Berzan bir adım daha yaklaştı. O kadar yakındı ki, nefesinin ritmi nefesime karıştı. Göğsündeki sıcaklık hâlâ avucumun altında atıyordu; kalbi, benimkine ayak uydurmuş gibiydi. Zaman bir anlığına uzadı, ağırlaştı, odayı dolduran sessizlik bile titreşiyor gibiydi.
Başını yavaşça eğdi.
Önce çenesini, sonra dudaklarını bana doğru getirdi. Gözleri benimkine kilitliydi; sert değildi artık… daha derin, daha koyu, daha yanıcı. Dudaklarımız arasında bir nefeslikten bile az mesafe kaldı belki bir santim, belki daha az. Nefesim boğazımda kaldı.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu. Kaçmam gerekiyordu, konuşmam gerekiyordu, bir şey yapmam gerekiyordu… ama bedenim donmuştu. Gözlerim istemsizce dudaklarına kaydı. O kadar yakındı ki, sıcaklığını hissedebiliyordum. İçimde garip, tehlikeli bir istek kabardı.
Bu bir ceza gibi gelmiyordu. Bir meydan okuma da değildi. Bu… istenerek durulan bir sınırdı. Ve o sınırda ikimiz de asılı kalmıştık.
“Berzan…” diye fısıldadım ama kelime yarıda kaldı.
O kımıldamadı. Bir iki saniye… belki daha uzun… belki sadece bir kalp atımı kadar bekledi. Bakışları dudaklarımdan gözlerime, tekrar dudaklarıma kaydı. Adem elması bir kez daha hareket etti. Sonra, ansızın ama yavaşça geri çekildi.
Başını hafifçe yana çevirdi. Nefesi hâlâ düzensizdi, omuzları gergindi. Gözlerini kaçırdı; sanki az önce yaptığı şeyden değil, yapmadığı şeyden sarsılmış gibiydi. Ben ise hâlâ yatağın kenarında, nefes nefese kalmıştım. Dudaklarım yanıyordu… ama dokunulmamıştı.
O boşluğu, o bitmemişliği, o geri çekilişi iliklerime kadar hissettim. Beni öpmemişti… ama benden vazgeçmiş de değildi.
Berzan bir adım geri çekildi ama odadan çıkmadı. Omuzları hâlâ gergindi; nefesi düzensizdi. Başını hafifçe yana çevirdi, sanki bana değil de kendi içine konuşuyormuş gibi. Sesi boğuk çıktı, alkol kokusu kelimelerine karışıyordu.
“İnsan bazen… görmek istemediği şeyleri bile görür,” dedi.
Durdu. Çenesini sıktı.
“Bazen de… görmemesi gereken şeyleri görür.”
Başını kaldırıp bana baktı. Bakışı bulanık değildi; aksine, tehlikeli bir berraklık vardı.
“Bazıları uzaktan bakmayı sever,” dedi yavaşça. “Kimsenin bilmesini istemeden… sessizce.”
Kalbim bir an durdu.
“Bazıları da…” dedi, dudaklarının kenarı sertleşerek, “bakmakla yetinmez.”
Sesi bir tık düştü.
“Yanında olmak ister. Ama yaklaşamaz.”
Gözleri dudaklarıma kaydı, sonra hızla başka tarafa çevirdi. Bir an sustu. Odanın içindeki hava ağırlaştı. Sonra keskin bir nefes verdi.
“Merak etme,” dedi alayla ama sesi çatlak. “Benim derdim sen değilsin.”
Gülümsedi ama bu gülümseme hiç gülümseme değildi.
“Benim derdim… kafamdaki gölgeler.”
Bir adım daha attı, ama bu kez bana değil, kapıya doğru. Elini kapının koluna koydu, durdu.
“İnsan bazen sustuğunu sanır…” dedi, sırtı bana dönük. “Halbuki bütün gece konuşmuştur.”
Kapıyı açtı. Çıkmadan önce son bir kez durdu, ama arkasını dönmedi.
“Bugün gördüğün her şey… sandığın gibi değil, Çilli.”
Kapı kapandı. Bir süre öylece durdum. Göğsüm hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu. Avucumda hâlâ onun sıcaklığı varmış gibi elimi göğsümden çekemedim.
“Bu neydi şimdi?” diye fısıldadım kendi kendime.
Odaya baktım. Duvarlara, kapıya, yatağa… sanki cevap oralarda bir yerde saklanıyormuş gibi. Ne demek istiyordu? Neyi ima ediyordu? Başımı iki yana salladım.
“Gölge… uzaktan bakanlar… görmemesi gereken şeyler…”
Dudaklarımı ısırdım.
“Bunlar ne demek, Hevin? Ne demek?”
Yatağın kenarına oturdum. Ellerimi dizlerime koydum, başımı öne eğdim. Bir an aklıma mesajlar geldi. Kalbim sıkıştı.
“Bana yazan… o mu?” dedim kendi kendime.
İçimde bir yer “evet” diye fısıldadı ama hemen başka bir ses yükseldi.
“Hayır… olamaz.”
Başımı kaldırıp tavana baktım.
“O kişi ‘bu evlilik olmayacak’ dedi. ‘Bozacağım’ dedi.”
Derin bir nefes aldım.
“Berzan neden bunu desin ki? Neden evliliği bitirmek istesin?”
Bir an durdum.
“Üstelik… eğer gerçekten yıllardır aşık olduğu kişi bensem… neden bunu bozmak istesin?”
Kaşlarımı çattım.
“İnsan sevdiğiyle evlenince mutlu olmaz mı? Kaçmaz mı ister? Bozmak ister mi?”
Kalbim hızlandı.
“Ya mesaj atan o değilse? Ya biri gerçekten beni izliyorsa?”
Ellerim istemsizce titredi. Gözüm kapıya kaydı.
“Berzan o mesajları atmış olamaz. O kadar nefret ederken… o kadar sert konuşurken… bu kadar mesafeli dururken… neden yıllardır beklesin?”
Kendi kendime güldüm; ama bu gülüşte hiçbir neşe yoktu.
“Ya da… ya da tam tersiyse?”
Bir an içim daraldı.
“Ya nefret gibi görünen şey… başka bir şeyse?”
Hızla başımı iki yana salladım.
“Saçmalama, Hevin.”
Ayağa kalktım, odanın içinde birkaç adım attım.
“Dün gece mesajlar bir numaradan gelmişti. Bu sabah mesajlar yok. Şimdi bu sözler…”
Durup tekrar kapıya baktım.
“Numara neydi?”
Göğsümü tutup derin bir nefes aldım.
Telefonu alıp Berzan’ın numarasına baktım ama bir türlü hatırlayamadım.
Kapı kapandıktan sonra sanki odanın havası benimle birlikte donmuştu. Yatağın kenarında oturdum, dizlerimi kendime çektim, sırtımı yatak başlığına yasladım. Zaman… eridi.
Dakikalar mı geçti, saatler mi, bilmiyorum. Duvar saatinin tik taklarını bile duyamıyordum; sadece içimde dönen sorular vardı. Aynı şeyleri tekrar tekrar düşünüp durdum. Kimi zaman kendi kendime fısıldadım, kimi zaman sessizce sustum. Bir ara gözlerim kapıya kaydı. Açılmasını bekledim.
Konuşmak istiyordum. Her şeyi söylemek istiyordum. Ama hangi “her şey”? Mesajları mı? Şüphemi mi? Korkumu mu? Kapı sonunda açıldığında irkildim. Berzan içeri girdi. Bana bakmadı.
Ama yüzünde her zamanki sertlik yoktu. Nefret de yoktu. Daha çok… rahatsız bir gölge gibi duran bir ifade vardı. Utanç mıydı, pişmanlık mıydı, yoksa başka bir şey mi adını koyamadım.
Hiçbir şey söylemeden banyoya yöneldi. Kapı kapandı. Su sesi başladı. Ben yine bekledim. Söylemem gereken cümleler boğazımda düğümlendi. İçimden bir ses “şimdi konuş” diyordu, bir diğeri “sus” diye fısıldıyordu. Banyo kapısı açıldı.
Berzan çıktı. Saçları hafif nemliydi, yüzü daha durgundu. Bir an yatağa yani bana baktı… ama bakışını hemen kaçırdı. Doğrudan koltuğa yöneldi. Benim yastığımı aldı. Benim çarşafımı çekti.
Yastığı başının altına koydu, çarşafı omzuna kadar çekti ve sırtını bana döndü. O kadar net bir mesafeydi ki, tek kelime etmesine bile gerek kalmadı. Bir süre öyle kaldık. Sessizlik, odanın içinde ağır ağır dolaştı.
En sonunda ben fısıldadım: “Berzan…”
Sesim beklediğimden daha yumuşaktı. O kıpırdamadı bile.
“Uyu,” dedi sertçe.
Kısa. Kesin. Kapalı. Bir an yatağa baktım. Boştu… ama soğuk değildi. Çarşafın kırışıklığında, havada, odanın her köşesinde ona ait bir koku vardı temiz, tanıdık, garip bir şekilde güven veren. Kalbim istemeden yumuşadı. Tereddüt ettim. Birkaç saniye öylece durdum. Sonra, istemeden de olsa, yatağa uzandım.
Yastığa başımı koyduğum anda aynı koku içime doldu. Tenime, nefesime, düşüncelerime karıştı. Gözlerim ağırlaştı. Günün yorgunluğu, korkusu, merakı… hepsi bir anda üzerime çöktü.
Çarşafı göğsüme kadar çektim. Göz kapaklarım ağırlaştı. Son bir kez, koltuktaki karaltıya baktım.
Sonra istemeden fısıldadım: “…Uyuyorum.”
Ve ilk kez o gece, düşünmeden, direnmeden, o tanıdık kokunun içinde uykuya daldım.
Gözlerimi yine aynı şekilde açtım. Henüz tam aydınlanmamıştı; oda gri bir yarı karanlığın içindeydi. İlk gördüğüm şey… tepemde duran o tanıdık karaltı oldu.
Bir an kalbim göğsüme çarptı, ama bu kez çığlık atmadım. Nefesim kesildi, sadece donup kaldım. Berzan ayakta duruyordu. Bana bakıyordu.
“Kalk,” dedi kısa.
Sesi uykusuz ama netti.
“Ne oldu?” dedim, sesim kısık.
“İşimiz var.”
Kaşlarımı çattım. “Nereye?”
Birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini üzerimde gezdirdi.
“Çilli, hazırlan,” dedi.
Ve o anda… üzerindeki tişörtü çıkardı.
Bir an donup kaldım. Nefesim boğazıma takıldı. Hızla arkamı döndüm. Duvarlara, pencereye, yere her yere baktım ama ona bakmadım. Kalbim deli gibi çarpıyordu.
Arkamdan kıyafet hışırtıları geldi. Nefes alışları, kemerin tıkırtısı, kumaşın tenine sürtünüşü… hepsi odada yankılanıyordu.
“Hadi,” dedi bir süre sonra.
Dönmeye cesaret edemedim. Yine de göz ucuyla baktım giyinmişti. Hiçbir şey söylemeden dolaba koştum, elime gelen birkaç sade parçayı aldım ve banyoya kaçtım. Kapıyı kapattım, sırtımı kapıya yasladım. Kalbim hâlâ hızlıydı.
Hızla üstümü değiştirdim. Saçımı topladım, yüzümü yıkadım. Aynada kendime bakarken gözlüğümü taktım.
“Nereye gidiyoruz?”
Dışarı çıktığımda Berzan çoktan hazırdı. Bir kelime etmedi. Birlikte aşağı indik. Ev sessizdi; kimse uyanmamıştı. Ayak seslerimiz taş zeminde yankılandı. Dışarı çıktık, arabaya bindik.
Yol boyunca konuşmadık. Camdan dışarı baktım; sabahın ilk ışıkları sokakları maviye boyuyordu. İçimde garip bir huzursuzluk vardı… ama bir yandan da beklediğim bir şeyin eşiğindeymişim gibi hissediyordum. Bir süre sonra Berzan arabayı durdurdu. Başımı çevirdim. O kapıyı açıp indi. Geri geldiğinde elinde bir poşet vardı.
Poşeti kucağıma bıraktı.
“Ye.”
Açtım. Simit… sıcak, taze. Şaşırdım. Bir an yüzüne baktım ama o yola bakıyordu. Arabayı sürmeye başladı. Isırdım. Susamın kokusu, sıcaklığı… aç olduğumu o an fark ettim. Sessizce yemeye başladım. Bir süre sonra elimdeki simitten küçük bir parça kopardım.
“Al,” dedim, uzatarak.
Berzan bir an bana baktı. Sonra tekrar yola döndü. Elini uzatmadı. Sadece hafifçe başını bana doğru eğdi. Anlamam bir saniye sürdü. Kalbim yine hızlandı.
Tereddütle… parmaklarımın ucundaki simidi dudaklarına yaklaştırdım. Hafifçe araladı ve aldı. O sırada dudakları parmaklarıma çok kısa bir an değdi. İçimden bir sıcaklık geçti. Elimi hızla çektim. Nefesimi tutmuşum, fark etmemişim. Bir süre sonra yine uzattım.
Bu kez… bilerek mi, farkında olmadan mı bilmiyorum… biraz daha yaklaştı. Dudakları parmaklarıma daha belirgin biçimde değdi. Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Berzan hiçbir şey söylemedi. Sadece bir an gözlerini kısarak yola baktı.
Ben ise camdan dışarı döndüm ama gülümseyişimi saklayamadım. O sabah, o arabada, kimsenin görmediği o küçük an… içimde bir şeyleri değiştirmişti.
Girdiğimiz yola bakınca kalbim bir an hızlandı.
Birden dank etti. “Okula mı gidiyoruz?” dedim, istemsizce.
Berzan cevap vermedi. Gözleri önde, çenesi hafifçe sıkılı, aynı sert ifadeyle sürmeye devam etti. Koltuğuma biraz daha gömüldüm.
“Yanımda hiçbir şey yok,” dedim aceleyle. “Belgeler lazım… ben…”
Cümlem yarıda kaldı. Omuzlarım kendi kendine düştü. İçimde bir panik yükseliyordu; hazırlıksız yakalanmıştım, saçım başım, aklım… her şey dağınıktı. Okulun kapısından içeri girdik.
Ben daha kapıya bakarken Berzan arka koltuktan kalın bir dosya aldı. Sanki her şey önceden planlanmış gibiydi. Hiç beklemeden yürüdü. Ben peşinden neredeyse koşar adım gidiyordum. Girişte bir adam bizi karşıladı.
“Hoş geldiniz Berzan Bey,” dedi, hemen elini uzattı.
Berzan elini sıktı. Sonra, hiç tereddüt etmeden, omzuma dokundu. Parmakları hafif ama kesin bir şekilde omzumdaydı.
“Eşim,” dedi.
Kalbim bir an çarpmayı unuttu. Adam bana döndü, kibarca gülümsedi. Ben ise utançtan nereye bakacağımı bilemedim. Dudaklarım aralandı ama tek kelime çıkmadı.
“Konuşmuştuk,” dedi Berzan sakince. “Kayıt işlemleri için geldik.”
İçeri geçtik. Küçük bir odaya oturduk. Masada evraklar, bilgisayar, kalemler… her şey çok resmi görünüyordu. Berzan dosyayı uzattı.
“Bütün belgeler burada,” dedi net bir tonla. “İşlemleri siz halledersiniz. Numaram sizde var. Bir sorun olursa arayın.”
Adam başını salladı. Birkaç imza, birkaç kısa konuşma… her şey su gibi aktı. Ben ise sandalyede küçülmüş gibi oturuyordum. Şaşkınlıktan ağzımı açıp tek kelime edemedim. İçimde hem minnet, hem utanç, hem de inanılmaz bir şaşkınlık vardı. Kısa süre sonra ayağa kalktık. Kapıdan çıkarken hâlâ kendime gelememiştim.
“Teşekkür ederim,” dedim usulca.
Berzan bana bakmadı. Yüzü yine aynı, okunmaz ifadeydi. Bir adım attı, sonra durdu. Bu kez bana döndü.
“Okul başladığında bana haber gelecek.”
Başımı salladım.
“Her gün seni ben bırakıp alacağım.”
Gözlerim bir an büyüdü.
“Ama…” diye başladım.
Sözümü kesti.
“Başka şekilde gidip gelmeyeceksin,” dedi kesin bir tonda.
Ne kızgın ne yumuşak… ama tartışmaya kapalı. Omuzlarım biraz daha çöktü. İçimden “tamam” demek geçti ama sesim çıkmadı. Başımı hafifçe eğdim.
“Tamam,” diyebildim sonunda, neredeyse fısıltıyla.
Arabanın kapısını açtı. Ben utangaç bir şekilde bindim. Emniyet kemerini takarken hâlâ yanaklarım yanıyordu.
Ben okula gidicektim… Ve garip olan şu ki… buna hem kızıyor, hem de içten içe biraz güven duyuyordum.
…
Birkaç gün sonra Berzan’ın gönderdiği listedeki kitapları almak için Rojda ve Berfin’le çıktık. Yine bizi her zamanki çocuk bırakıyordu. Arabaya binerken gözüm istemsizce ona kaydı.
Direksiyonda sakindi ama sanki kulağı, gözü her yerdeydi. İçimde garip bir his vardı: Bu çocuk ya Berzan’a ya da… o mesaj atan kişiye haber veriyor. Bunu düşünürken kendime kızdım. Yine de içim rahat değildi.
Arabadan indik. Çocuk arabayı park etti ama gitmedi; arkamızdan yürümeye başladı. Tam arkamızda değil… biraz gerimizde. Sürekli telefon elindeydi. Yazıyor muydu, konuşuyor muydu, yoksa sadece bakıyor muydu anlamak zordu. Yan yana yürürken Rojda’ya hafifçe eğildim. Çocuğu işaret ettim.
“Ne zamandır size çalışıyor?”
Rojda dönüp baktı… ama yüzünde tuhaf bir gülümseme belirdi. Normal bir “tanıdık” gülümsemesi değildi bu; içinde bir şey saklayan, biraz da eğlenen bir ifade vardı.
“Çocukluktan beri,” dedi. “Annesi babası bizimle çalışır. Seval ablanın oğlu. Adı Mehmet.”
Başımı salladım.
“Güvenilir yani?”
Berfin hemen atıldı: “Tabii ki.”
Rojda ise gözlerini kısarak gülümsedi. “Çok güvenilir,” dedi ama bu kez sırıttı.
Bir anlık bakışlarından anladım: burada sadece “iş” yoktu. Kitapçıya girdik. Rafların arasında dolaştık, listeden kitapları topladık. Kâğıt kokusu, yeni kitapların sert cildi, sessizlik… bir an için kafam dağıldı. Sonra AVM’de küçük bir kafeye geçtik. Oturduk. Kahvelerimizi söyledik.
Mehmet kapıya yakın bir yerde durdu. Yine telefonu elindeydi. Arada başını kaldırıp bize bakıyordu özellikle de Rojda’ya. İçimde bir şey kıpırdadı. Rojda’ya döndüm.
“Mehmet… sana karşı bir şey hissediyor mu?”
Rojda’nın gözleri kocaman açıldı. Bir an sustu, sonra omuzlarını silkti.
“Bilmiyorum ya,” dedi, biraz kaçamak. “Hiç konuşamadık.”
Berfin hemen kahkaha attı. “Sadece bakışıyorlar.”
İkisi de birbirine bakıp gülümsedi.
Ben ise istemsizce yeniden Mehmet’e baktım. Bu kez dikkatle. Gerçekten de gözleri çoğu zaman Rojda’nın üzerindeydi. Başını hafifçe yana eğiyor, sonra hızlıca telefona dönüyordu. Bakışlarını yakaladım… o da fark etti. Bir an göz göze geldik, sonra hızla başka tarafa baktı. Gülümsedim.
Rojda’ya tekrar döndüm. “Bakıyor,” dedim yavaşça. “Ve bu bakış… sıradan bir bakış değil.”
Rojda dudaklarını ısırdı. “Abim duysa kıyamet kopar,” dedi fısıltıyla.
Berfin eğilip kulağıma yaklaştı: “Bu evde aşk varsa bile… hep gizli olur.”
Kahvemden bir yudum aldım. Bir yandan Rojda’ya bakıyor, bir yandan da Mehmet’i süzüyordum. Demek herkesin bir sırrı var bu ailede…
Kahveler masaya geldiğinde Rojda ve Berfin bir an birbirlerine baktılar. O bakış… tanıdıktı.
“Şimdi bir şey söyleyeceğiz ama başımıza iş açar mı?” bakışı.
Berfin bardağını elinde çevirdi, sonra gülümsedi.
“Şey… sana bir şey itiraf edelim mi?” dedi.
Kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”
Rojda derin bir nefes aldı.
“Biz… Mehmet’i ve Kadir’i bir ara işletmiştik.”
Bir an donup kaldım. “Nasıl yani?”
Berfin güldü.
“Gizli numaradan aradık. Görüşmek istedik.”
Gözlerim büyüdü. “Siz delirmişsiniz!”
Rojda omuz silkti, hafif utanmış ama hâlâ eğleniyor gibiydi.
“İkisi de aynı şeyi söyledi,” dedi. “‘Sevdiğim biri var’ dediler ve kabul etmediler.”
Bir an sustum.
Berfin devam etti: “Sonra da numaralarını değiştirdiler.”
Kahkaha attılar. Ben ise gülümsedim… ama gülüşüm yarım kaldı. Aklıma birden Berzan geldi. Ve ardından… o mesaj atan kişi. Kalbim istemsizce hızlandı.
Rojda, yüzümdeki değişimi fark etti. “Ne oldu?” dedi.
Ben cevap vermeden Berfin atıldı, gözleri parlayarak:
“Biliyor musun… istersen birini daha işletelim.”
İçim sıkıştı.
“Kim?” dedim temkinle.
Rojda sırıttı. “Abimi.”
Bir an beynim durdu.
“Berzan’ı mı?” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı.
Berfin kıkırdadı. “Evet! Gizli numara, biraz sohbet… bakalım nasıl tepki veriyor.”
Kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu. İçimde bir şey panik düğmesine bastı.
Bir anda sesim istemsizce yükseldi: “Hayır!”
Kafedeki birkaç kişi bize döndü. Ben ise utancımdan kıpkırmızı oldum. Rojda ve Berfin şaşkınlıkla bana baktı. Hemen toparlamaya çalıştım, ama kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.
“Yani… saçma olur,” dedim daha kısık bir sesle. “Gerek yok. Berzan’la böyle şeyler… olmaz.”
Berfin kaşlarını kaldırdı. “Niye bu kadar panikledin ki?”
Gözlerimi kaçırdım. “Çünkü…” diye başladım, sonra sustum.
Ne diyecektim ki?
Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz ve Berzan karşılık verebilir mi?
Çünkü abinizle aramızdaki her şey zaten fazlasıyla karmaşık mı?
Kahvemden bir yudum aldım.
“Boş verin,” dedim sonunda.
Rojda ile Berfin birbirine baktı.
Rojda telefonu elinde döndürürken kalbim göğsümde çarpmaya başladı.
“Durun… gerçekten aramayın,” dedim aceleyle.
Berfin çoktan numarayı çevirmişti bile. Ekranda çalan zil sesi, sanki kafamın içinde çalıyordu. Nefesimi tuttum. Tam kapatacaklardı ki… telefon açıldı. O an beynim boşaldı.
Rojda gözlerini kısıp fısıldadı: “Kısık konuş. Sesin değişecek.”
Telefonu elime sıkıştırdı. Parmaklarım titredi. Telefonu kulağıma götürdüm.
“Me-merhaba…” dedim kekeleyerek.
Bir an sessizlik oldu. Sonra… o ses. Soğuk. Düz. Tanıdık.
“Kimsin?”
Kalbim boğazıma çıktı. Rojda dirseğiyle beni dürttü, dudaklarını oynatarak bir şeyler mırıldandı. Ben ise ağzımı açtım ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Rojda dayanamadı, telefonu elimden çekip eğildi.
“Tanışmak istiyorsan görüşelim,” dedi gülmemek için kendini zor tutarak.
Berfin hemen fısıldadı: “Senden hoşlanıyorum de!”
“Şey… ben… ben senden hoşlanıyorum…” dedim titreyen bir sesle.
Bir saniyelik bir duraksama oldu.
Sonra Berzan’ın sesi birden yükseldi keskin, sert, öfkeli: “Bir daha beni arama.”
Sanki kafamdan aşağı kaynar su döküldü. Donup kaldım. Rojda ve Berfin aynı anda gülmeye başladı ama Berfin telefonu elimden kaptı, hoparlöre aldı ve sesi biraz kıstı.
“Bak,” dedi Berfin, keyifle, “ben seni yıllardır seviyorum…”
Cümlesini bile bitiremedi.
Berzan’ın sesi salona çarpar gibi patladı: “EVLİYİM BEN!”
Ben olduğum yerde kaldım. Nefesim kesildi. İçimde bir şey parçalandı gibi oldu.
Rojda hemen atıldı, hâlâ oyunun içindeymiş gibi: “Olsun…”
Bu kelime ağzından çıkar çıkmaz Berzan’ın sesi bu kez daha da sertleşti neredeyse bağırıyordu:“BEN KARIMI SEVİYORUM!” Ve telefon yüzümüze kapandı.
Bir an için etraf tamamen sessizleşti. Sonra Rojda ile Berfin aynı anda kahkahaya boğuldu. Masaya eğildiler, birbirlerine vurdular, nefes alamayacak kadar güldüler. Ben ise… donmuş haldeydim.
Kulaklarım uğulduyordu. Ben karımı seviyorum. Bu cümle kafamın içinde yankılanıyordu. Defalarca. Üst üste. Bitmeden. Kalbim deli gibi atıyordu ama bu sefer korkudan değil. Yanlış bir utanç, garip bir sıcaklık, şaşkınlık, inanamama… hepsi birbirine karışmıştı.
Berfin gülerek bana baktı: “Gördün mü abimi? Yıkılmadı çocuk!”
Rojda hâlâ kıkırdıyordu: “Bunu kimse beklemiyordu.”
Ben dudaklarımı araladım ama tek kelime çıkmadı.
Bunu gerçekten söyledi mi? Herkesin içinde… hiç tereddüt etmeden… Rojda ve Berfin hâlâ gülüyordu ama ben gülemiyordum.
Ağzımdan fısıltı gibi tek bir cümle çıktı: “Bunu… gerçekten söyledi.”
Ve içimde ilk kez, çok derinde, garip bir şey filizlendi: Şok değildi. Korku değildi. Bir yerlerde… inceden, sıcak bir şeydi.
Kafeden kalktığımızda bedenim oradaydı ama aklım hâlâ telefondaydı.
“Ben karımı seviyorum.”
Bu cümle kulaklarımın içinde yankılanıp duruyordu. Adımlarımı atıyordum ama nereye bastığımı bile görmüyordum. Kalabalık, gürültü, insanlar… hepsi bulanık gibiydi. Mehmet biraz gerimizde yürüyordu. Yine telefon elinde, yine sessiz, yine dikkatli.
Rojda dirseğiyle beni hafifçe dürttü. “Bak.”
Başımı kaldırıp karşıya döndüm. Bir an içim buz gibi oldu. Ferhat. İstemeden duraksadım. Yolumu değiştirecek gibi oldum; refleksle yana kaydım. Ama Mehmet hâlâ arkamızdaydı. Sanki beni korur gibi, ama aynı zamanda yolu kapatır gibi. Ferhat yaklaşınca beni fark etti.
Yüzündeki yaralar tam geçmemişti; kabuk tutmuş ama hâlâ derindi. Yürüyüşü aksıyordu belli ki topallıyordu. Bir an gözleri bana kaydı… ama bakmadı bile. Bakışını benden kaçırdı. Ve sonra garip bir şekilde ters ters Mehmet’e baktı.
Öyle bir baktı ki, sanki bir şey biliyor, bir şey hatırlıyor, bir şeyden çekiniyordu. Ardından yolunu değiştirdi. Yanımızdan geçmeden önce yolun diğer tarafına geçti. İçimden bir nefes kaçtı. Rojda ile Berfin aynı anda kıkırdadı. Mehmet’in telefonuna baktığını gördüm. Parmakları ekranda hızlı hızlı hareket ediyordu.
Berfin kahkahasını bastırarak, “Birisi dersini vermiş,” dedi.
Kalbim bir an sıkıştı. “Kim?” dedim, şaşkın.
Rojda bana baktı, gözleri ışıldıyordu. “Sence?”
Başımı iki yana salladım. Anlamıyordum… anlamak istemiyordum.
Bizimkiler Berzan’a söylemişti. Ferhat’ın durmayacağını biliyordu. Bir an beynim durdu.
“Berzan mı?” dedim fısıltıyla.
Sesim duyulacak kadar çıkmadı bile.
“Berzan mı?” diye tekrar ettim, bu kez daha sessiz.
Kızlar yine gülüştü. Sanki çoktan bildikleri bir şeydi bu. Ben ise olduğum yerde kalmıştım.
Kalbim hızlandı, midem sıkıştı. Akşam akşam odada üzerime yürüyen, “sınırlarımı zorlama” diyen adam… Şimdi aklıma farklı bir şekilde düşüyordu. Tam o sırada telefonum titredi.
Elime aldım. Ekranda yeni bir mesaj vardı. Okudum. Ve nefesim boğazıma takıldı.
“Rahat nefes al, Hevin. Ben varken kimse sana dokunamaz.”
Bir an donup kaldım.