Berzan’ın gözleri kırmızıydı. Bir an öyle kaldık. Sonra o derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. “Tamam,” dedi kırık bir sesle. “Anlatacağım.” Berzan elimi tuttu, koltuğa doğru çekti. Oturduk. Yan yana, ama aramızda hâlâ bir mesafe vardı. Nefesim hâlâ düzensizdi, gözyaşlarım durmuyordu. Berzan bir süre sustu. Gözleri yere indi, sonra bana baktı. Yüzünde öyle bir ifade vardı ki… sanki söyleyeceği her kelimeyi yutkunarak çıkarıyordu. “Nası tepki vereceğini bilmiyorum,” dedi yavaşça. Sesi alçaktı, kırık. “Ama çok düşündüm. Ve bilmen gerekiyor.” Kalbim hızlandı. “Ne?” diye fısıldadım, sesim titriyordu. “Geçen gün kahvaltıya gittiğimizde bir adam gelmişti,” dedi. Gözlerime baktı, sonra başını çevirdi. “Evet,” dedim hemen. “Sen sormuştun kimdi diye. Mustafa Cevher,” dedi Berzan. Sesi boğuktu. Kaşlarımı kaldırdım. Merakla ona baktım. Adını daha önce duymamıştım bir şey çağrıştırmıyordu. Berzan başka tarafa döndü. Nefes aldı. Sonra, sanki o kelimeleri söylemekten korkuyormuş gibi, fısıldadı: “Senin gerçek baban.” Bir an… hiçbir şey anlamadım. Beynim durdu. “Ne?” dedim önce. Sonra sesim yükseldi. “Nasıl yani? Ne… ne babası? Nasıl?” Berzan sustu. Gözlerini kapattı. Sonra anlatmaya başladı. Mustafa Cevher’ın söylediklerini. Babası Mahmut Ağa’nın anlattıklarını. Hasan Ağa’nın, babam bildiğim adamın itiraflarını. Her şeyi. Annemin Mustafa’yla ilişkisi, tecavüz iddiası, cinayet, yalanlar… Her kelime içime bıçak gibi saplanıyordu. Dinledikçe midem bulandı, başım döndü. Gözlerim doldu, ama ağlamadım. Henüz. Berzan sustu. Bana baktı. “Ne diyorsun sen?” dedim, sesim ağlamaklı. Ağzım açıldı ama ses çıkmadı. Sonra birden ayağa kalktım. Volta atmaya başladım. Odanın içinde gidip geldim. “Nerede?” dedim birden. “Mustafa denen adam nerede?” Berzan dudaklarını birbirine bastırdı. Gözleri yere indi. “Öldü,” dedi. Durup ona baktım. “Ne?” “Öldürüldüler,” dedi. “Mekân basıldı. Kim yaptı bilmiyoruz. Ama… sır ortaya çıkmasın diye olabilir.” O an tam delirdim. “Benden neden sakladın?” diye bağırdım. Gözyaşlarım aktı. “Bana en başından anlatsaydın! Onunla konuşma fırsatı verseydin!” Berzan ayağa kalktı. “Hevin, seni korumak istedim.” “Korumak mı?” diye haykırdım. Sesim çatladı. “Beni korumak mı? Berzan, iki yıldır hayatımı mahvettin koruma diye! Ne koruması ya? Benim hayatımda benden çok söz hakkın var! Konuştuğum insanlardan tut, giydiğim kıyafete kadar senin istediğin oldu! Babam… yirmi yıldır babam bildiğim adam babam değilmiş! Bir yabancıymış! Ben şu an bunu öğreniyorum ve sen koruma diyorsun!” Gözyaşlarım durmuyordu. Dışarı çıkmak istedim. Ama dağın başında nereye gidecektim? Kapıya doğru yürüdüm, sonra vazgeçtim. Koltuğa çöktüm. Sessizce ağlamaya başladım. Ellerimle yüzümü kapattım. “Bunca yıldır abimlerime iyi, bana kötü davrandıklarında… ayrım yaptıklarını sanıyordum. Onlar erkek diye. Ama meğerse başkasının piçi olduğum için bu muameleyi görmüşüm.” Berzan yanıma oturdu. Kollarını açtı, beni kendine çekti. Sarıldı. Sıkı sıkı. Ben ağlarken o da titriyordu. “Hayır,” dedi, sesi kırık. “Bu senin günahın değil. Bu senin suçun değil.” Kafamı kaldırdım. “Ama bedelini ben ödedim,” dedim. “Babam… yani Hasan Ağa doğruları söylüyor. Eğer o adam anneme tecavüz etmemiş olsaydı… ilişkileri olsaydı… annem beni severdi.” Gözyaşlarım yeniden aktı. Berzan beni daha sıkı sardı. Çenesini tepeme yasladı. “Üzgünüm,” diye fısıldadı. “Ama seni seviyorum. Ve bu gerçek beni senden uzaklaştırmayacak. Ben buradayım. Senin yanındayım.” O an sadece ağladım. Kollarında, o sırrın ağırlığı altında. Ama yalnız değildim. En azından o an… yalnız değildim. …. Berzan beni daha sıkı sardı, kolları demir gibi belimde kenetlendi. Çenesini tepeme yasladı, nefesi saçlarımda gezindi. Gözyaşlarım hâlâ akıyordu, göğsüm inip kalkıyordu, ama onun sıcaklığı içime işliyordu. Bir süre öyle kaldık; sadece hıçkırıklarım, onun derin nefesleri. Sonra yavaşça kafamı kaldırdım. Göz göze geldik. Berzan’ın gözleri ıslaktı, kırmızıydı, ama içinde başka bir şey daha yanıyordu. Yaklaştı. Dudakları dudaklarıma değdi. Önce hafif, sonra daha derin. Öptü. Şok oldum. Bedenim gerildi, istemsizce geri çekildim. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Berzan hemen çekildi, elleri havada kaldı. Yüzü düştü. “Üzgünüm,” dedi boğuk bir sesle. “Özür dilerim.” O an içimde bir şey koptu. Ne olacaksa olsun, diye düşündüm. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımda süzülürken ona döndüm. Yavaşça, acemice dudaklarımı onunkilere bastırdım. Öptüm. İlk kez ben öpüyordum. Dudaklarım titriyordu, nefesim kesik kesikti, ama durmadım. Öpmeye devam ettim. Berzan bir an dondu. Nefesi kesildi. Sonra… karşılık verdi. Elleri belime indi, beni kendine çekti. Öpüşü önce yumuşak başladı, sonra derinleşti. Dili dudaklarımın arasından süzüldü, ağzımın içine doldu. İnledim. Beni kucağına aldı. Tek hamlede. Bacaklarım beline dolandı, kollarım boynuna sarıldı. Dudaklarımız ayrılmadı. Öpüşürken yatak odasına yürüdü. Beni yatağa yatırdı. Üstüme eğildi. Gözlerime baktı. Sonra tişörtünü ensesinden tutup tek hamlede çıkardı. Kaslı göğsü, sert karın kasları… Gözlerim oraya kilitlendi. Bacaklarımı araladım. İstemsizce. Berzan bacaklarımın arasına yerleşti. Tekrar öpmeye başladı. Dudakları dudaklarımda, dili ağzımda, elleri saçlarımda. Onun kıyafetlerimi çıkarmasını bekliyordum. Elleri gömleğimin düğmelerine gitti ama durdu. Kendini tutuyormuş gibiydi. Nefesi hızlanmıştı, çenesi kasıldı, gözleri kararmıştı. Elimi gömleğimin düğmelerine attım. Parmaklarım titriyordu ama çözmeye başladım. Berzan bunu fark edince gözleri daha da koyulaştı. Birden ellerini gömleğime attı. Düğmeleri yırtarcasına açtı. Kumaş yırtıldı, göğüslerim ortaya çıktı. Sutyenim hâlâ üzerimdeydi ama göğüslerim dışarı taştı. “Tek kıyafetimdi,” dedim nefes nefese. Berzan’ın dudakları kıvrıldı. Gözleri göğüslerime kilitlendi. “Buradayken giyinemene gerek yok,” dedi boğuk bir sesle. Sonra sutyenimin üzerinden göğüslerime dokundu. Avuçladı, sıktı. Uçlarımı parmaklarının arasında ezdi. İnledim. Acı ve zevk karıştı. “Yavaş…” dedim titreyerek. Berzan neredeyse hırlıyordu. Gözleri kararmıştı, nefesi kesik kesikti. “Devam edeyim mi?” diye sordu, sesi derin, boğuk. “Sorma,” dedim nefes nefese. “Ne yapıyorsan yap.” Berzan güldü. Kısa, tehlikeli bir kahkaha. Sonra devam etti. Üzerimden doğruldu. Pantolonumun düğmesini açtı, fermuarı indirdi. Külodum ortaya çıktı. İncecik, küçücük, dantelli bir şey. Berzan uzaktan baktı. Gözleri parladı. “Çok güzel,” dedi alçak bir sesle. “Uzaktan bile… çok güzel.” Sonra eşofmanını indirdi. Boxerı kabarık, sertliği neredeyse yırtacak gibiydi. Tekrar üstüme eğildi. Külodumu tuttu, yavaşça sıyırdı. Kokladı. Derin bir nefes aldı. Sonra kenara fırlattı. “Aklın başında mı?” diye sordu, sesi neredeyse hırlıyordu. Kafamı salladım. “Evet.” Gözlerime baktı. Sonra dudakları tekrar dudaklarıma yapıştı. Öpüşürken eli aşağı kaydı. Parmakları ıslaklığıma değdi. İnledim. Bedenim ona doğru kıvrıldı. Artık ağlamıyordum. Sadece istiyordum. Onu. İçimde. Derinlerde. Bedenimin her hücresinde. Berzan üzerimden doğruldu bir an, gözleri karanlık ve aç. Sonra eğildi aşağıya. Nefesi kadınlığımın hemen üstünde gezindi, sıcak, ıslak. Dilinin ucu değdiğinde sırtım yay gibi gerildi. İnledim. Yüksek, kontrolsüz bir inleme. Berzan iki eliyle bacaklarımın yanlarından tuttu, parmakları etime gömüldü, kalçalarımı sıktı, sertçe kendine çekti. Ağzına doğru bastırdı beni. Dili içeri kaydı, yaladı, emdi, daireler çizdi. Bacaklarım titremeye başladı, kalçalarım istemsizce havaya kalktı. İnlemelerim kesik kesik çıktı, boğazım yanıyordu. “Berzan… ahh…” Sonra doğruldu. Gözleri alev alev. Elimi tuttu, boxerının önüne götürdü. Parmaklarım titreyerek dokundu. Sert, zonklayan, sıcaktı. Boxerı yavaşça indirdi. Çıkardı ortaya. Kalın, damarlı, başı ıslak ve şişmiş. Gözlerim faltaşı gibi açıldı. “Büyük…” diye fısıldadım istemsizce. Berzan’ın dudakları kıvrıldı. Gururlu, tehlikeli bir gülümseme. “Biliyorum,” dedi boğuk bir sesle. “Birazdan hepsi içine girecek.” Utançtan yüzüm alev aldı, gözlerimi kaçırdım. Ama o bırakmadı. Üzerime doğru eğildi, sertliği karnıma değdi, yakıcı. Gözlerime baktı. “Hazır mısın?” Kafamı salladım. Kalbim kulaklarımda atıyordu. “Konuş,” dedi emreder gibi. “Evet… hazırım,” dedim titrek bir sesle. Berzan elini aşağı indirdi, aletini tuttu. Önce başını kadınlığıma sürttü. Yavaş, daireler çizerek. Islattı kendini benim ıslaklığımla. Her sürtünmede, değdiğinde inledim. Sonra… tuttu ve yavaş, çok yavaş kafasını soktu. Derin bir inleme çıktı boğazımdan. Acı ve doluluk karıştı. İçim gerildi, kasıldı. “Rahatla,” dedi Berzan, sesi hırlıyordu. “Kendini sıkma. Acısı geçecek.” Biraz daha itti. Daha derine. Küçük küçük çığlıklar atmaya başladım. Acı keskinleşti, ama altında başka bir şey de vardı; yakıcı bir zevk. Biraz daha soktu. Tam o anda içimde bir şey koptu gibi hissettim, acı patladı. Çığlık attım. Yüksek, keskin. “Berzan!” İçinde hırladı, inledi. “Aferin kızıma… aferin… hepsini alıyorsun…” Tamamen içime girdiğinde ikimiz de donduk. Nefes nefese. İçimde zonkluyordu, nabzı nabzımla çarpışıyordu. Derin derin nefes aldım, göğsüm inip kalkıyordu. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu ama bu sefer zevkten. “İyi misin?” diye sordu, sesi titrek. “Devam edeyim mi?” Kafamı salladım. Gözlerim kapandı. “Heviiin…” dedi adımı uzatarak, neredeyse kızar gibi. “Devam et,” dedim fısıltıyla. “Lütfen…” Ve başladı. Yavaşça çekildi, sonra tekrar soktu. Her seferinde biraz daha derin, biraz daha sert. Acı yavaş yavaş eridi, yerini saf zevke bıraktı. İçimde kayıyordu, kalınlığı her santimi dolduruyordu. Bacaklarımı beline daha sıkı doladım, tırnaklarımı sırtına geçirdim. İnlemelerim yükseldi, çığlıklara dönüştü. “Daha sert… Berzan… lütfen…” Hızlandı. Kalçaları ritmik çarpıyordu kalçalarıma. Her sokuşta içimde bir patlama, her çekişte bir boşluk. Zevkten ağlamaya başladım. Gözyaşlarım akıyordu, ama durmuyordum. Yalvarıyordum. “Daha… daha derin… Berzan… lütfen…” Berzan bacaklarımı omuzlarına aldı, dizlerimi göğsüme doğru bastırdı. Bedenim katlanmış, tamamen açıkta, kaçış yoktu. Gözlerime baktı, sonra tek bir hamleyle tekrar içime girdi. Derin, sert, köküne kadar. Çığlık attım, sesim odada yankılandı. Hırlıyordu. Dişlerini sıktı, kalçaları kalçalarıma öyle sert vuruyordu ki her çarpışmada ıslak, tok sesler duvarlara çarpıyordu. “Doyamıyorum,” diye bağırdı birden, sesi boğuk ve vahşi. “Sana doyamıyorum Hevin… lanet olsun, doyamıyorum!” Hareketleri daha da hızlandı. İçimde kayıyor, dolduruyor, boşaltıyor, tekrar dolduruyordu. Zevkten titriyordum, bacaklarım omuzlarında sarsılıyordu. Orgazm yaklaşıyordu, bedenim kasıldı, nefesim kesildi. Çığlık attım, yüksek, boğuk. Boşaldım. İçimde dalgalar yayıldı, sıvım aktı, ama o durmadı. Hâlâ vuruyordu. Daha sert, daha derin. Sonra beni üzerine aldı, sırtüstü yattı. Beni kucağına oturttu. Elleri kalçalarımda, beni zıplatıyordu. Yukarı aşağı, sertçe. İçimde zonkluyordu, her inişimde köküne kadar oturuyordum. İnliyordum, yalvarıyordum, ama o kontrolü bırakmıyordu. Biraz doğruldu, sırtını yatak başına yasladı. Oturur pozisyonda devam etti. Ben yorulduğumu hissettim, hareketlerim yavaşladı, nefesim tükeniyordu. Ama o fark etti. Elleri kalçalarımda daha sıkı kavradı, beni kendisi zıplattı. Hızlı, ritmik, acımasız. Dayanamadı. Ayağa kalktı. Beni kucağında taşıdı, köşedeki masaya oturttu. Bacaklarımı beline doladım, masanın kenarına tutundum. Orada da girdi içime. Sert, hızlı. Masa sallanıyordu, her vuruşta sesler yükseliyordu. Dakikalar geçti. İkinci orgazm yaklaşıyordu, bedenim yine kasıldı. “Yine… geliyorum…” diye inledim. Berzan hâlâ bitmiyordu. Gözleri kararmıştı. “Gel,” diye hırladı. “Boşal yine. Benim için boşal.” Öyle sert girdi ki şok oldum. İçimde patladı gibi hissettim, ama o durmadı. Sonra ayaklarımı yere indirdi. Beni çevirdi, yüzümü duvara yasladı. Başım neredeyse duvara sürttü ama sert değildi, sadece yakındı. Arkadan girdi tekrar. Bir eli göğsümde, sıkıyordu. Diğer eli boynumda, hafifçe kavrıyordu. Burnunu saçlarıma gömdü, kokladı. Derin, aç bir nefes. “Bağır,” diye emretti. “Bağır benim için. Adımı söyle. Yüksek sesle.” “Berzan… Berzan… ahh… Berzan!” Nefes nefese konuşuyordu, kulağıma fısıldıyordu: “Bu anı hayal ettim Hevin… yıllarca… doyamıyorum sana… hâlâ doyamıyorum…” Sonra beni tekrar yatağa yatırdı. Üstüme çıktı, yavaşladı. Hareketleri derinleşti, hırlamaya başladı. Hırlaya hırlaya inledi, sonra içime ılık ılık boşaldı. Zonkladı içimde, her damlası yayıldı. Bir süre üzerime yığıldı, içimde bekledi. Nefeslerimiz karıştı. Sonra kalktı. Alnımdan öptü, yumuşak, neredeyse şefkatli. Yanına uzandı, sırtüstü. Ben donmuş halde tavana bakıyordum. Ne oluyorsa olsun, birkaç dakika sürer, biter diye düşünmüştüm. Ama dakikalar nasıl geçti anlamamıştım. Kaç kez boşaldığımı bile sayamamıştım. Bedenim yanıyordu, zevkten titriyordu, aşırı zevk almıştım. Hem acı, hem haz, hem teslimiyet… hepsi karışmıştı. Nefesi düzene girene kadar bekledi. Sonra doğrulup bacaklarımın arasına baktım. Biraz kan akmıştı. Dönüp Berzan’a baktım. Aleti hâlâ sert, kan bulaşmış halde sırtüstü uzanıyordu. Utandım. Yüzümü çevirdim. Berzan hemen konuştu, sesi yumuşak ama hâlâ derin. “Hayal ettiğimden çok çok daha iyiydi,” dedi. “Hevin… harikaydın. Gülümsedim. İstemsizce. “Aşırı seksisin,” diye devam etti, kalkıp sırtımdan öptü. “Ateşlisin. Benimsin. Karımsın.” Başımı çevirdim, ona baktım. Gözleri hâlâ yanıyordu ama bu sefer başka bir ateşle. Sevgiyle. Sahiplenmeyle. “Duş almadan ve çarşafları değiştirmeden…” dedi boğuk, hırlayan bir sesle. “Bir tur daha sikeyim mi seni?” Aletini gösterdi, başı hâlâ ıslak, damarları kabarmış, kan lekeleriyle karışık kendi sıvımızla parlıyordu. “Bak… hâlâ inmedi. Senin yüzünden inmedi.” Nefesim kesildi. Bacaklarımın arası hâlâ yanıyordu, kan ve ıslaklık karışımı çarşaflara sızmıştı, ama o sözler içimde yeni bir ateş yaktı. Gözlerim açıldı, yanaklarım alev aldı. Konuşamıyordum. Sadece baktım ona. O sert, ıslak, hâlâ hazır haline. Berzan doğruldu, dirseğinin üstüne yaslandı. Eliyle çenemi tuttu, yüzümü kendine çevirdi. Gözlerime kilitlendi, sesi alçak ama emrediciydi. “Cevap ver,” dedi. “Evet mi? Yoksa seni bağlayıp zorla mı sikeyim?” Dilimi yuttum. Bedenim titriyordu, yorgunluktan mı arzudan mı anlamıyordum. Ama altımda yeniden o sıcak, ıslak his yayıldı. İstiyordum. Onu istiyordum. Tekrar. “Evet…” diye fısıldadım, sesim titrek ve kırık. “Bir tur daha…” Berzan’ın gözleri karardı. Hırladı. “Aferin.” Beni sırtüstü yatırdı, bileklerimi başımın üstüne kaldırdı. Sadece elleriyle tuttu, demir gibi sıktı. Bacaklarımı ayırdı, dizlerimi göğsüme bastırdı. Tek hamlede tekrar içime girdi. Acı ve zevk karıştı yine, ama bu sefer acı daha azdı, zevk daha fazlaydı. Çığlık attım. Hareketleri vahşiydi. Her sokuşta kalçaları kalçalarıma çarptı, ıslak sesler odada yankılandı. Çarşaflar zaten lekeliydi, ter, kan, sıvı… hepsi karışmıştı. O umursamıyordu. Daha sert vuruyordu. “Bağır,” diye emretti. “Adımı söyle. Yüksek sesle. Kimin karısısın?” “Berzan…” diye inledim, sesim boğuk. “Senin karınım… Berzan… lütfen… daha sert…” Hızlandı. İçimde kayıyordu. Bedenim sarsılıyordu, tırnaklarım sırtına geçti, kanattım yine. O hırlıyordu, dişlerini boynuma geçirdi, omzumu ısırdı. Acı zevkle karıştı, orgazm yaklaşıyordu. Son bir hamleyle köküne kadar soktu. Sıcaklığı patladı içimde, ılık ılık yayıldı. Ben de boşaldım. Çığlık attım, bedenim kasıldı, titredim. Üzerime yığıldı, içimde zonkluyordu hâlâ. Nefes nefese kaldık. Alnını alnıma dayadı. “Şimdi… duş alabiliriz,” dedi boğuk bir gülümsemeyle. “Ama önce… seni bir daha öpeyim.” Ve dudakları dudaklarıma yapıştı. Yavaş, derin, sahiplenici. Ben de ona sarıldım. Bedenim bitkindi, ama içim… içim hâlâ yanıyordu. Onun için. Tamamen onun için. Yirmi yıldır bir yalanın içinde yaşamışım. Babam… Hasan Ağa… yirmi yıldır babam bildiğim adam, babam değilmiş. Sadece boşluk var içimde. Büyük, soğuk bir boşluk. Ama Berzan… o boşluğu dolduruyor. Kolları, kokusu, sesi… her şeyi. Artık ailem yokmuş gibi hissediyorum ama aynı zamanda ailem var. Tek ailem o. Beni koruyan, sahiplenen, beni seven adam. Sevgi mi bu? Bilmiyorum. Ama kalbim onun adını duyunca hızlanıyor. Gözleri bana bakınca içim ısınıyor. Ve utanıyorum kendimden. Çünkü bu kadar çabuk bağlandım. Ama aynı zamanda… mutluyum. İlk defa gerçekten ait olduğumu hissediyorum. Yarın ne olacak bilmiyorum. Ama şu an… onun kollarında, onun kokusunda… güvendeyim. Ve bu his… korkutucu derecede güzel.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD