Düğün günü

2745 Words
Ertesi gün akşama doğru kapım çalındı. “Hevin…” dedi Emine Hanım’ın sesi. Ben o gün odadan çıkmamıştım. Ne aşağı indim, ne bir şeye karıştım. Yatakta uzanmış tavana bakıyordum. Hayatla küslük modundaydım. “Gel,” dedi. “Üzerine bir şey al.” Kapıyı açtım. Elime bir şal verdi. “Tak bunu, gel.” Salona girdiğimde… Berzan orada. Koltuğun ucunda oturmuş. Karşısında imam. Yanlarında babası Mahmut Ağa, Emine Hanım, iki üç kişi daha. Ben kapıda kaldım. “Gel kızım,” dedi Emine Hanım. Yürüdüm, oturdum. İmam başladı klasik konuşmasına. Bu iş nereye gidiyor. Mehir mevzusuna gelince imam bana döndü. “Ne istersin kızım?” Bir an düşündüm. Zaten nasıl olsa boşanacağım. Bu işin kalıcı olduğuna zerre inancım yok. “Hiçbir şey istemiyorum,” dedim. Berzan sustu. Tek kelime etmedi. O an Mahmut Ağa atladı. “Olur mu öyle şey,” dedi. “Çok bir kilosu yok. Kilosunun iki katı altın yaz.” Ben kafamı kaldırıp baktım. “Ben istemiyorum,” dedim. “Benim kararım bu.” Bir anlık sessizlik oldu. İmam bana tekrar baktı, Berzan’a baktı, sonra tekrar bana döndü. Mahmut ağanın söylediklerini yazdı. Şimdi işin yoksa boşanınca bununla uğraş. Dualar okundu. Sözler söylendi. Ağzımdan o “kabul ettim” çıktı ama içimden geçen tek şey şuydu. “Bu nikâh, bu evlilik… Benim hayatımın sonu değil. Ben bunu bir gün çözeceğim.” Bitti. Herkes rahatladı. Ben ayağa kalktım. Hiç kimseye bakmadan salondan çıktım, odama yürüdüm. Arkamdan Emine Hanım geldi. “Olmaz kızım,” dedi. “Aynı evdesiniz, böyle ayrı ayrı durmak olmaz.” Kapının önünde durdum, arkama döndüm. “Daha demin evlendim,” dedim. “Bir dakika nefes almama izin verin.” Emine Hanım kolumdan tuttu. “Artık burada kalmayacaksın,” dedi. Şaşırdım. “Nasıl yani? Ben nerede kalacağım?” Yüzüme baktı, sanki çok basit bir şey söylüyormuş gibi: “Berzan’la.” O an içimde bir şey kırıldı. Odaya girdim. Benim hiçbir eşyam yoktu. Hiçbir şeyim yoktu. Bu evde varlığım bile sanki ödünçtü. Emine Hanım beni başka bir odaya götürdü. Oda büyüktü. Yatak ortada, taş duvarlar soğuk, pencere küçük, hava ağırdı. “Akşam yemeğine in,” dedi. Hiç bir şey söylemeden peşinden aşağı indim. Sofraya oturdum. Berzan yoktu. Herkes vardı, o yine yoktu. Bir süre oturdum. Kimseyle konuşmadım. Yemeği zar zor yedikten sonra. Yardım etmek istedim ama evde çalışanlar o kadar hızlıydı ki. Bana fırsat vermediler. Sonra Emine Hanım tekrar geldi, beni tekrar yukarı çıkardı, o odaya geri götürdü. Kapıda durdu. “Berzan benim en büyük oğlum,” dedi. “Bu aşiretin başına o geçecek.” Sonra gözlerimin içine baktı. “Onun gözüne girersen, ne istersen yapar. Hele bir de çocuk olursa… senden iyisi olmaz bu evde.” Sesini yumuşattı. “Akıllı kızsın. Aklını kullan.” Sonra elini kaldırıp yanaklarıma dokundu, yüzümü okşadı. “Güzel kızsın. Oğlum bunu görecek.” Kapıya yönelirken ekledi. “Birazdan gelir.” Ve çıktı. Ben yatağın kenarına oturdum. Üzerimdeki kıyafetlere baktım. Ellerime baktım. Nefesime baktım. Titremeye başladım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Korkuyordum. Ama saatler geçtikçe o korku yavaş yavaş küle döndü. Yoruldum korkmaktan. Saat gece yarısını geçti. Tam yatağın kenarında uykuya teslim olacaktım ki… Kapı gürültüyle açıldı. Berzan. Bir anda ayağa fırladım. Bana öfkeyle baktı. Bakışından her şeyi anladım. “Emine anne gönderdi,” dedim. “Benim böyle bir niyetim yoktu.” Yaklaştı. Odanın taş duvarları buz gibiydi; ama içimdeki ateş çok daha yakıcıydı. Berzan’ın adımları ağır ağır yaklaştıkça nefesim kesiliyordu. “Sen, benim düşmanımın kardeşisin,” dedi. Sesi bu kez daha tok, daha keskindi. Başımı eğdim, ama dudaklarımın arasından sözler döküldü. “Benden nefret ediyorsan… neden bu kadar yaklaşıyorsun?” Yüzüme doğru eğildi; nefesi yanaklarımı yaktı. Çenesindeki sertliği gölgeler bile saklamıyordu. Gözlerime baktı; camın ardındaki gözlüklerimi küçümseyerek dudaklarını büktü. Elini örgülerime attı, saçımı çekip alayla salladı. “Bunlarla mı kadın olacaksın? Çocuk gibi görünüyorsun, Çilli.” Parmakları yanaklarıma değdi, çillerime dokunur gibi yaptı. “Üstelik yüzün… daha çok bir kız çocuğunun yüzü.” Gözleri kıyafetlerime kaydı, kahkaha attı. “Bir de şu çuval gibi elbiselerin var… İnsan seni gelin değil, köyden kaçırılmış bir çoban sanır.” “Yanılıyorsun, Çilli,” dedi ardından soğuk bir kahkaha atarak. “Ben sana baktığımda güzellik görmüyorum. Sen benim için ne kadınsın ne eş… sadece törenin bana yüklediği bir borcun bedeli. Benim gözümde sen, yüzüne bile bakılmayacak bir çirkinsin.” Elini çeneme koydu, başımı kaldırmaya zorladı. “Bana bakacaksın. Kaçmayacaksın. Sen artık benim karımsın. Ama şunu bil… seninle birlikte olacağıma… Benden bunu bekleme.” Sözleri hançer gibi saplandı kalbime. Ama gözlerim dolmadı. Beni beğenmiyor… istemiyor. Zaten umurumda değil. Ben güzellik için yaşamadım ki. Tek derdim okumaktı. Bu yüzden nişanlandım, bu yüzden katlandım. Ama şimdi… hayallerimi elimden aldılar, beni töreye gömdüler. Berzan gözlerini kısmıştı, nefesi hâlâ yanaklarımdaydı. “Sana dokunmayacağımı söylemedim,” diye ekledi dişlerini sıkarak. “Ama sakın sınırlarımı zorlama. Yoksa pişman olursun, Çilli. Bu duvarlar çığlıklarını bile geri yutar.” Kalbim deli gibi çarpıyordu. Karanlığın içinde yalnızdım. Onun nefret dediği şeyin ardında başka bir kıvılcım vardı, ama ben görmek istemiyordum. Çünkü biliyordum: bu evlilik benim için bir başlangıç değil, bir cenazeydi. Bütün umutlarım bir kez daha paramparça oldu. Ben okumak için her şeyi yapardım. Gerekirse Emine Hanım’ın dediklerine bile katlanırdım. Ama artık yok. Artık kimseden bir şey beklemeyecektim. Ne istiyorsa o olacaktı. Huyuna gidecektim. Ama kendi yolumu da sessiz sessiz yürüyecektim. Yataktan uzaklaştım. Odanın köşesindeki koltuğa geçtim. Ona bakmadan konuştum. “Bak,” dedim. “Sana yaklaşmaya niyetim yok. Hiç merak etme. Ne istiyorsan öyle olsun. Ben sana en başından niyetimi söyledim. Tek istediğim konuşarak anlaşmak. Onun dışında… uzak duracağıma emin olabilirsin.” Koltuğa uzandım. “Ben burada yatarım. Odadan çıkmamı isteme. Sadece… Emine anne… yani Emine Hanım… yanlış anlamasın.” Sonra gözlerimi kapattım. Uyumak için. Odanın içinde bir süre sessizlik oldu. Nefesini duyabiliyordum. Sonra Berzan’ın sesi geldi, kısa, sert, ağır: “Katlanacağız.” Sabah gözümü açtığımda ilk fark ettiğim şey üzerimdeki örtüydü. Gece üstümü örtmeden yatmıştım. Buna emindim. Bir an “kim örttü ?” diye düşündüm, sonra kendi kendime güldüm. Büyük ihtimalle gece üşüyüp yarı uykulu çekmişimdir üstüme. İnsan bu evde zaten neyi ne zaman yaptığını karıştırıyor. Başımı yavaşça yastıktan kaldırdım, gözlerim hâlâ yarı kapalıydı. Odanın ağır havası, taş duvarların serinliği, geceden kalma sessizlik… Hepsi üstüme çöküyordu. Yan tarafa döndüm. Yatak boştu. Üstelik sadece boş değil… bozulmamış. Allah’ım bu adamla aynı evdeyiz ama adam yok. Bir insan bu kadar görünmez olabilir mi? Resmen görevli gibi, girip çıkıyor, denk gelmiyoruz. Yavaşça kalktım. Üzerime evden verilen kıyafetlerden geçirdim. Saçımı aceleyle topladım. Aynada kendime baktım. “Gelin” denilen kişi buydu işte. Saç baş dağınık, gözler uykulu, kafada bin tane soru. Kapıyı açıp koridora çıktığım an kızlar beni gördü. Sanki düğmeye basılmış gibi etrafımı sardılar. “Eeee?” “Nasıl geçti?” “Anlat bakalım…” Kıkır kıkır gülüyorlar. Tam o sırada Emine Hanım ortaya çıktı. Bir baktı bunlara, sonra bana, sonra tekrar bunlara. “Ne ayıp!” dedi. “Utanmıyor musunuz?” Kızları elinin tersiyle dağıtır gibi gönderdi. Onlar hâlâ arkadan gülüşüyordu. Sonra bana döndü. Yüzü yumuşaktı. “Ne oldu kızım?” dedi. Ben o an düşündüm. “Şimdi ne desem?” Gerçeği söylesem zaten evde fırtına. “Resmî nikâhı bekleyecekmişiz.” Kadının yüzü bir an düştü. Çok kısa ama ben gördüm. Sonra başını salladı. “Dün nerede uyudun?” “Yatakta.” Bir saniye duraksadım. “Berzan kalmadı sanırım.” Hiçbir şey demedim. Sadece başımı yine salladım. Birlikte aşağı indik. Kahvaltı hazırlanmıştı. Herkes yerli yerindeydi. Bir tek yine… o yoktu. … O evde bir hafta kaldım. Ama Berzan’la aynı evde yaşadığımı söylersem yalan olur. Adam resmen görünmez. Sabah uyanıyorum, yok. Gece oluyor, yine yok. Annesi, kız kardeşleri, kuzenleri… evde düğün komitesi kurulmuş. Herkes koşturuyor, herkes heyecanlı. Ama damat nerede? Allah bilir. Benim kafamda düğün falan yok, tek düşündüğüm şey: okul. Bu evlilikle okul gider mi, gitmez mi, ben bu evden çıkabilecek miyim, yoksa ömür boyu mahsur mu kalacağım… Geceleri yatakta bunları düşünüyorum. Gündüzleri de suratımı asıp “bir şey istemiyorum” diyorum. Gelinlik mevzusu açılınca zaten içimden güldüm. “İstemiyorum,” dedim. Emine hanım başladı. “En büyük oğlum evleniyor, millet ne der…” “Millet giyerse giyer, ben giymiyorum.” Ama dinletemiyorsun işte. Bir baktım beni çarşıya sürüklüyorlar. Gittim ama içimden geleni yaptım. Ne kabarık, ne taşlı, ne prenses, ne şatafat. Dümdüz. Sade. Hiç bir ışıltısı olmayan bir gelinlik seçtim benim gibi. Aynada kendime baktım, “Bu yaşında ikinci kez gelin oluyorsun,” Ve hâlâ Berzan yoktu. Bir kaç gün sonra düğün var, damat hâlâ yok. … Konağın içi o gün başka bir dünyaydı. Bu konak zaten büyük ama düğün olunca insan kendini sarayın içinde gibi hissediyor. Avlu dolu, kadınların sesi taş duvarlarda yankılanıyor, bir yanda kazanlar kaynıyor, bir yanda davullar… Ben gelinliğimi giymişim, odanın ortasında bir sandalyede oturuyorum. Beyazın içinde bembeyazım ama içim kapkara. Saçımı yapmaya kalktılar. “Bir makyaj yapalım,” dediler. “Yok,” dedim. “Ben böyle iyiyim.” Nujin ise tam tersiydi. Kıkır kıkır. Gülüyor, dönüyor, aynaya bakıyor, tekrar gülüyor. Berfin ve Rojda, kardeşlerinin başında dört dönüyorlar. Keşke benim de bir kız kardeşim olsaydı… şimdi başımda böyle dolansaydı.” Tam o sırada kapı açıldı. Serap ve Zuhal girdi. Onları görünce içim biraz ısındı. Benim kardeşim gibilerdi. Yanıma gelip beni tepeden tırnağa süzdüler. “Bu yaşta ikinci gelinlik…” dedi Serap. “Helal olsun kız,” dedi Zuhal. “İnsan bu kadar kaderle inatlaşır mı?” Gülümsedim. “İmam nikâhı olmuştu ya,” dedi Serap sırıtarak. “Bir şey oldu mu?” Ona öyle bir baktım ki. “He oldu,” dedi hemen. “Kameraya aldım.” Zuhal kahkaha attı. “Of seninle konuşulmuyor be.” Sonra bana eğildi. “Belli olmamış ama bu akşam olur. Yarın anlatıyorsun.” “He he,” dedim. “Hayatımda bu kadar romantik bir beklenti duymadım.” “Azıcık süslen bari,” dediler. “Yok,” dedim. Rojda araya girdi. “Bırakın süslenmesin. Abim böyle gelinle başkasına gider.” Bir an sustum. “Nereye?” dedim sessizce. Oda bir an durdu. Kimse cevap vermedi. Sonra Nujin’in hazırlığı bitti. Çıktık odadan. Bizim için hazırlanan büyük masaya oturduk. Ufuk abim, Nujin ve ben. Berzan hâlâ yoktu. Tam o sırada nikâh memuru geldi. Ve arkasından Berzan… Gelmişti ama damat gibi değil. Saçı sakalı dağınık, gömleğin yakası açık. Sanki düğüne değil kavga çıkarmaya gelmiş gibi. Hiç umurumda olmadı. Yanıma oturdu. Nikâh memuru sormaya başladı. Sıra bana geldi. Ferhat’ta olduğu gibi hissetmedim. Kalbim çarpmadı. Ellerim titremedi. Direkt. “Evet.” Dedim. Berzan uzun uzun sustu. Ben ona bakmadım bile. En sonunda. “Evet.” Dedi. Nujin ve Ufuk da “evet” deyince nikâh bitti. Davullar daha sert çalmaya başladı. “Bir düğün daha…ama bu sefer geri dönüş yok.” … Düğün boyunca bir kere bile yerimden kalkmadım. Herkes oynuyor, gülüyor, bağırıyor, halay çekiyor… Ben sandalyede taş gibi oturuyorum. Yüzüm asık, ellerim kucağımda, gözüm kalabalığın içinde kaybolmuş. “Haydi kalk.” Dedi serap. “Kalk biraz, ayıp oluyor.” Başımı salladım. “Kalkmayacağım.” Zorladılar. Yine kalkmadım. Etrafıma baktım. Bu kadar insan… Bu kadar gürültü… Ama iki kişi var bu düğünde: birbirini sevmeyen, tanımayan, istemeyen iki kişi. Ve insanlar buna nasıl bu kadar eğlenebiliyor? Buna aklım ermedi. Kuzenlerimi seviyordum. Onlar da beni seviyordu. Ama onlar bile beni anlamıyordu. Zaman ağır ağır geçti. Müzikler sustu. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Ben hâlâ aynı yerdeydim. Berzan nikâhtan sonra yanımdan kalktı, gitti. Bir daha da onu görmedim. Nujin ve abim arabaya binip gittiler. Onların gidişini izledim. Bahçede tek başıma kaldım. Gelinlik hâlâ üzerimde. Etrafıma baktım. Koca konak, kalabalık dağılıyor, gece çöküyor. Ben şimdi bu evin neresindeyim?” En azından odaya geçeyim, şu üstümdekileri çıkarayım. Ve yerimden kalktım. Gelinliğin eteklerini elimle topladım. Ayakkabımın altındaki taşlara takıla takıla odaya doğru yürüyorum. Tek istediğim üstümü çıkarmak. O saçma beyazlıktan kurtulmak. Tam merdivenlere yönelmişken Emine Hanım ve kızları önüme çıktı. “Hevin,” dedi. “Şu arabaya biniyorsun. Berzan’ın ayrı evi var. Bu gece orada kalacaksınız.” İçimden bir şey koptu. İşte korktuğum başıma gelmişti. “Berzan nerede?” dedim. “Oradadır.” Başımı salladım. Ne diyeceğimi bilmiyordum zaten. Arabaya bindim. Yirmi dakika boyunca Mardin’in o dar, taş sokaklarından geçtik. Şehir yavaş yavaş arkamızda kaldı. Işıklar azaldı. Evler seyrekleşti. Araba durdu. İndim. Avlu karanlıktı. Taşlar soğuk değil ama gece ağırdı. Kapıya yürüdüm. Tıklattım. Ses yok. Bir daha tıkladım. Yok. Bir daha. Hâlâ yok. Bir süre öyle kaldım. Sonra kapının yanındaki duvarın kenarına oturdum. Yanımda telefon yok. Araba çoktan gitmiş. “Gerizekâlı. Madem evde değilsin, ne diye sürüklüyorsun beni buraya.” Yaz sonu. Hava soğuk değil ama ben donmuş gibiydim. Yorgunum. Gelinlik hâlâ üstümde. Saatlerdir ayaktayım. Neredeyse yarım saat orada boş boş oturdum. Sonra… Kapı açıldı. Meğer evdeymiş. Hemen ayağa fırladım, hiç beklemeden içeri girdim. Girişte kocaman bir salon vardı. Her yer eski eşyalarla dolu. Loş ışık. Sessizlik. “Burada yaşamıyordur,” dedim içimden. “Kesin kafa dinlemeye geldiği yer.” Salondaki sedire oturdum. Bir süre sonra bir kapı açıldı. Berzan çıktı. Saçı hâlâ ıslaktı. Banyo yapmış, üstünü değiştirmiş. Bana bakmadı bile. Ayağa fırladım. “Neden kapıyı açmadın be?” Durdu. Yüzünü bana çevirdi. “Yat. Uyu. Ne yapıyorsan yap. Ama beni rahatsız etme.” “Dengesiz hasta…” diye söylene söylene, üzerimdeki gelinlikle yattım. Başka çarem yoktu. Saat olmuş bilmem kaç, ayakta duracak hâlim kalmamış. Uzaktan gelen araba sesiyle sıçradım. Bir an “neredeyim ben” diye düşündüm. Sonra dank etti. Koltuk fırladı altımdan. Gözlüğümü taktım. Berzan da odadan çıkıyordu. Bana öyle bir baktı ki sanki orada olmam tamamen benim suçummuş gibi. Elime birkaç parça kıyafet tutuşturdu. “Bunları giy. Sen karşıla onları. Ben uyuyorum.” “Kim geliyor?” “Sabah evlenen kızı görmeye gelirler.” Hız rekoru kırarak üstümü giydim. Gelinliği çantaya tıkıştırdım. Kapıya koştum. Kapıyı açtım. Karşımda Emine Hanım, Rojda, Berfin, Serap, Zuhal, annem ve birkaç kadın daha. Eller dolu, yüzler gülüyor. İçeri doluştular. Oturduk. Rojda hemen “Abim nerede?” dedi. “Uyuyor,” dedim. Zuhal sırıttı. “Yorulmuştur tabii…” Ben kafamı önüme eğdim. Utancımdan yerin dibine girecektim. Kadınlar bir süre oturdu, konuştular, baktılar, süzdüler. Sonra kalkmaya başladılar. Annem “Ben abinin yanına gideceğim,” dedi. Emine Hanım’a döndü. Emine Hanım “Siz gidin, biz geliriz.” Dedi. Kadınlarla birlikte annemde çıktı. Ben, Emine Hanım, Rojda, Berfin, Serap, Zuhal kaldık. Emine Hanım ayağa kalktı. Ben refleksle fırladım. “Bir şey mi istediniz, ben getireyim?” Gülümsedi. “Yok kızım, sen otur. Ben çay koyacağım, sonra zaten gideriz.” Belli… kızlarla yalnız bırakacak beni. Odaya baktım. Hâlâ ses yok. “Herhalde hâlâ uyuyor,” dedim içimden. Kızlar anında sardı. “Nasıl geçti?” “Anlat.” “Her detayı.” “İyiydi,” dedim. “Canını yakmadı değil mi?” dedi Serap. “Yok.” “E hadi konuşsana.” “Yok artık,” dedim. “Oldu bitti işte. İyiydi. Sıkıntı yok.” Rojda “Annem hemen torun istiyor.” Dedi. “Erken daha yaa,” dedim. “Dün bir, bugün iki… sonra şey yaparız.” Tam o sırada Emine Hanım çayları getirdi. “Bundan sonra çayı senin elinden içerim kızım.” Tam çayı ağzıma götürmüşken “Torun olur mu?” diye sordu. Çayı püskürtecektim neredeyse. “Erken Emine anne… Berzan da öyle düşünüyor.” O ise öyle bir gülümsedi sanki “dün gece bir şey oldu mu olmadı mı” diye sormuştu. Çaylar bitti. Kalktılar. Kapıya kadar geçirdim. En son Emine Hanım kaldı. “Anne… biz ne zaman eve geçeriz?” Gülümsedi. “Berzan ne zaman isterse. Siz istediğiniz kadar kalın.” Öptü. Gitti. Emine Hanım kapıdan çıkıp gittikten birkaç saniye sonra, sanki bizi dinliyormuş gibi, kapı tekrar açıldı. Berzan. Salona girdi. Etrafına şöyle bir baktı. “Gittiler mi?” “Gittiler.” Hiçbir şey demeden mutfağa geçti. Kendi kendine çay koydu. Bardak sesi, kaşık sesi… Evde bir tek o ses vardı. Sonra bana döndü. “Gel. Otur. Konuşalım.” İlk defa böyle net bir cümle kurdu. Gidip oturdum. Baktı bana, bir süre sustu. “Annemlere bir şey söylemedin diye düşünüyorum.” dedi. “Hayır,” dedim. “Bir şey söylemedim.” Başını salladı. “Böyle devam edecek. Durumu onlardan saklayacağız.” Bir yudum çay aldı. “Sen istediğini alacaksın. Ben de istediğimi.” Bir an durdu, sonra bana baktı. “Sana bakınca libidom düşüyor, Hevin.” Gözlerimi devirdim. “Çok umrumda.” Bir saniye güldü gibi oldu. Sonra ciddi ciddi. “Okula gideceksin.” Kafam bir an durdu. “Ama insanların yanında evli gibi davranacağız.” “Dışarda benim ne yaptığım seni ilgilendirmez.” Dedi. “Ama sen…” Hemen atladım “Zaten işim olmaz. Sen ne yapıyorsan yap.” Ayağa kalktım. “Bu durum ne zamana kadar sürecek?” Bana baktı. “Ben bu işi çözene kadar.” “Anlaştık,” dedim. Elimi uzattım. Elime baktı. Sonra sırıttı. Elimi sıkmadı. Sanki elime dokunmak onu kirletecekmiş gibi. Sonra arkasını döndü. “Ben çıkıyorum.” Kapıyı açtı.Çıktı. Ben salonun ortasında kaldım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD